İlke TV’nin internet sitesinde en son yazım bir arkadaşımın, Fatma Meral’in ölümünün ardından ağıttı. 2025’in Eylül’ünde. Arkadaşlarım sitem etse de o günden sonra bir türlü yazmak gelmedi içimden.
Berbat bir yıl geçirdim. Tam bir yıl önce eski yoldaşım, arkadaşım Gürkan Kuş’u yitirdik. Ölümünden cenazesinden sonra haberimiz oldu birtakım saçmalıklar nedeniyle. Temmuz’da sevgili Ömer Ercan’ı kaybettik, Eylül’de Fatma Meral’i, bir ay önce ise yoldaşım, kardeşim Ayşegül İşçan’ı toprağa verdik. Sırrı Süreyya Önder’in kaybı sadece onu tanıyanların değildi tabii. Bizim nesile kıran girmiş gibi.
Son zamanlarda tuhaf bir huy belirdi bende. Hani cenaze merasimlerinde yakalara takılan küçük fotoğraflar var ya. Onları atmaya kıyamamaya başladım. Eve getiriyorum. Küçük yayvan bir sepet var onun içine bırakıyorum. Bir yılda neredeyse doldu o sepet.
Kendimiz için “eşantiyondan yaşıyoruz” diyen bir dönemin çocuklarıyız. Genç yaşta başladık ölümler, katliamlar görmeye. Birçoğumuz hakikaten tesadüfen yaşıyoruz. Bazı ölümler hayatımızı değiştirdi. Bazıları çok sarstı. İşte en sarsıcılarından birini yaşadım üç dört gün önce. Üstelik kendimi hazırlıklı da sanıyordum.
Size geçtiğimiz Pazar günü toprağa verdiğimiz arkadaşım Murat Özgünay’ı anlatmak istiyorum becerebildiğim kadarıyla.
Aklım bu kuşak işlerine pek yatmaz ama birilerinin bize taktığı isimle 1978 kuşağının en gençleriydik. Kuşak değil, devrimciydik. Tam da o yıl, 1978’de tanıştık galiba. Pertevniyal Lisesi’nde ben ikinci sınıfa giderken Murat birinci sınıfa başlamıştı. Aslında aynı ortaokulda da okumuştuk ama ortaokuldan tanışmıyorduk, Nezih tanışıyordu.
Hani ‘içinin güzelliği yüzüne vurur’ derler ya. Murat öyle çok güzel bir çocuktu. Okulun yakışıklılarındandı. Okurdu, merak ederdi. Ama en büyük özelliği galiba naifliğiydi. Kavgadan, hır gürden hoşlanmazdı. Murat’ın hayatında birçok tuhaflık vardı, bunlardan ilki buydu galiba. Liseli Dev-Gençliydik, devrimciydik, solcuyduk. O naiflikle Türkiye’nin en sert hareketlerinin birinin saflarında yer almıştı. Üstelik, en azından solcular için seçenek çoktu o zaman, herhangi bir fraksiyonda yer alabilirdi, ama o bunu seçmişti. Üstelik benim gibi bölgesel, ailesel nedenlerle değil, gerçekten seçmişti.
Bizden 10 yıl önce yola çıkmış abilerimizin kanlı ayak izlerini takip ediyorduk. Birlikte acayip şeyler yaptık, komik, trajikomik, trajik… Korsan mitingler, pankartlar, afişe çıkmalar, bildiriler, yazılamalar ve başka şeyler. Ama en çok yaptığımız galiba öldürülen arkadaşlarımızın, yoldaşlarımızın cenazelerine katılmaktı.
Hep bir ağızdan türküler söylüyorduk, Dev-Genç marşı da Avusturya İşçi Marşı da Herne Peş de… Sadece Türkiye’yi değil, dünyayı da daha güzel, yaşanabilir bir yer yapmaya çalışıyorduk ve tuhaf biçimde bunu yapabileceğimize inanıyorduk. Güzel bir dünya için koşuyor, polisten askerden kaçıyorduk. Sadece ‘oligarşi’yi değil, emperyalizmi de düelloya davet etmiştik.
İki yıl sonra 12 Eylül darbesi oldu. Darbeden sonra da devam ettik, ama bir süre sonra politik olarak yollarımız ayrıldı. Ama hiç de küsmeden. Yollarımız ayrıyken de görüşmeye devam ettik.
Hani bilgisayarlarda sıkıştırılmış dosyalar vardır ya, o üç dört yıl öyleydi. Hayatımızın en acıklı, ama en anlamlı yıllarını yaşadık ve galiba bütün hayatımızı şöyle ya da böyle belirledi o yıllar.
Sonra zorunlu bir ‘darbe molası’ verdik. Tutuklandım, 3.5 yıl sonra çıkınca ilk önce tesadüfen Hasan’la karşılaştım. O beni Murat’a götürdü, kaldığı yerden devam etmeye başladı dostluğumuz. Artık ilk gençlik yılları geride kalmış, genç olmuştuk. Benim için zor zamanlardı. Galiba dışarıda olmak, içeride olmaktan daha zordu. Murat’ı tanıyan herkesin bildiği dayanışmacılığıyla hayatım kolaylaştı.
Burada Murat’ın dayanışma ruhuyla ilgili birkaç şey söylemeliyim. Yağmurda ayakkabısı yırtık tanımadığı bir insana ayakkabı almasından, 99’da deprem bölgesine kamyonlarla yiyecek göndermesine kadar onlarca olaya tanığım. Tabii bu dayanışmacı ruhun zaman zaman istismar edilmesine de…
Daha olgun bir Murat vardı. Herkes gibi yaşadığımız yenilgiyi sorguluyordu. İş çıkışında Beyazıt’taki Devlet Kütüphanesi’ne gidip 1970’lerde çıkan Birikim’leri okuyordu. Beni de davet etti, gittim, okudum merak ettiğim birkaç şeyi, ama onun kadar heyecanlanmadım açıkçası. Yine ayrı düşünüyorduk. Ama yine dosttuk.
Bu dönem Murat’tan çok şey öğrendim. Bilmediğim yazarlar, şairler. İkinci Yeni’yi Murat öğretti mesela, özellikle Edip Cansever hayranıydı. Nazım Hikmet, Ahmet Arif, Hasan Hüseyin dışında şiir bilmeyen benim için yeni bir dünyanın kapıları açılıyordu.
Sanatla ilgileniyor, konserlere, sinemalara, tiyatrolara gidiyordu, bizi de peşine takıyordu. Hayattan haz alıyor, giderek rafineleşen bir estetik anlayışı vardı. Hayatımda ilk kez klasik müziği, operayı, müzikali Murat Özgünay’la izledim.
Murat’tan öğrenemediğim şeyler de vardı. Çok güzel rakı içiyordu. Haz alarak. Rakı sofrasının nasıl olmasından, önce hangi mezeden başlanması gerektiğine kadar birçok şey anlatıyordu, iyi de yemek yapıyordu. İçince güzel şarkı da söylüyordu galiba. Ama ben bunların hiçbirini hatırlamıyorum.
Çorlulu Ali Paşa Medresesi’nin, köprüaltının müdavimleriydik o yıllar. İçiyorduk, sarhoş oluyorduk. Çok komik ama hakikaten komik sarhoşluk anılarımız var. Ama hala devrimciydik, mücadelenin şu veya bu biçimde içindeydik. Tuhaflıklardan biri şuydu. O kadar yıl sert politikanın içinde hiç birlikte gözaltına alınmadık. Eyüp, Murat ve Nezih’le bir ‘alkollü’ gecede gözaltına alındık.
Artık hep birlikteydik. Neredeyse her yeni yıla birlikte girdik. Birlikte değilsek birbirimizi aradık. Evlendiğimde üzerimdeki takım elbise Murat’ındı. Birlikte askere gittik ve daha birçok şeyi birlikte yaptık.
1986 veya 87’ydi galiba. Abimin gözaltında kaybedilmesinin yıldönümünde İHD’nin Tünel’deki binasında basın toplantısı yaptık ilk kez. Annem, ablamlar ve ben. Murat da yanımızdaydı. Daha önce duyurmamıza rağmen hiç ama hiçbir gazeteci gelmedi. Bizde inanılmaz bir moral bozukluğu var. Murat ‘Yahu siz her yıldönümünde Cumhuriyet’e o kadar para verip ilan veriyorsunuz, onlar niye gelmedi. Cumhuriyet’e gidelim’ dedi. Hep birlikte Cağaloğlu’ndaki Cumhuriyet binasına gittik, karşımıza çıkanı azarladık.
Sessiz, sedasız, gösterişsiz her yerdeydi. 1 Mayıs’ta dayak yiyerek Taksim’e girenlerin arasında ya da 24 Nisan’da Taksim’de soykırım anmasındaki oturma eyleminde. Hrant Dink anmasında ya da bir başka gösteride, etkinlikte…
ÖDP’nin iki dönem Kadıköy ilçe başkanlığını yaptı. Daha sonra Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’nin Kadıköy ilçe başkanı oldu. Hayatı boyunca inandığı yollarda mücadele etti.
Hayatında tuhaflıklar vardı dedim ya, en acayip tuhaflıklardan biri işiydi. Galiba ölümüne neden olan hastalıkta da etkisi var bunun. Çocuk yaşlardan itibaren babasının haldeki işyerinde çalıştı. Sabah olmadan işe gitti, hayatı kaçırmamak için az uyudu. Tuhaflık şuydu, bir çocuk saflığındaydı aynı zamanda, ticarete hiç uygun biri değildi. ‘Coğrafya kader’ misali yanlış bir yere doğmuştu.
Çocuk saflığı derken şunu da eklemeliyim, hakikaten çocuk gibiydi. En azında bizim yanımızdayken. Ama çocuklarla, hayvanlarla, aslında hayatla muazzam bir ilişkisi vardı. Biz eski arkadaşları olarak şakalaşırdık, daha doğrusu dalga geçmeye çalışırdık bu yönleriyle. Ama müstesna biri olduğunu da bilirdik.
Çok erken kaybettik sevgili kardeşimi. Onu çok özleyeceğim. Mezarının başında Aşık Veysel’in ‘Dünyada tükenmez murad var imiş’inin Erdal Erzincan’dan çalınmasını istemişti.
Ben de içinde Murat olan ve onunla birlikte söylediğimiz başka bir türküyle uğurluyorum.
Elveda, güzel kardeşim. Bize öğrettiklerin ve bıraktığın güzel hatıralar için sana teşekkür ederiz.
Murat’a sitem etmezsem olmaz: Ulan Murat, bana 46 yıl sonra bir kez daha kardeş acısı yaşattın ya, alacağın olsun.
Hasan mezarı başında şunları söyleyecekti:
“Adını gece fısıldadı duvarlara,
Gölgesi uzundu,
ışığa geç kalmış bir gölge.
Ne dile geldi tam,
Ne de susabildi.
İçinde 40 kilitli kapı,
Anahtarı sabırdan,
Sevdi…
Ama sevgisi kendine bile yetmedi,
Mum gibi;
Işığını başkalarına bırakıp eridi.
Gözleri göğe alışkındı,
Yeryüzü dar geldi belli ki!
Her adımın da eski bir defteri yeniden açtı,
Bu dünyadan bir Murat geçti!
Bir iz bıraktı zamana,
Ne tam gitti,
Ne kaldı….
Şimdi zamanla anılacak aramızda
Hüzün çökecek içimize
Masada, evde, sokakta..
Bir de kalabalıklar içinde, açıklayamadığımız o tanıdık sessizlikle…
Bu dünyadan bir Murat geçti…!”
Ama ne Hasan bunu söyleyebildi, ne ben, ne Nezih bir şey söyleyebildi. Eyüp zaten cenazeye yetişemedi.
Kaç yılbaşını birlikte geçirdiğimiz Deniz, Hasan, Nezih, Günseli, Esin ve çocukların başı sağolsun. Fenerbahçelilerin, İkinci Yeni sevenlerin, su dökünce beyazlayan şeyi içmeyi sevenlerin, Yeni Türkü’nün, Ezginin Günlüğü’nün, Pertevniyallilerin, Liseli Dev-Genç’lilerin, ÖDP’lilerin, Yeşil ve Sol Gelecek Partisi’ndeki arkadaşlarının, ezcümle tüm sevenlerinin başı sağolsun. Cengiz Murat Özgünay’ı çok özleyeceğiz.
Bir de size söz, bir dahaki yazım bir ölümün ardından olmayacak.




