2025’in son aylarında İran’da patlak veren protestolar, yalnızca hayat pahalılığına karşı bir öfke patlaması değil; yıllardır biriken ekonomik çöküşün, yaptırımların ve siyasal tıkanmanın toplumsal bir direnişe dönüşmesinin ifadesi olarak ortaya çıktı.
İran’da protestoların yeniden yükselmesinin en somut nedeni, para birimi riyalin yaşadığı sert değer kaybı. Riyalin dolar karşısında 1,42 milyon seviyesine kadar gerilemesi, yüzde 56’lık bir değer düşüşü anlamına geliyor. Devlet istatistik merkezine göre ülkede yıllık enflasyon oranı yüzde 42,2’ye yükseldi; bu oran bir önceki aya kıyasla yüzde 1,8’lik artışa işaret ediyor. Gıda fiyatlarındaki artış yüzde 72’ye ulaşırken, sağlık ve tıbbi malzeme maliyetleri geçen yılın Aralık ayına göre yüzde 50 yükseldi.
Bu tablo, ekonomik krizin artık makro göstergelerle sınırlı olmadığını, doğrudan gündelik hayatı felç eden bir boyuta ulaştığını gösteriyor. Sabit gelirli kesimler ve küçük esnaf artan maliyetler karşısında hızla yoksullaşırken, orta sınıfın önemli bir bölümü de yaşam standartlarını koruyamaz hale geldi.
Yaptırımların geri dönüşü ve ekonominin kilitlenmesi
2015 yılında İran ile P5+1 (Çin, Fransa, Rusya, İngiltere, ABD ve Almanya) ülkeleri arasında imzalanan nükleer anlaşma kapsamında, nükleer programın sınırlandırılması karşılığında İran’a yönelik yaptırımların büyük bölümü kaldırılmıştı. Ancak Trump’ın ilk başkanlık döneminde ABD’nin tek taraflı kararıyla, 2015’ten önce uygulanıp kaldırılmış olan tüm BM yaptırımları 2018’de yeniden devreye sokuldu.
Bu yaptırımlar, İran’ın petrol gelirlerini ve döviz girişlerini ciddi biçimde sınırladı; özellikle petrol satışı ve bankacılık sistemine yönelik yasaklar, ekonomiyi fiilen felç etti. Bankacılık sisteminin dış dünyayla bağlantısının daralması ithalat maliyetlerini yükseltti, bu durum enflasyonu daha da körükledi. Böyle bir tabloda İran yönetiminin halkı rahatlatacak ekonomik adımlar atmakta giderek zorlanması kaçınılmaz hale geldi.
Devletin manevra alanının daralması, protestolar karşısında verilen tepkilerin neden çoğunlukla güvenlikçi reflekslere dayandığını da açıklıyor.
Sokaktan üniversiteye yayılan bir dalga
Uluslararası basın, yaşananları 2022’den bu yana ülkeyi sarsan en ciddi toplumsal dalga olarak değerlendiriyor. Protestolar kısa sürede yalnızca Tahran’la sınırlı kalmadı; ülke geneline yayıldı. İsfahan, Şiraz, Meşhed ve Yazd gibi büyük kentlerde sokak gösterileri ve öğrenci eylemleri görüldü. Batıda Kermanşah ve Lorestan eyaletlerine bağlı Kuhdaşt, Lordegan ve Azna’da protestolar zaman zaman çatışmaya dönüştü. Başkent çevresindeki Karaj ve Malard’da da benzer gösteriler kaydedildi.
Merkez ve güney bölgelerde Fuladşehr, Necefabad ve Marvdaşt gibi yerleşimlerde ekonomik taleplerle başlayan eylemler, hızla siyasal sloganlarla birleşti. “Diktatöre ölüm” ve “Hamene’ye ölüm” gibi doğrudan rejimi hedef alan sloganlar, mevcut liderliğe yönelik güçlü bir tepkiyi yansıttı. “Korkma, birlikteyiz” ve “Jin Jiyan Azadi” çağrıları ise protestoların ortaklaşma ve özgürlük arayışını ortaya koydu.
Bu yayılım, protestoların yalnızca belirli bir sınıfsal ya da bölgesel kesime ait olmadığını; farklı toplumsal grupları ve eyaletleri kapsayan ülke çapında bir direnişe dönüştüğünü gösteriyor.
Öncekilerden farklı bir itiraz
Bu noktada mevcut dalgayı önceki ekonomik protestolardan ayıran önemli bir özellik öne çıkıyor. Eylemciler, bu sürecin daha önce yaşanan, bastırılan ve dağılan protestolara benzememesini açık biçimde dile getiriyor. Talep edilen yalnızca kısa vadeli ekonomik rahatlama değil; krizin yapısal nedenlerinin sorgulanması.
The Economic Times, bu süreci “çoklu bir kriz” olarak tanımlıyor. Gazeteye göre riyalin çöküşü, halkın devlete duyduğu güveni aşındırırken, ekonomik hoşnutsuzluk hızla siyasal bir sorgulamaya dönüşüyor. Protestoların çarşılardan üniversitelere yayılması, bu dönüşümün en somut göstergesi olarak değerlendiriliyor.
İktidarın çelişkili tepkisi
İran yönetimi, protestolar karşısında net bir strateji ortaya koymakta zorlanıyor. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ekonomik sorunların ciddiyetini kabul eden ve halkı yatıştırmayı amaçlayan açıklamalar yaparken, sahadaki güvenlik güçlerinin sert müdahaleleri dikkat çekiyor. Son olaylarda 8 kişinin hayatını kaybetmesi, ölü sayısının artabileceğine dair kaygıları güçlendiriyor.
Pezeşkiyan’ın olayların ilk günlerinde Merkez Bankası başkanını görevden alarak yerine yeni bir isim ataması da bu arayışın bir parçası. Ancak birçok yorumcuya göre, yapısal sorunlar çözülmeden yapılan bu tür değişikliklerin piyasalar üzerindeki etkisi sınırlı kalıyor. Enflasyon, işsizlik ve gelir kaybı devam ettikçe, kadro değişiklikleri toplumsal öfkeyi dindirmeye yetmiyor.
Uluslararası gerilim ve iç krizin derinleşmesi
İran’daki iç kriz, uluslararası siyasetten bağımsız değil. Donald Trump’ın protestolara ilişkin sert açıklamaları, Tahran-Washington hattındaki gerilimi yeniden tırmandırdı. Trump’ın, güvenlik güçlerinin sert müdahaleleri durumunda “müdahale” imasında bulunması, İran’da dış tehdit algısını güçlendirdi. İsrail istihbaratı Mossad’ın Farsça sosyal medya paylaşımlarıyla İranlıları sokağa çağırması da bu algıyı besledi.
Bu açıklamalar, İran yönetiminin içerdeki hoşnutsuzluğu dış düşman söylemiyle bastırma eğilimini pekiştiriyor. Ancak uluslararası basının da vurguladığı gibi, dış tehdit söylemi ekonomik krizin gündelik hayattaki etkilerini ortadan kaldırmıyor; aksine yeni yaptırım risklerini gündeme getirerek krizi daha da derinleştiriyor.
İki yönlü adaletsizliğe karşı direniş
İran’da yaşanan yoksullaşmanın ve toplumsal çöküşün sorumluluğu tek bir aktöre indirgenemez. Bir yanda baskı, yolsuzluk, şeffaflıktan uzak yönetim anlayışı ve güvenlikçi politikalarla ülkeyi yöneten İran iktidarı; diğer yanda ise ABD, İsrail ve müttefiklerinin uyguladığı yaptırımlar ve ambargo politikaları bulunuyor. Bu iki hattın kesiştiği yerde bedeli ödeyen doğrudan İran halkı oluyor.
Yaptırımların “rejimi zayıflatma” iddiasıyla savunulması, sokakta artan yoksulluğu, işsizliği ve umutsuzluğu görünmez kılmıyor. Aksine bu politikalar, İran’da demokratikleşmeyi değil, otoriter refleksleri güçlendiriyor.
Daha da çarpıcı olan, küresel siyasetteki çifte standart. Gazze’de yürütülen soykırım politikaları siyasi, askerî ve ekonomik olarak ödüllendirilirken; İran’da milyonlarca insan ambargolar nedeniyle temel ihtiyaçlara erişemez hale geliyor. Ne baskıcı bir rejimin politikaları ne de dış müdahalelerin “iyilik” iddiası, halkların yoksullaşmasını ve yaşam hakkının gasp edilmesini meşru kılar. Bugün İran sokaklarında yükselen itiraz, tam da bu iki yönlü adaletsizliğe karşı, susturulmak istenen ama geri dönmeye niyeti olmayan bir toplumsal itirazdır.
Not: İran’daki direniş ve Trump’ın İran’a tehdidi ile 2026’ya girmişken, 3 Ocak’ta Venezuela’da olup bitenler, Trump’ın askeri müdahaleleri dünyayı sarstı. ABD’nin Venezuela devlet başkanı Nicolas Maduro‘yı kaçırması ve bunu başka ülkelerin gözünü yıldıracak bir pervasızlıkla yapması kabul edilemez. Bu saldırının gelebileceğini yazdığım yazıyı paylaşıyorum: https://ilketv.com.tr/guney-amerikada-buyuyen-golge/




