Afrin
Müslüm Yücel 13 Şubat 2026

Afrin

Cemil Meriç, Türkiye’de “edebiyat” ve “sosyoloji” bahsinde dikkat çeker. Her iki alanda da yazdığı “kitaplar” vardır. Sosyoloji disiplinine sahip olmamasına rağmen üniversitede dersler vermiştir. Balzac ve Hugo çevirileri vardır. Birkaç şiir (Afrin) yazmıştır ama şiirde de başarılı olamamıştır. Meriç’te dikkat çeken iki şey vardır: İslamcılık ve Türklük; bunlar, kimi zaman Osmanlıcılık/ İslam olarak değişebilir. Meriç, yobazlığını gizlemez, yobazlığın “erdemlerini” sayar. Meriç’e göre “Yobazlık, Şark’ın nefis müdafaasıdır. Yobaz, samimiyet, yobaz kendini bir naas’a hapseden idrak; bir naas’a, yani sonsuza. Yobaza düşmanlık, tarihe düşmanlık. Yobaz biziz, en güzel tarafımızla biz.” Burada beni etkiler Meriç; kendini gizlemeyen biri, kim olursa olsun, saygıyı hak eder…

Meriç’le ilgili çok yazdım, şimdi konu, aşağıda anacağım bir şiiridir. Meriç, pek şiiri bilmez. İyi bir şiir okuru da değildir. Meriç’in “Şiir susar” diye başlayan bir tanımı vardır ki bu Ziya Gökalp’in “Şuur devrinde şiir susar, şiir devrinde şuur seyirci kalır” ifadesinin abartılı bir yankısı olmaktan ileri gitmez.

Meriç’in Afrin adlı şiirine gelince: Konu, Afrin çayıdır. Afrin ve Reyhanlı arasında akan bu çay, kışın rüzgârı tehdit eder, sahilin kahrını şiddetlendirir; evleri, tarlaları önüne katıp gider, Amik ovasını da halka mezar eder. Şiirin, pastoral kısmından sonra karavana başlar, “gam şimşekleri çakar”, bildiriye döner, Bayburt/ Balkan arası bir oyun havasıyla; uslu, çekingen çaya- suya nasihatle biter: “Böyle şahlanma Afrin, çarçabuk yorulursun/ Yaz, tembellik aşılar damarlarına aman!”

Şiir zorlamadır ne kafiye vardır ne de ritim: “Teşdid ederdin”, “eşsen” gibi yavan olduğu kadar akışı bozan ifadeler, hıcığın ötesindedir.

Bu şiir, Zeytin Dalı Harekâtı’yla ortaya çıktı. Kimileri şiiri dükkânlarının camına astılar. Şiir sevildi. Dil ve Edebiyat Dergisi şiiri kapağa taşıdı. Anadolu Ajansı derginin mesul müdürüyle şiir üzerine bir söyleşi yaptı. Söyleşi de şiirle ilgili bir şey yoktu. Mesul müdür Üzeyir İlbak, şunu söylüyordu:Şiiri derginin kapağına taşımaya karar verdik. Çünkü askerlerimiz Afrin’e girmişlerdi. Afrin ile ilgili bir şey yapmamız gerekiyordu. Bunu en güzel ifade edecek şey de bence bu şiirdi.

II

Afrin, Kürt Dağı’nın merkezidir, yüzyıllardan beridir de burada Kürtler yaşar… Türkiye’nin popüler bilim adamlarından Celal Şengör, “tarihçilerinde” bulunduğu bir TV programında şu ifadeyi kullanır: “Kürt adı MS. 2’inci yüzyılda Batlamyus Atlası’nda Kürt Dağı diye geçti.”

Kürt Dağı’nı ve Afrin’i Kürt’ten soyutlamak imkânsızdır. Burayı başkası üzerinden okumak ise sadece politikadır.

2011 yılından bu yana bir nüfus mühendisliği yapılmaktadır: Antep, Urfa ve Mardin, büyük oranda Araplaştırılmıştır. Bu, 20’inci yüzyılda başlayan Türkiye- Suriye sınırını Araplaştırma siyasetinin (Panislamist) geldiği noktadır. Canlı tanığıyız; Halep’ten Kürtler ve Hıristiyanlar tehcir edildi, Afrin boşaltıldı. Sonra ki adım Sincan, Musul ve Kerkük’tür. Gerekçe hazırdır: Terör.

Buna göre Kürtler muğlâk, bölgeye sonradan gelen Araplar ve Türkler kadiri mutlaktır. Hatta Kürtler, Araplarında Türklerinde kardeşleridir ama birer hatadan ibarettirler, birer günahtır; Kürtleri koruyorlar, Kürtleri seviyorlar, sırasında Selahaddin’in torunları diyorlar ama kendilerine istedikleri huzur ve refahı Kürtlere reva görmüyorlar.

Amaç, bellidir Sünni bir dolunay yaratmak, liderliğini de Türkiye’ye vermektir: Esed düştü, İran düşmek üzere, Türkiye ise dolunayın etkisiyle yükselişe işarettir. Öcalan burada devreye giriyor… Öcalan ne barıştan ne savaştan çekinen biridir. Geçen sene, Öcalan’ın ilk metinleri yayımlandığında yazdım, kısaca tekrar etmem gerek: Öcalan ilk kez, Kürtlerin hakları yerine, Kürtlerin güvenliğinden söz ediyor.

Kürtler güvende değiller. Ne sosyal ne psikolojik bir güven içindeler. Yaşadıkları dört ülke ve Avrupa’da, fikirlerini, sorunlarını, dertlerini, hatalarını dile getirme, dile getirdiği zaman da cezalandırılmayacaklarına, aşağılanmayacaklarına dair net bir fikre sahip değiller… Afrin bu anlamda yalnızca toplumsal ve siyasal bir imge değildir, psikolojiktir de… Ne Araplar ne Türkler ne Farslar ne de Avrupa, aşağıda anacağım, yaşanılan trajediye yeterli oranda ortak olmadılar. Ne kültürel olarak Kürtlere, ne dinsel olarak Alevi ve Ezidilere ne de çevre ve doğa sevgisi üzerinden sökülen zeytin ağaçlarını dile getirdiler. Güven duygusu yerlerde sürünüyor. Güven sadece Kürtlere ampirik bir rüzgar estiriyor. Bir insanlık fotoğrafı var ve seni sürekli bu fotoğraftan kesiyorlar, işlerine yaradığın zaman, albümde- dünyada bir yerin olduğunu söylüyorlar. Söylüyorlar ama fiziksel, ruhsal, duygusal, cinsel olarak kendini ifade etmene izin vermiyorlar; hesap soruyorlar; oysa güven hesap verebilirlikle yakın bir ilişki içindedir.

Afrin, Kürtlerin en eski yerleşim yeri olmasına rağmen buradan sürülenler hala geri dönmüş değiller. Kısa bir tarihçe yararlı olacaktır. Halk Savunma Birlikleri, Kadın Savunma Birlikleri buranın kontrolünü (2012) aldılar. Toplumsal ve siyasal olarak buralarda pek çok şeyin temeli atıldı: Belediye hizmetleri, çocuk evleri, kadınlara dönük ekonomik, sosyal alanlar… Ancak altı yıl sonra Türkiye’nin desteklediği SMO’yla birlikte her şey yerle bir oldu. SMO, düzenli bir ordu değildi, bir devlet vekâleti (Anayasa) yoktu, pek çok milis güç bir araya getirilmiş, İslamcı söylem üzerinden bir vekil güç olmuştu. Bu güç!

SMO, yasa tanıyan bir örgüt değildi; yasa diye bir şeyleri de yoktu, hatta yasa onların günü birlik keyfilikleriydi. Afrin, pilot bölgeleri oldu. Bir yanda Türkiye sınırı, diğer yandan engebeli arazi, onlara geniş savaş imkânı verdi. Suç günlük işleri oldu, nasılsa ne yaparlarsa yapsınlar, sorgulayacak kimse de yoktu. Kürt, suç demekti zaten; sabun imalatı sahibi olmak suç demekti, hayvan sahibi olmak suçtu. İş yapan insanlar ya onlara bağlı olacak ya yaptıkları artık her ne iş ise haraç alacaklardı. Haraç vermeyenler kaçırıyor, yakınlarından fidye alınıyor. Hırsızlık bir işe dönüyor, tarihi eser kaçakçılığını meslek oluyor. Kısa bir internet aramasında, 5 yıl içersinde SMO’nun 59 arkeolojik alanı tahrip ettiğine dair bilgiler var. Rusya’nın Suriye Koordinasyon Merkezi’nden Oleg Igorov şunu söylüyor: “Türkiye’nin desteklediği grupların, Afrin kenti yakınlarında mimari, tarihi eser ve antika eserleri aramak için arkeolojik kazılar yürüttüğünü, modern ve ağır ekipman ve patlayıcılar kullanarak Suriye kültürel miras alanlarına ciddi zararlar verdiklerini.”

Cinsel saldırıları ve işkenceleri yazmak istemiyorum. SMO, yolları kontrol ederek geniş bir mafya ağı oluşturuyor; 2016’dan bugüne, İnsan Hakları Örgütleri ve yerel kaynaklara göre en az 9 bin kişiyi tutuklanıyor, bunlardan üçte birinin akıbeti belli değildir daha.

Afrin, bir ülkenin, bir toprak parçasının işgali bile değildir; Afrin, göz göre göre şiddettin meşru görüldüğü, insanların topraklarından keyfi sürüldüğü bir yerdir. Burada bir tek Kürtler yalnızdır. Karşı taraflar istedikleri zaman birbirleriyle savaşıyor, sonra bir şekilde bir araya gelebiliyorlar; İŞİD’in, onların deyimiyle hilafetin bir süre galebe çalmasından sonra pek çok İŞİD’li SMO tarafına geçiyor, hatta burası onlar için sığınağa dönüyor, kimi düz asker, kimi subay oluyor. Bunlardan kendilerini ispatlamaları isteniyor, patlayıcı taşıyan ve işkence yapan militanlar ödüllendiriliyor.

Savaş öncesi Afrin’in nüfusunun yüzde doksanı Kürt’tü; 2024’de bu sayı yüzde 25’e, şimdi ise yüzde ona düşmüştür. Bazen sözlere inanıldı, kimilerine dönün çağrısı yapıldı ama bir süre sonra Afrin’e dönenler, “Özerk yönetimle işbirliği yapıyorsunuz” diye tutuklandı. Böylesi bir çağrının anlamı şuydu: Dönecek olanlara gözdağı! Hakların iadesi, güvence verilmek diye bir şey vardır ama henüz bu konuşulmamıştır.

SMO’nun bir ordu disiplininden yoksunluğu ve daha çok mafyatik yapısı kısa bir süre sonra benzer bir örgütün, HTŞ’nin işine yaradı… Afrin, ekonomik olarak önemliydi; meyve, sebze ve su kaynakları bakımından zengindi, özellikle zeytiniyle ünlüydü… HTŞ, buraya göz dikti; bir yanda SMO’lu subaylar, diğer yandan Türkiye’yle iyi ilişkiler kurdu, yavaş yavaş Afrin’e sızdı. Aslında bu sızma, bir devir teslim hareketiydi; biri, çalışanlarını yeni elbiselerle sahaya sürüyordu. Eski çalışanlar tarihi eser kaçakçılığından, hırsızlığa, gasptan, tecavüze pek çok suçtan sabıkalıydı: Ekim 2022’de Afrin, HTŞ’nin eline geçti. Türkiye bu devir teslim işinde arabulucuydu, ateşkes buyuruyordu ama kimi milisler uymuyordu. Afrin’de artık Kürt yoktu ve şimdi, birbirleriyle savaşıyorlardı.

III

Suriye Demokratik Güçleri, İŞİD’e karşı 11 bin insanını kaybetti. Ancak bir şey vardı; artık Suriye’de Hıristiyanlar, Aleviler, Kürtler huzur içindeydi. HTŞ’nin yönetimi ele geçirmesiyle bütün bu guruplar askeri ve ideolojik baskı altına alındı. Halep’te Kürt ve Süryani mahalleleri yok edildi. İnsanlar mahallelerinden ölülerini bile alamadan çıktı. Çoğu kimse gözaltına alındı ve hala gözaltındalar. Olaylardan sonra bir TV’ye konuşan Mazlum Kobani, göz altılarla ilgili bir soruya yanıt verirken, belirsizliğin sürdüğünü, çalışmaların devam ettiğini söyledi.

Açıktır. Suriye gibi çok kültürlü ve çok uluslu bir ülkede yaşamak zor olacaktı. Cihatçı bir yapının pratiği bugüne kadar insan haklarına uyuşmamaktadır. Hatta teslim olan kimseler bile infaz edilmişlerdir. Bu bile barış değil, HTŞ’nin çatışma ürettiğinin bir belgesidir. Aleviler, Dürziler, Hıristiyanlar, Kürtler, HTŞ’nin hedefleridir. Kiliselere dönük saldırılar ilk günden beri vardır ve uluslar arası toplum bu konuda yeterli bir duyarlığa sahip değildir; yerel ve bölgesel yönetimlerin korunması ve geliştirilmesi, Sünni Arap olmayanların yaşaması tehdit altındadır. Herkesin, en azından demokrat ölçüleri olan kimselerin dile getirdiği gibi HTŞ ve onun cihatçı ortakları ve ona bağlı emirlikler ve milis güçlerinin pratiği bir istikrar sağlayacak halde değildir; akılları savaş, fikirleri ölüm, yaptıkları ganimettir. Halkların, din ve kültürlerin şemsiyesi Kürtlerin, yerele dayalı yapıları yok olursa pek çok katliam peşi sıra gelecektir, bu gün gibi açıktır.

Örneğin Keseb! Burası küçük bir Ermeni kasabasıydı. Hep tehcir yaşadı; 1914’te, 1922’de ve son olarak İŞİD’in bölgeye hâkim olmasıyla bir kez daha tehcire uğradı, ilçenin tamamı Lazkiye’ye sığındı. Malları yağmalandı, mülkleri ganimet olarak pay edildi. Kimin kime pay ettiği de gözlerimizin önündedir.

Süryaniler, Suriye’nin en eski halklarıdır; Aramiler’in devamıdır. İç savaştan sonra çoğu Süryani topraklarını terk etti. Geri dönmek isteyenler vardır ama bir teminat söz konusu değildir.

Ezidiler, sürekli tehdit altındadır. Sürekli bölgeden uzaklaştırılmışlardır. Afrin’de 26 Ezidi köyü vardır ve bu köyler SMO tarafından boşaltılmıştır. Bu boşaltılan evler ya satılmakta ya da başkalarına verilmektedir. 2018’de yayımlanan bir insan hakları raporuna göre Afrin’de 20 ila 35 bin arası Ezidi yaşamaktadır. Ancak bu sayı bugün için, bin kişiyi bulmamaktadır.  Ezidilerin ibadetlerine, dini sembollerine karşı saygısızlık vardır; ibadet yerleri tahrip edilmiş, sembolleriyle alay edilmiş, kırılmış ya da yekten yok edilmiştir. Buna itiraz edenlerde ya öldürülmüş ya gözaltına alınmıştır. Kalanlar, büyük bir güvensizlik içinde yaşamaktadır. En büyük tehditte Kürtçedir, yasaktır; Ezidilerin hem ana dilleri hem ibadetleri yara almıştır. Bazen uyum yasaları türünden bir şeyler çıkartılmaktadır, Ezidilerin kimi dönüyor ama uzun sürmüyor bu; çünkü uyumdan kasıt, Arapçaya ve Sünniliğe uyum anlamındadır; ikincisi, dönen, SGD’yle ilişkilendirilip gözaltına alınıyor, kötü sorgulamalardan geçiyor.

IV

Afrin, antik tarihi- kültürel mirası ve doğasıyla da dikkat çeker. Kudüs’teki ilk tapınak olan Süleyman Mabedi’ne benzer bir yapı Afrin’deydi: Ain Dara, Demir Çağı’na ait en eski tapınaklardandı; bu tapınak Eski ve Yeni Ahit’te geçer. Ain Dara’nın doğurganlık- uygarlığın dişi hali olan İştar’a ve fırtına tanrısı Hadad’a adandığı bilinir, söylenir. Burası bir kehanet merkezidir; 2018’de bombalandı, yapıların yüzde 60’ı enkaza döndü. İnternette yayımlanan fotoğraflara göre ön cephe tamamen tahrip edilmiştir. En acı olan, alanın en önemli motifi, bazalt aslan, Hamza Tümeni tarafından çalınmıştır.

Afrin’in hem kültürel varlığı hem kentin sembolü olan Zeytin ağaçları da savaştan nasibini almıştır. Afrin, zeytin demektir dense yeridir. Savaş boyunca insanların başına ne geldiyse, zeytin ağaçlarının başına geldi; kimi zeytin ağaçları yakılı, kiminin kesildi, odun yapıldı ve kimisi de kökünden sökülerek satıldı…

Meriç “Yobazlık” diyordu. “Şark’ın müdafaasıdır.”  

Not: Afrin yazısı için yardımlarından dolayı Yunus Demir’e teşekkür ederim.

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.