• Ana Sayfa
  • Gündem
  • Barış Vakfı’ndan çözüm süreci raporu: Barışın kalıcılaşması için hukuk ve toplumsal katılım çağrısı

Barış Vakfı’ndan çözüm süreci raporu: Barışın kalıcılaşması için hukuk ve toplumsal katılım çağrısı

Barış Vakfı, 1 Ekim 2024’te kamuoyuna yansıyan yeni çatışma çözümü sürecini mercek altına aldığı “Zorlukları aşarak barış sürecini kalıcılaştırmak” başlıklı raporunda, sürecin kırılgan doğasına dikkat çekerek hükümete, Kürt siyasi hareketine ve sivil topluma kapsamlı öneriler sunuyor. Vakıf, PKK’nin feshi ve silahsızlanma adımlarının ancak güçlü bir yasal çerçeve, demokratikleşme ve insan hakları temelinde kalıcı barışa dönüşebileceği uyarısında bulunuyor.

Barış Vakfı’ndan çözüm süreci raporu: Barışın kalıcılaşması için hukuk ve toplumsal katılım çağrısı
Barış Vakfı’ndan çözüm süreci raporu: Barışın kalıcılaşması için hukuk ve toplumsal katılım çağrısı
Haber Merkezi
  • Yayınlanma: 7 Ocak 2026 11:54

Barış Vakfı, İstanbul’da düzenlediği çalıştayın bulgularına dayanan yeni raporunu yayımladı. “Zorlukları aşarak barış sürecini kalıcılaştırmak” başlığını taşıyan çalışma, Türkiye’deki yeni çözüm sürecini, dünya deneyimleri ve uluslararası hukuk ışığında değerlendiriyor.

Vakfın 5 Aralık 2025’te İstanbul’da organize ettiği “Uluslararası hukuk ve deneyimler ışığında Türkiye’ye özgü demokratik entegrasyonun olanakları ve riskleri” başlıklı çalıştaya farklı illerden, disiplinlerden ve hassasiyetlerden 43 davetli katıldı. Sivil toplum örgütleri, akademisyenler ve bu alanda çalışan aktivistlerin bir araya geldiği toplantıda, sürecin olumlu yönleri, önündeki engeller, olası krizler ve bu krizlerin nasıl aşılabileceği tartışıldı.

Moderasyonunu vakfın kurucularından Azime Bilgin’in yaptığı çalıştayda, Prof. Dr. Sevtap Yokuş, Doç. Dr. Vahap Coşkun ve İHD Eş Genel Başkanı Av. Cihan Aydın sunum yaptı. Eldeki rapor, bu sunumlar ve tartışmalardan beslenen, ancak Barış Vakfı Yönetim Kurulu’nun kendi değerlendirmesini yansıtan kapsamlı bir metin olarak kurgulandı.

‘Çatışma çözüm süreçleri her yerde hassas ve kırılgan’

Rapor, dünyadaki tüm örneklerde olduğu gibi Türkiye’deki çatışma çözümü sürecinin de son derece hassas ve kırılgan bir nitelik taşıdığını vurguluyor. Kürt meselesinin özünde bir insan hakları, demokrasi ve barış sorunu olduğunun altı çizilirken, Kürtlerin bireysel ve kolektif haklarının tanınmaması ve taleplere güvenlik politikalarıyla yanıt verilmesinin 40 yılı aşkın bir çatışma dönemine yol açtığı hatırlatılıyor.

Barış Vakfı, Kürt kimliğinin siyasal, toplumsal ve kültürel alanlarda tanınmamasının çatışmanın esas kaynağı olduğunu belirtiyor. Rapor, 1990’lardan itibaren farklı zamanlarda denenen çözüm girişimlerinin her seferinde kesintiye uğradığını ve ardından daha yoğun şiddet dönemlerinin yaşandığını anımsatıyor.

Bugünkü sürecin görünür hale gelmesi ise 1 Ekim 2024’te TBMM açılışında MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin DEM Parti eş genel başkanları ve diğer temsilcileriyle tokalaşmasıyla başlıyor. Barış Vakfı, o tarihten bu yana gelişen başlıca adımları raporda şöyle sıralıyor:
Barış ve Demokratik Toplum çağrısı, PKK’nin on ikinci kongresinde kendini feshetmesi, Süleymaniye’deki sembolik silah yakma töreni, silahlı güçlerin sınır dışına çekilmesi, TBMM Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun çalışmaları, İmralı’da tecridin hafifletilmesi ve Abdullah Öcalan’la yapılan görüşmeler, sürece özgü bir yasal düzenleme hazırlığı.

Vakıf, bu adımların, çatışmanın sona erdirilmesi ve silahsızlanma yönünde kritik bir eşik olduğunu, ancak yasal güvenceye kavuşmadığı sürece sürecin kırılganlığının sürdüğünü vurguluyor.

Suriye ve bölge denklemine endeksli sürece eleştiri

Raporda, Suriye ve genel olarak Ortadoğu’daki gelişmelerin de sürecin kırılganlığını artıran faktörlerden biri olduğuna dikkat çekiliyor. Kamuoyunda sürecin özellikle Doğu ve Kuzeydoğu Suriye’deki gelişmelere “endekslenmiş” algılandığı belirtiliyor ve barış sürecinin dış faktörlere fazla bağımlı kılınmasının isabetli olmadığı ifade ediliyor.

Barış Vakfı, küresel ölçekte otoriterleşen siyasi iklimin, barış süreçlerinin insan hakları ve demokratikleşme ile paralel yürütülmesi gereğini daha da görünür kıldığını belirtiyor. Rapora göre, “ideal siyasi konjonktür”ü beklemek mümkün değil; tersine, barış süreci ilerledikçe demokrasi ve insan hakları standartlarını yükseltme imkânı da güçleniyor. Bu nedenle demokrasi ve barış, birbirini besleyen iki zorunlu sütun olarak tarif ediliyor.

Barış sürecinde usul de esas kadar önemli

Rapor, barış sürecinin “esas”ı kadar “usul”ünün de belirleyici olduğunun altını çiziyor. Kürt kimliğinin tanınması ve eşit yurttaşlık talebine dayanan bir sürecin, aynı zamanda hukuki güvenceye kavuşmuş, öngörülebilir ve katılımcı mekanizmalarla yönetilmesi gerektiği vurgulanıyor.

Bu bağlamda, 2013–2015 döneminde çıkarılan 6551 sayılı “Terörün Sona Erdirilmesi ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun” örneği hatırlatılıyor. Barış Vakfı’na göre bu yasanın hem yetersiz çerçevesi hem de etkili uygulanamaması, önceki sürecin kırılganlığını derinleştirdi. Yasa, esas olarak kamu görevlilerini koruyan bir kalkan işlevi gördü; çatışma çözümünde rol alan sivil toplum örgütleri ve aktörleri kapsam dışı bıraktı.

Vakıf, yeni dönemde hazırlanacak yasal çerçevenin, süreç tasarımını bütünlüklü ele alan, kamu görevlileri kadar sivil toplum ve barış aktivistlerini de koruyan geniş kapsamlı bir “barış yasasına” dayanması gerektiğini savunuyor. Böyle bir düzenleme, belirsizlik ve kuralsızlık hissini azaltarak toplumsal güveni artıracak, barışın toplumsallaşmasına katkı sunacak.

Sürecin olası zorlukları: adlandırma, gecikme, karşı propaganda

Rapor, sürecin önündeki muhtemel zorlukları da somut başlıklar altında topluyor. İlk başlık, sürecin nasıl adlandırıldığına ilişkin. İktidar çevreleri süreci “Terörsüz Türkiye” kavramıyla tarif ederken, Abdullah Öcalan ve Kürt siyasi hareketi “Barış ve Demokratik Toplum” ifadesini kullanıyor. Bu terminoloji farkının, tarafların sürece bakış açısını çıplak biçimde yansıttığı belirtiliyor.

Barış Vakfı’na göre, iktidarın “Terörsüz Türkiye” çerçevesi, güvenlik eksenli yasa ve politikaların ruhunu ifade ediyor. Kürt siyasi hareketinin kullandığı “Barış ve Demokratik Toplum” kavramsallaştırması ise kimlik tanınması ve eşitlik talebiyle daha uyumlu bir çerçeve çiziyor. Rapor, sivil toplum örgütlerinin ve barış aktivistlerinin, güvenlik temelli bu yaklaşımı hak temelli bir zemine dönüştürmek için çabalarını artırması gerektiğini vurguluyor.

Bir diğer kritik eşik, PKK’nin 9 Mayıs’ta duyurduğu fesih kararı, 11 Temmuz’daki silah yakma töreni ve 26 Ekim’de militanların sınır dışına çekilmesi sonrası ortaya çıkacak hukuki ve toplumsal düzenlemeler. Silah bırakan ve Türkiye’ye dönmek isteyenlerin eğitimden sağlığa, barınmadan çalışma hayatına uzanan geniş bir çerçevede rehabilitasyonu için şeffaf, kapsayıcı ve öngörülebilir bir takvim talep ediliyor.

Barış Vakfı, sürecin başında atılan güçlü adımların ardından gerekli yasaların gecikmesinin hem sahadaki hassasiyeti artırdığı hem de toplumsal algıyı olumsuz etkilediği uyarısında bulunuyor. Mayıs 2025’te süreç karşıtı seslerin görece zayıf olduğunu, Aralık 2025’e gelindiğinde ise muhalif tonların medya ve siyasette daha fazla yer bulduğunu hatırlatıyor. Bu nedenle atılacak adımların geciktirilmeden takvime bağlanması gerektiği belirtiliyor.

Toplumsal destek yüksek ama güven kırılgan

Rapor, saha araştırmalarına da dayanarak, yeni çözüm sürecine verdiği destek yüzde 80’lerin üzerinde olan bir seçmen kitlesi olduğunu, buna karşın sürecin başarıya ulaşacağına inananların oranının yüzde 40 civarında seyrettiğini aktarıyor.

Bu tablo, toplumsal desteğin yüksek ama güvenin kırılgan olduğu bir çelişkiye işaret ediyor. Barış Vakfı, devlet kurumları başta olmak üzere tüm aktörlerin güven duygusunu pekiştiren, umut veren adımlar atmasının bu nedenle hayati önemde olduğunu vurguluyor.

Raporda, bir yandan barış sürecinden söz edilirken diğer yandan muhalif siyasetçilere, gazetecilere, avukatlara, sendikacılara ve belediyelere dönük baskı ve kayyım uygulamalarının devam etmesinin ciddi bir çelişki ve risk alanı oluşturduğu ifade ediliyor. Daha önce DEM Parti geleneğindeki partilere uygulanan kayyım politikasının bugün CHP’li belediyelere doğru genişletilmesinin, hem CHP’nin süreçten çekilmesi riskini hem de uzun vadede barışın toplumsal tabanının daralması tehlikesini barındırdığı uyarısı yapılıyor.

Barış sürecinin toplumsallaşması ve sivil toplumun rolü

Rapor, “toplumsallaşma” kavramını iki düzeyde ele alıyor. Birinci düzey, sürecin toplumun geniş kesimlerince bilinmesi. Bu açıdan, 1 Ekim 2024’ten bu yana sürecin ana hatlarıyla kamuoyuna yansıdığı ve konuşulur hale geldiği tespiti yapılıyor. İkinci düzey ise toplumun tüm kesimlerinin barış sürecinde oynayabileceği rolün farkında olması ve bu rolü üstlenmesi. Barış Vakfı’na göre esas eksiklik bu ikinci düzeyde.

Sivil toplum örgütlerinin son on yılda yaşadığı baskılar, barış ve çatışma çözümü alanındaki kurumsal kapasiteyi ciddi biçimde daraltmış durumda. Rapor, özellikle 2013–2015 sürecinin çöküşünü izleyen yoğun çatışma döneminde pek çok barış örgütünün kapatıldığını, soruşturmalarla karşı karşıya kaldığını veya faaliyet alanlarının kısıtlandığını hatırlatıyor.

Bu tabloya rağmen barış alanında ısrarla çalışan aktivistlerin kararlılığı, vakfa göre, barış hareketinin gücünün önemli bir göstergesi. Rapor, sivil toplum örgütlerinin kısa, orta ve uzun vadeli planlarla süreci izleyecek, riskleri önceden tespit edecek ve taraflara somut öneriler sunacak bir “Süreç İzleme Girişimi” ya da platformu kurması çağrısında bulunuyor. Böyle bir yapının farklı disiplinlerden, çoğulcu bir bileşimle oluşturulması gerektiği vurgulanıyor.

Anahtar kavramlar: Sivil aktörler, demokratikleşme ve insan hakları

Barış Vakfı, çatışma çözümü süreçlerinde sivil aktörlerin olumlu rolünün “yadsınamaz” olduğunu belirtiyor. Taraflar arasındaki güvenin kırılgan olduğu, sürecin çoğu zaman “mecburiyet” duygusuyla başlatıldığı dönemlerde sivil aktörlerin devreye girerek belirsizlikleri taraflarla konuşup topluma anlatmasının kritik önemde olduğu ifade ediliyor.

Rapor, barış sürecinin sadece Kürt meselesinin dar çerçevesine sıkıştırılmaması, genel insan hakları ve demokratikleşme gündemiyle birlikte ele alınması gerektiğini vurguluyor. Bu kapsamda şu alanlar öne çıkıyor:
Terörle Mücadele Kanunu’nun kaldırılmasını hedefleyen kapsamlı bir revizyon, insanlığa karşı suç işlememiş olanlar için af ya da ceza indirimi, Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararlarına eksiksiz uyum, infaz hukukunda eşitlik ve “umut hakkı”nın tüm mahpuslar için tanınması, KHK’larla kamu görevinden ihraç edilenlere yönelik düzeltici adımlar, ayrımcı ve çoğulculukla bağdaşmayan yasal düzenlemelerin kaldırılması.

Kürtlerin tanınma, siyasi temsiliyet ve eşit yurttaşlık talebinin evrensel insan hakları sözleşmelerinin bir gereği olduğunun altı çiziliyor. Raporda, kayyım uygulamasının kalıcı biçimde sona erdirilmesi, yerel yönetimlerin yetki ve sorumluluklarının güçlendirilmesi, ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel hakların güvence altına alınması ve anadilde eğitim talebinin karşılanması, barış sürecinin pozitif barış aşamasına evrilmesi için zorunlu başlıklar olarak sıralanıyor.

Meclis’e çağrı: Barışın yasal zemini geniş mutabakatla kurulmalı

Barış Vakfı, raporun ekinde TBMM Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nda Vakıf Başkanı Hakan Tahmaz tarafından 8 Ekim 2025’te yapılan konuşmanın tam metnine de yer veriyor. Tahmaz, Komisyon’da yaptığı konuşmada, “negatif barış”ın sağlam temellere oturtulması ve “pozitif barış”a geçiş için yol haritasının bir an önce kamuoyuyla paylaşılması gerektiğini vurguluyor.

Konuşmada, çatışma çözümü sürecinin hukuki ve kurumsal çerçevesinin netleştirilmesi, sürecin sadece yürütmenin inisiyatifine bırakılmaması, Meclis’in geniş mutabakata dayalı yasalarla barışın toplumsal meşruiyetini güçlendirmesi gerektiği dile getiriliyor. TBMM bünyesinde kurulan Komisyon’un, pozitif barışın inşasında kalıcı bir kurumsal yapıya dönüştürülmesi öneriliyor.

Tahmaz, Meclis’in ve Komisyon’un sürecin tek taşıyıcısı olamayacağını, alt komisyonlar ve çalışma gruplarıyla sivil toplum, akademi ve uzmanların etkin biçimde sürece dahil edilmesi gerektiğini vurguluyor. Dünyadaki örneklerden hareketle, kullanılan araçların çeşitliliğinin ve aktörler arası koordinasyonun başarının temel anahtarı olduğu hatırlatılıyor.

Öcalan’la görüşme ve “umut hakkı” vurgusu

Barış Vakfı, Komisyon’un PKK lideri Abdullah Öcalan da dahil olmak üzere ilgili tüm aktörlerle görüşmeyi bir “gereklilik” olarak görmesi gerektiğini belirtiyor. Raporda, “umut hakkı”nın tüm yurttaşlar için tanınması gerektiği, bu iki başlığa yaklaşımın sürece yaklaşımın aynası olacağı vurgulanıyor.

Rapor, Türkiye’nin Suriye Kürtlerine yönelik politikasının da güncellenmesi çağrısında bulunuyor. Kürt siyasi güçlerinin tehdit olarak görülmesinden vazgeçilmesi, çoğulcu bir Suriye perspektifiyle Şam ile Doğu ve Kuzeydoğu Suriye yönetimi arasında anlaşmazlıkları çözmeyi kolaylaştıran bir çizgi benimsenmesi öneriliyor. MHP lideri Devlet Bahçeli’nin Öcalan’ın sürece dahil edilmesi yönündeki çağrısının da bu bağlamda mutlaka değerlendirilmesi gerektiği ifade ediliyor.

Hükümete, Kürt siyasi hareketine ve sivil topluma ayrı ayrı öneriler

Barış Vakfı, raporun son bölümünde üç ana aktöre ayrı ayrı hitap eden önerilerini derliyor.

Hükümete yönelik çağrıda, silah bırakan ve örgütü fesheden PKK’lilerin demokratik toplumsal yaşama entegrasyonu için Birleşmiş Milletler’in “silahsızlanma, terhis, yeniden entegrasyon” programlarına uygun bir yasal düzenlemenin acilen çıkarılması isteniyor. TMK’nın uzun vadede tamamen kaldırılacak biçimde gözden geçirilmesi, insanlığa karşı suç işlememiş olanları kapsayan af ya da ceza indirimi sağlanması, Kürt meselesine ilişkin sürecin yasal ve kurumsal çerçevesinin netleştirilmesi ve parlamentoda en geniş katılımla yol haritası belirlenmesi vurgulanıyor.

Raporda ayrıca, tedavisi mümkün olmayan hasta mahpusların tahliyesi, siyasi tutukluların serbest bırakılması, siyasi operasyonlar ve kayyım uygulamalarına son verilmesi, infaz kanununun ayrımsız biçimde uygulanması, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, sürece katılan tarafların ve sivil toplumun çalışmalarını kolaylaştıracak yasal düzenlemeler, Kürt kimliğinin ve anadil hakkının tanınmasını güvence altına alan adımlar, güvenlik politikalarının hak ve özgürlükler ekseninde yeniden düzenlenmesi, geçmişle yüzleşme ve onarıcı adalet mekanizmalarının hayata geçirilmesi de hükümete yönelik öneriler arasında yer alıyor.

Kürt siyasi hareketine yönelik bölümde, sürece ilişkin atılması gereken adımların geciktirilmeden atılması, silahın kalıcı olarak devre dışı bırakılmasını sağlayacak önlem ve politikaların hızla hayata geçirilmesi çağrısı yapılıyor. Sivil toplum örgütlerinin sürece katkı sunabileceği mekanizmaların oluşturulması ve açık tutulması da vurgulanıyor.

Sivil toplum örgütlerine ise, çatışma sürecinde oynayabilecekleri rolü ve sunabilecekleri katkıları yeniden değerlendirme, çalışma programlarını “üçüncü göz” rolü oynayacak biçimde yapılandırma, bağımsız ve çoğulcu bir Süreç İzleme Girişimi ya da Platformu kurulması için adım atma çağrısı yapılıyor. Medyada barış dilinin geliştirilmesinin kritik önemde olduğu, her örgütün kendi faaliyet alanı ile barış arasındaki ilişkiyi görünür kılması ve bunu raporlaştırmasının önemli olduğu belirtiliyor.

‘Barışın tek seçeneği herkesin kazanacağı kalıcı toplumsal barış’

Barış Vakfı, raporun sonuç bölümünde, “her iki tarafın da kazanacağı tek seçeneğin kalıcı toplumsal barış” olduğunu vurguluyor. Vakfa göre, Türkiye’de yaşanan ekonomik ve siyasi krizlerin çözüm anahtarı da Kürt meselesinin barışçıl ve demokratik yollarla çözülmesinden geçiyor.

Vakıf, silahlı çatışmaya son verilmesinin ve şiddetin geriletilmesinin önemli bir kazanım olduğunu, ancak bunun “negatif barış” düzeyi olduğunu hatırlatıyor. Pozitif barışa geçiş için ise tarafların ve özellikle sivil toplumun sözünü kurması, barışın dilini, kurumlarını ve hukukunu inşa etmesi gerektiğini belirtiyor.

“Barış Vakfı olarak kurulduğumuz günden bu yana çatışmanın ve şiddetin yerine fikir ve sözü koymak için çalıştık, bundan sonra da çalışmaya devam edeceğiz” diyen vakıf, tüm aktörlere barış sürecini yavaşlatsalar bile sona erdirmeme çağrısında bulunuyor. Rapor, “barışın güzelliği, sorunları birlikte çözme çabasında yatar” ifadesiyle sona eriyor.