Beklenti siyaseti, halk ve lakırtı
Müslüm Yücel 27 Mart 2026

Beklenti siyaseti, halk ve lakırtı

I

Beklenti, insanın gelecekle kurduğu bir ilişkidir; yalnızca bireysel bir duygu değil, aynı zamanda ontolojik bir durumdur. Belirsizlik altında en olası olana yöneliriz; bunun gerçekleşip gerçekleşmeyeceği ise bilinmez. Beklenti karşılanmadığında hayal kırıklığına, karşılandığında ise tatmine yol açar. İnsan, geçmiş deneyimleri, hayal gücü ve başkalarının sözleri üzerinden beklenti üretir. Bu nedenle beklenti salt psikolojik değil, aynı zamanda felsefi ve politik bir olgudur. Beklentinin karşılık bulabilmesi için söz düzeyinde kalmayıp somutlaşması gerekir.

Lakırtıyı da anmam gerekir: Gerçekleşmemiş olay, olasılıklar üzerinden verilen söz, işaret veya söylemdir; doğası gereği dışsaldır, manipüle eder, etki alanı geniştir, beklenti yaratır, bir yanda umut, diğer yandan belirsizlik üretir. Böylece politik bir silah, toplumsal mühendislik aracı olur. Siyasette artık yalnızca karar alma sanatı değil, zamansallığı ve beklentiyi yönetme biçimidir. İktidar, geleceği vaat etmekle kalmaz, geleceğin nasıl bekleneceğini belirlemekle hükmeder. Lakırtı, sürecin aracı olur: Toplumu hem umutlandırır hem belirsiz bırakır; ne tam tatmin ne tam hayal kırıklığı vardır; askıda toplum; bu, siyasetin görünmez ama etkili kontrol biçimidir.

(Lakırtı ve beklenti üretenlerin bilmesi gereken bir şey vardır; karşılarındaki toplum, kişi ya da kurumlar Stoacıdır…)

Stoacılık bireyi özgürleştirir, lakırtı ve hegemonya toplumu askıda tutar. Siyaset, bu ikisi arasındaki farkı belirler. En sonunda belirleyici olan şudur: Gelecek, gerçekleştiği için değil, nasıl beklendiği için anlam kazanır.

Meseleyi şahsileştirip yağmuru elekten geçirebiliriz artık…

Beklenti daha çok bir kavramdır, bir okul ya da bir disiplin değildir; kavramın epistemolojisi etik, varoluşçuluk, stoacılık ve fenomenoloji gibi alanlarda ele alınır, tartışılır; geleceğe dönük inançlar, umutlar, hayal kırıklıkları beklenti üzerinden tarif edilir.

Epistemolojide beklenti, belirsiz koşullar altında en muhtemel görülendir; burası geleceğe olan inançtır; inanç olduğu için gerçekçi olabilir de olmayabilir de…

Karşılanmazsa hayal kırıklığı, karşılandığında sürprizdir…

Beklenti kültürel altyapımızda vardır ve bu yapı geçmiş yaşantılarımız ve hayal gücümüzle şekillenir ve sorudan çok sorunla ilgilidir, sorunun merkezinde başkasının sözleri, davranışları ve bu söz ve davranışların bizim üzerimizdeki etkisi söz konusudur.

Her şey istediğimiz gibi olsun diye beklenti salar ruhumuz, sözlerimiz bunun aracı olur, karşıdaki inanır. İnanç uzun sürmez ama: Kontrol mü ediliyoruz yoksa bu biri sahiden bize bir beklenti mi veriyor… Sıkışıp kalmışızdır.

Stoacılar akıllı kimselerdi; Kürtler, Stoacı olmalıdır. Stoacılarda negatif görselleştirme vardı; bu şu demektir: En kötü senaryoyu önceden düşünerek beklentiyi dengelemek, böylece hayal kırıklığına karşı direnç kazanmak. Buradan çok şey elde ettiler, dıştan ve dışın dayattığı kimi koşullardan bağımsız bir iç huzur ördüler, sarsılmaz bir duygusal direnç ve erdemli bir yaşamı hayal ettiler; kendi düşüncelerine, kendi eylemlerine odaklandılar, maddi olmasa da manevi özgürlüklerini kazandılar.

Nietzsche bunu takip etmiş gibidir; onun için umut ve beklenti, olumlu bir şey değildi; ikisi de insanın acıyla baş etme biçimi olarak ortaya çıkan yanılsamalardır; ikisi de acıyı ortadan kaldırmak yerine onu katlanılabilir kılarak uzatır. Bu yüzden umut, bir teselli değil, hiledir. Beklenti ise insanı geleceğe bağlayarak şimdiki zamanı ve yaşamı değersizleştirir ve bireyin kendi gücünü ertelemesine yol açar.

Sartre hince yaklaşır, hatta kışkırtır: “Özgürlük” der, “beklentilerimizi ve seçimlerimizi şekillendirir.”

Sartre’ın her zaman bir ama’sı vardır; ona göre katı bir beklenti, “kötü niyeti” yaratabilir. Bu kendimizi ve bir başkasını sabit rollerle sınırlamamak anlamına mı geliyor? Beklenti, anlamı insanın kendisinin yaratması mıdır? Kendimiz anlam yaratamıyorsak, buradan doğacak tek şey felakettir. Değilse!

Schopenhauer’la dalga geçmenin sırasıdır.

Schopenhauer’a göre mutlu olmayı beklemek, mutsuz olmamak için en güvenli yoldur. Çünkü arzu da ister dolaylı, isterse dolaysız bir beklenti biçimidir, karşılanmadığında getireceği şey şu idi: Acı.

Acı nedir ki?

Hayal kırıklığı…

Bu yüzden, en eski dinler ve tanrılar öncesi kadimler, beklentiye hiç sıcak bakmıyorlardı… Beklenti demek, tatminsizlikle birdi: Sıfır beklenti… Onlara göre mutluluğu artırırdı…

Heidegger’e de kulak vermek gerekti. Onun için beklenti, gelecekle ilgili bir şeydi; insan da dünyada olma haliyle beklentilerle yüklüydü zaten; geçmiş, atılmışlık; gelecek, projeksiyon arasında yaşayıp gidiyordu…

Lakırtı burada devreye giriyor ve geleceğin projeksiyonunu toplumsal ölçekte askıya alan bir araca dönüyor. Henüz gerçekleşmemiş olana dair söz ve imalar, beklentiyi şekillendiriyor. Böylece lakırtı, geleceğin nasıl bekleneceğini belirliyor/ görünmez bir hegemonya üretiyor.

Stoacılar tam tersini öneriyor: Beklentiyi sınırlandırmak, bireyi geleceğin tutsağı olmaktan korumaktır. En kötü senaryoyu düşünmek, hayal kırıklığına direnç kazandırır; bu, özgürlüğü güçlendirir.

Heidegger’in lakırtısı, tam tersine, toplumu askıda tutarak hem umut hem belirsizlik yaratır. Beklentiyi yükselterek mobilize eder; belirsiz bırakarak kontrol sağlar. Bu ikisi birleştiğinde ortaya çıkan askıda toplum hali, modern siyasetin en etkili, görünmez iktidar biçimi olarak karşımızda duruyor.

Beklentinin pozitif yanı motive eder, hedef belirler, norm oluşturur; negatif yanı ise hayal kırıklığı, öfke ve kaygıdır.

Beklentisiz olmak, duygusuzluk değildir, özgür olmaktır, iç huzurun tarihi burada başlar.

II

Devletler ve şirketler beklenti konusunda ustadır… İkisi için de beklentiyi yönetmek, algı yaratmak yönetimin, üretimin ve kazancın temelidir; söz verirken gerçekçi olurlar, güven duygusu aşılarlar… Mesela merkez bankaları beklentileri yöneterek piyasaları yönlendirirler. Bize de kelimeler verirler, şok terapi gibi. Böylece etkileri artar, kaygıyı ve öfkeyi dizginler, duygusal bir denge kurarlar.

Beklenti artık, siyasetin ve ekonominin sanatıdır. Beklenti yoksa bile beklenti yaratırlar; söylenmemiş olanı söylerler. Öyle bir söylerler ki bir kıyasa bile gerek duyamayız; onlar da bunu bilirler, arada bir kendilerini günceller.

Bu beklenti karşısında asla kendinden başlayamazsın, sevilmek için sevilen biri misin yoksa gerçekten sevilen misin? Saat gibi ayarlanıyor musun yoksa saatin kendisi misin? Gerçekte saatin kendisisindir, sen olmadan zaman ve takvim diye bir şey yoktur ama bunu düşünerek, kimseyi incitmek istemezsin.

III

Son bir yıldır, siyaset tarihimiz beklenti üzerinden dönüyor. Siyasetten uzak olduğum ama arada videolarını keyifle izlediğim Devlet Bahçeli, zihnimi karıştırıyor. Bahçeli az vaat eden, stratejik hamlelerle yüksek etki yaratan biridir. Kişisel çıkarlarıyla ilgili duyulmuş pek bir şey yoktur; kısa vadeli bir kazancı söz konusu olmamıştır, hep devletin bekası, milletin birliği gibi bir misyonla öne çıkmıştır; kapı değil, kilittir; konuşmaları piyasaları, muhalefeti, hasımlarını bile etkilemiştir. Şunu der: “Önce ülkem ve milletim, sonra partim ve ben…”

Kendini en sona bırakır, hırs ya da oy diye bir hesabı olmadığına hepimizi ikna eder; tek derdi, ülkesi ve milletidir; böyle olunca, ister bir parti başkanı, isterse bir birey olsun, onun sözü, devlet sözü olarak işler; güven ve sadakat yaratır, rakipleri bile bir “acaba” der, bundan sonra ne diyeceğini merak ederler…

Bahçeli bir anda Öcalan’a seslendi, silahları bırakma çağrısı yaptı, herkes “yeni bir çözüm süreci mi başlıyor” dedi…

Bahçeli yüksek bir beklenti mi oluşturuyordu yoksa bu bir taktik miydi? Kimileri bunu oy kaybeden iktidara yordu. Bahçeli, muhalefetin seçim çağrılarını hayal kırıklığı ve boşa kürek çekmek diye yorumladı, herkesi susturdu. Bugüne değil, 2053 vizyonuna dikkat çekti, daha bir beklentiyi ileri taşıdı. Güven ve istikrar algısı yarattı. Kendi tabanını korudu, ittifaklarını güçlendirdi. Muhalefetin tuzak ve gündem değiştirme eleştirilerine devlet aklıyla karşı koydu. Verdiği beklentiyle, herkesimi boşa çıkarttı…

Bahçeli, beklenti konusunda mahirdi. Pazarlıksız vurgusu tabanına güç verdi, bizzat kendisi de güçlendi. Kişisel imajı güçlendi, ne yapacağı belirsiz lider formuyla bir gizem oluşturdu; bir yanda büyük bir beklenti yarattı, diğer yandan umut aşıladı: 2026 için, “milat” dedi: Bölgesel savaş riskine karşı, Anadolu huzuru…

Bu hem, güvenlikçi hem siyasi hem sosyal bir uzlaşıydı.

Bir yıllık süreçte, devlet ve iktidar Terörsüz Türkiye dedi; beklentinin diğer ucunda yer alan DEM Parti, Kürtler ve sosyalistler sürece Barış ve Demokratik Çözüm Süreci adını verdiler…

DEM Parti, 2024’ten beri işleyen iktidarın Terörsüz Türkiye, kendilerinin barış süreci dediği şeye somut adımlar beklediler: Barış yasası, özel yasal düzenlemeler (silah bırakma, tahliye, hukuki güvenceler); kayyumların kaldırılması, belediyelerin iadesi, Öcalan’ın hukuki statüsü ve bunun netleşmesi, buna bağlı olarak sürecin şeffaf, takvimli olmasını, toplumsallaşmasını talep ettiler. Ancak Cevdet Yılmaz, DEM partililerin komisyona sunduğu bir raporu çok fazla beklenti içeren bir metin olduğunu söyledi.

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.