Modern Kürt edebiyatının en önemli temsilcilerinden biri kabul edilen ve eserleri pek çok dile çevrilerek uluslararası ödüllere layık görülen yazar Bahtiyar Ali, Ortadoğu’nun içinden geçtiği kaosu ve Batı’nın bölgeye yönelik stratejilerini sarsıcı bir perspektifle değerlendiriyor.
“Büyülü gerçekçilik” türündeki romanlarıyla tanınan Elî, bugün bölgede yaşananları siyasi bir “akıl dışılık” olarak tanımlıyor.
Suriye’de Kürtlerin geleceği ve Kürtlerin uluslararası sistemdeki “görünmezlik” sorununa dair çarpıcı analizlerde bulunan Elî; siyasetin geldiği noktayı, ahlaki kuralların yerle bir edildiği bir güç gösterisi olarak nitelendiriyor.
Bextiyar Elî ile Batı’nın “siyasi sürrealizmini”, bölgedeki dini-faşist yapılanmaların kökenini ve bu karanlık atmosferde edebiyatın nasıl bir “insani kale” görevi gördüğünü konuştuk.

-Son dönemde gördüklerimiz ancak büyülü gerçekçi bir eserde geçebilirdi, ama gerçek oldu. Büyülü gerçekçilikte dünyaca tanınan bir yazar olarak bu konuda ne söylersiniz?
“Batı’nın Afganistan’dan ani ve anlamsız çekilmesinden sonra Rojava’nın kaderinin tehlikede olduğu netleşmişti.”
Sık sık, gerçeğe geri dönebilmek için artık düşgücüne ihtiyacımız olduğunu söylerim. Gerçeklik artık sürrealist bir boyut kazandı, bu yüzden o sürrealist tarafla temas kurmak yavaş yavaş normal bir şeye dönüşüyor. Ancak tarihe ve gerçekliğe dönersek, şaşkınlığımız büyük ölçüde dağılacaktır. Genel olarak Batı’nın, özel olarak ise Amerika’nın İslamcılarla olan ilişkisi yeni bir şey değil. Bu ilişki İran Devrimi zamanına kadar uzanır. O dönem Humeyni, Batılı güçlerin yardımıyla devrimin lideri seçildiğinde bahaneleri şuydu: İslamcı bir rejim, Sovyetler Birliği’nin uzantısı olacak komünist bir rejimden daha iyidir.
İran Devrimi aslında özünde dini bir devrim değildi; ancak sol korkusu, Amerikalıların dini bir cumhuriyet kurulması için çalışmasına neden oldu. Yine aynı dönemde Amerikalılar, Afganistan’daki İslami direnişi güçlendirdiler; bugün Amerika’nın Afganistan’daki İslami grupları büyütme ve güçlendirmedeki rolünü ortaya koyan milyonlarca belge var. Amerika’nın dini terörle ilişkisinin her zaman düşmanca olduğunu sanmak doğru değildir. Bu ilişki daha sonra birçok iniş çıkış yaşadı ama şimdi açıkça görüyoruz ki Amerika; stratejik çıkarlarına tehdit oluşturacak kadar güçlü olmamaları kaydıyla, devlet ve hükümetin liberal güçlerden ziyade dini güçlerin elinde olmasını tercih ediyor.
Batı’nın Afganistan’dan ani ve anlamsız çekilmesinden sonra Rojava’nın (Kuzey ve Doğu Suriye) kaderinin tehlikede olduğu netleşmişti. Amerika ve müttefiklerinin Afganistan’dan ani, plansız ve sorumsuzca çekilmesi, Amerika’nın siyasi ahlaksızlıkta ne kadar ileri gidebileceğini gösterdi. İktidarın Taliban’a altın tepside sunulması, Amerika’nın daha önce terör listesine aldığı yapılarla yeniden birlikte çalışmasının yeni bir başlangıcıydı.
– Amerika neden böyle yapıyor?
Suriye’de ise tıpkı Afganistan’da olduğu gibi otoriteyi doğrudan teröristlere devrettiler.
Birincisi, Amerikalılar bu bölgede gerçek bir demokratik gücün varlığına inanmıyor. Tom Barrack’ın bir süre önce söylediği gibi; onlara göre bu halkların tamamı, içinde demokratik bir devletin filizlenme temelini barındırmayan, birbiriyle çatışmalı aşiret ve kabile topluluklarından ibarettir. Bu görüşün tamamen yanlış olduğunu söyleyemem ama çok büyük tarihi gerçekleri göz ardı ediyor. Bunların başında da Doğu’daki siyasi gerçekliğin esasen “dizayn edilmiş” bir gerçeklik olduğu gelir.
Örneğin: Irak ve Suriye’nin çöküşünden sonra Amerikalıların önünde liberalleri ve demokratları desteklemek için büyük bir fırsat vardı. Radikal fikirlerin hegemonyasından arınmış bir devlet inşa etmek için çok geniş bir zemin mevcuttu. Ancak onlar tüm seküler ve liberal güçleri görmezden gelerek iktidarı demokrasinin düşmanı olan güçlere teslim ettiler. Irak’ta yönetimi dini partilere verdiler, Suriye’de ise tıpkı Afganistan’da olduğu gibi otoriteyi doğrudan teröristlere devrettiler.
Kısacası Batı, bölge halklarına dizayn edilmiş bir siyasi gerçekliği dayatıyor; gücü, ekonomiyi ve meşruiyeti en muhafazakâr ve en vahşi yapılara bahşediyor, sonra da “Doğu’da liberal ve demokrat güçler yok” bahanesine sığınıyor.
İkincisi Amerika’nın bölgedeki davranışına yönelik ikinci yorum şudur: Siyasetteki sürrealizm, edebiyat ve sanattaki sürrealizme benzemez. Siyasette sürrealizm; mantıktan ve akıldan sapmak, yani irrasyonalizmin (Irrationalism) kapılarını sonuna kadar açmak demektir. Kapitalist iktidar, Trump döneminde deliliğinin ve akıl dışılığının zirvesine ulaşmıştır. Ne kadar güçlü olduğunu göstermek için her türlü mantığı ve akli hesabı yerle bir etmek istemektedir. Amerika’da iktidarın dizginlerini elinde tutan o faşist milyarder elitin lisanıhali şudur: “İstediğimi yapabilecek kadar güçlüyüm.”
Amerika’nın şer odaklarıyla el sıkışması bir nevi güç gösterisidir; sanki “bu oyunda hiçbir ahlaki kural yok” demektedir.
Unutmamalıyız ki “iktidar”, muktedirlerde her zaman akıl dışı oyunlar oynama arzusunu uyandırır. Kısacası Amerika, dünyaya son sözü söyleyenin kendisi olduğunu göstermek için buradadır. Bunu kanıtlamak için de her türlü sürreal oyunu oynuyor; dostu düşmana, düşmanı dosta dönüştürüyor. Amerika’nın şer odaklarıyla el sıkışması bir nevi güç gösterisidir; sanki “bu oyunda hiçbir ahlaki kural yok” demektedir. Siyasette “mantığın yıkımı”, güç sergilemenin en üst biçimidir. Tarihe bakarsak, İkinci Dünya Savaşı öncesinde kimse Holokost’u beklemiyordu; Yahudiler bile böyle bir şeyin olacağına inanmıyordu. Ancak Hitler için Holokost, o zamana kadar siyasetin ve siyasi moralin üzerine inşa edildiği tüm mantığın paramparça edilmesiydi. Güç gösterisinin bir parçası da mantığı ve başkalarının beklentilerini yıkmaktır… Trump Amerikası da şu an böyle bir evre yaşıyor; Trump, siyasi ahlakın dayandığı tüm temelleri yıkmak uğruna hiçbir şeyden sakınmıyor.
Üçüncü sebep, sanırım hissedilen ve bilinen bir sebeptir. Demokratik, insancıl ve radikalizmden uzak bir sistemin kurulması, büyük güçlere iki büyük zarar verir:
Birincisi: Batı medeniyetinin Doğu üzerindeki o tarihsel üstünlüğünü tehlikeye atar.
İkincisi: Bu ülkelere müdahale etme gerekçelerini ve bahanelerini azaltır.
Gördüğümüz gibi, Amerika’nın Suriye’deki teröristlerle iş birliği yapması çok şaşırtıcı bir şey değil; Amerika’nın bu bölgedeki ahlaki(!) tarihiyle tamamen örtüşmektedir.
-Suriye’de IŞİD’e karşı verilen savaşta “dünyanın kahramanı” ilan edilen, ancak siyasi çözüm masasının dışında bırakılan Kürt gerçekliği, romanlarınızda rastladığımız “görünmezlik” “unutulmuşluk” “kimlik kaybı” kavramlarıyla nasıl örtüşüyor?
“Kürtler ne zaman ki kendi hakları konusunda net bir vizyonu olan, özgür ve irade sahibi bir güç olarak tarih sahnesine çıkarsa, o zaman gerçekten “görünür” olurlar”
Doğrudur, çok büyük bir kuşatma ve devasa bir varoluşsal tehdit altındayız. Doğu’nun 20. ve 21. yüzyıl tarihi, milletimizin haklarını görmezden gelme ve unutturma temeli üzerine inşa edilmiştir. Ancak bugün oyun, bölgedeki güçlerin istediği yöne doğru gitmiyor. Ben genellikle çok iyimser biri olmasam da, şu an gerçekten karamsar ve umutsuz değilim; belki de büyük resmi gördüğüm içindir. Bakınız, bugünün dünyasında her şey çatışma halinde. Hiçbir şey için durağan bir durum söz konusu değil, her şey sürekli bir değişim içerisinde ve Kürtlerin durumu da bundan istisna değil.
Biz Kürtler için temel olan şey, dışarıdan nasıl görüldüğümüz değil. Kuşkusuz bizi her zaman kahraman olarak gören pek çok insan olduğu gibi, bizi sürekli bir sorun kaynağı olarak görenler de var. Ancak bilmemiz gereken bir gerçek var: Bu süper güçlerin siyasetine karar verenler Amerikalı veya Avrupalı vatandaşlar değildir; hatta parlamenterler veya siyasi partiler de değildir. Bu bölgelerdeki politikaları esas olarak istihbarat teşkilatları ve gizli servisler belirler. Kürtlerin bugün Avrupa sokaklarında ve siyasetçiler arasında çok sayıda taraftarı var, ancak Amerika’nın veya Avrupa’nın siyasetine yön verenler onlar değil. Demek istediğim, sahip olduğumuz bu destek güzel ve sevindiricidir ama kader tayin edici değildir. Batı, onlarca farklı siyasi eğilim ve güçten oluşur. Bazılarının senin dostun olması artık güvende olduğun anlamına gelmediği gibi, bazılarının düşman olması da yok olduğun anlamına gelmez.
Şu an en önemli şey şudur: İster Doğulu ister Batılı olsun, faşistler karşılarında “Kürt iradesi” denilen bir duvar bulmalıdır.
Kürtler ne zaman ki kendi hakları konusunda net bir vizyonu olan, özgür ve irade sahibi bir güç olarak tarih sahnesine çıkarsa, o zaman gerçekten “görünür” olurlar. Şu an gördüğümüz ve devam etmesini umduğum şey doğru yoldur; o iradeye sahip olmalı ve siyasi kararlarımızın önemli kısımlarını Tom Barrack ve benzerlerinin eline değil, kendi elimize almalıyız. Şu an en önemli şey şudur: İster Doğulu ister Batılı olsun, faşistler karşılarında “Kürt iradesi” denilen bir duvar bulmalıdır. Eğer o duvara çarpmazlarsa, bize karşı ilan ettikleri o topyekûn savaş devam edecektir. Ancak bu duvarın ne kadar sert ve sarp olduğunu test ettikleri ölçüde, tüm oyun değişmese bile kesinlikle kendi içimizdeki “Kürt olarak var olma” anlamımız değişecektir. Kürtlerin yıllardır kendinden nefret etmesi ve kendini küçük görmesi için üzerinde çalışılan o hırpalanmış ruhu, güçlü bir özgürlük enerjisiyle geri dönecektir.
Biz şu an tarihin; özgürlük hakkını, kadın haklarını, kimlik hakkını ve ezilen ulusların hakkını savunan insancıl cephesinin temsilcileriyiz. Rojava’nın savunması, tarihteki yaşam dostu güçlerin; vahşet, gericilik ve ölüm sevdalısı kara fırtınaya karşı savunmasıdır. Bu hatta devam etmek sadece ulusal mücadelemize anlam katmakla kalmaz, aynı zamanda bu mücadeleyi çok derin insani ve tarihsel anlamlara bağlar. Dünya bizi ancak Amerikalıların elinde bir kukla gibi göründüğümüzde saymaz ve unutur. Daha önce de söylediğim gibi, Barrack bu bölgeye kuklalar yaratmak için gelmiştir; Ahmed Şara (Ebu Muhammed el-Colani) onun yarattığı veya bulduğu en büyük kukladır. Barrack ve benzerleri Rojava’da kendi sınırlarına çarpmalı ve bilmelidirler ki Kürtler; Amerika veya başka bir güç için değil; kendi hakları, dilleri ve kimlikleri için savaşıyor.
Geriye dönüp baktığımızda resmi daha net görürüz: 20. yüzyıl bizim için en korkunç yüzyıldı. Katliam, soykırım, susturma ve kimlik silme projeleri zirvedeydi. Yaklaşık 70 yıl boyunca Türkiye’de Kürtçe tamamen yasaktı; milliyetçi Araplar, Kürtlere karşı en büyük soykırım saldırılarını gerçekleştirdi (Enfal ve kimyasal bombardımanlar bu kampanyanın sadece bir parçasıydı). Suriye’de Kürtler vatandaş ve insan olarak görülmüyordu. Kürt dili yok olma tehdidi altındaydı. En tehlikelisi de ortak bir “Kürt olma” bilinci yoktu ya da çok zayıftı; olanlar da konuşmaya ve kendini göstermeye cesaret edemiyordu.
Kendi partisinin ve bölgesinin sınırlarının ötesini görebilen yeni bir Kürt siyasetçi ve aktivist nesline ihtiyacımız var. Bölgedeki dinci-faşist milliyetçileri ancak bu şekilde yenilgiye uğratabiliriz. Şu an tarihin yeni bir sayfasının önündeyiz; bu yeni aşama beraberinde çokça trajedi ve acı getirecektir, ancak tarihin yeni bir döneminin kapılarını aralayacaktır.
Fakat bakınız, 21. yüzyılın başlarında neredeyiz? Büyük bir tarihsel sıçrama yaptık. Kürtler bugün uyduda onlarca TV kanalına sahip, Kürt dili hızlı bir gelişim gösteriyor, tarihte Kürtler arası ilişki hiç bu kadar güçlü olmamıştı. 1988’de Enfal yapıldığında, Kürtlerin büyük bir kısmı 1991’deki Raperîn’e (ayaklanmaya) kadar ne olup bittiğini bilmiyordu. Kürt dünyası birbirinden o kadar kopuktu ki, bir şehir diğerinde ne olduğunu bilmiyordu. Bugün ise her yerde ortak bir sempati ve kimlik duygusu hakimdir; artık kimse, diğer bölgelerdeki milyonlarca Kürdü hesaba katmadan bir Kürde el uzatamaz. Bu yeni durum, yeni bir çağın başlangıcıdır. Bunun için de kendi partisinin ve bölgesinin sınırlarının ötesini görebilen yeni bir Kürt siyasetçi ve aktivist nesline ihtiyacımız var. Bölgedeki dinci-faşist milliyetçileri ancak bu şekilde yenilgiye uğratabiliriz. Şu an tarihin yeni bir sayfasının önündeyiz; bu yeni aşama beraberinde çokça trajedi ve acı getirecektir, ancak tarihin yeni bir döneminin kapılarını aralayacaktır.
-Var olan sessizliği bir “körlük” olarak anlatabilir miyiz? Edebiyatçı ve sanatçıya burada nasıl roller düşüyor? Kimler neler yapabilir?
Yazarlara ve sanatçılara iki aşamalı bir iş düşüyor.
Birincisi, şimdiki zamanla ilgili, anlık tepkimiz olan doğrudan bir iş. Şu an halkımızın haklı davasının yanında olmaktan, mücadele ruhunu yükseltmekten ve Kürtlerin insani değerlerini korumaktan başka bir yolumuz yok. Kürt meselesi derinde bir ulusal mesele olmasının yanı sıra, küresel siyasi sistemin ahlakını sorgulayan büyük bir insani meseledir. Yazarlar bu insani meselenin bekçisi olmalı ve Kürt sorununun dünyanın önüne koyduğu o büyük sorunun sesi olmalıdırlar.
Örneğin, şu an “Kürtlerin dağlardan başka dostu/hiçbir şeyi yoktur” diyen bir tez tamamen yerleşmiş durumda. Kuşkusuz bu doğru bir bakış açısı değildir; dağlardan daha önemli olan bizzat Kürt insanının kendisidir. Direnişin gerçek mevzisi, Kürt insanının ruhunun içindedir. Bilinçli, özgür ve irade sahibi bir insan; bizim için en az dağlarımız kadar önemlidir. Bilinçsiz ve iradesiz birine dünyanın tüm dağlarını da verseniz onları koruyamaz. Dağlarımız, insanlarımızla anlam kazanır. Edebiyat, en zor anlarda bile kendi insani değer ve kıymetlerinden vazgeçmeyen o insanı inşa etmede her zaman büyük bir role sahiptir. Bu, edebiyatın doğrudan görevidir; edebiyat, mücadeleci insanın ahlakını inşa etmede ve şekillendirmede diğer tüm türlerden daha başarılıdır. Edebiyat, başkaldırının tüm derin insani anlamlarıyla tarihte her zaman var olacağının güvencesidir. “Eğer başkaldıranlar (asiler) kalmazsa” bu büyük bir felakettir… Edebiyat, başkaldıranların daima var olacağının teminatıdır.
İkinci aşama, tarihle ilgili olandır. Edebiyat, tarihin gerçek anlatıcısıdır. Edebiyatın görevi; kendi yüksek diliyle, derin tarihsel sezgisiyle ve keskin bakış açısıyla, neler yaşandığını tüm insanlık için kayıt altına almaktır. Siyasetin tepkisi her zaman hızlı ve doğrudandır; siyaset her zaman tek bir yöne bakar ve tek boyutludur. Oysa edebiyat, tüm manzarayı tarihe, dünyaya ve gelecek nesillere ulaştırabilecek tek şeydir.
-Beyaz Müzisyenler Şehri kitabınızda müzik, soykırımın ve yıkımın ortasında insanın onurunu koruyan son kaleydi. Suriye Kürtleri de müzisyenleriyle ünlüdür… Bugün Suriye’de uluslararası güçlerin sadece askeri ve stratejik bir ‘enstrüman’ olarak gördüğü Kürtler, aslında kendi ‘müzik şehrini’ (yeni bir toplumsal ve kültürel yaşamı) kurmaya çalışıyor. Uluslararası toplumun bu ‘estetik ve siyasi inşa’ çabasını görmezden gelip sadece ‘silahlı bir güç’ olarak Kürtleri kodlaması, sizin sıklıkla eleştirdiğiniz hayal gücü noksanlığına ve ruhsuzluğa bir örnek teşkil eder mi?
Görünen o ki bazı Amerikalı yetkililer bölge tarihi hakkında pek derin bir bilgiye sahip değiller. Biz Kürtlerin IŞİD-Colani ekseniyle olan savaşı, Amerika IŞİD’i sevmiyor diye değil; IŞİD’in, diğer milletlerin ve dinlerin haklarını inkar üzerine kurulu dini-milliyetçi bir ideolojinin temsilcisi olması nedeniyle. Başka hangi güç, hangi isim altında olursa olsun aynı ideolojiye sahipse, Kürtler için bir fark yaratmaz.
Beyaz Müzisyenler Şehri, güzelliğin, edebiyatın ve müziğin yok olmaktan ve yanmaktan korunmak için saklandığı o mecazi (metaforik) yerdir.
Yani bu çatışma, iki dünya görüşü arasındaki bir çatışmadır: Bir yanda dini-milliyetçi-faşist dünya görüşü, diğer yanda ise insancıl ve özgürlükçü dünya görüşü. Doğu’nun temel çelişkisi budur. Dini-ulusal faşizm sadece Kürt kimliğine düşman değildir; aynı zamanda her türlü güzelliğe, sanata, müziğe, gerçek ve insancıl edebiyata da düşmandır. Sanat, her zaman tüm özgürlüklerin en sarp ve ele geçirilemez kalesidir. Sanat ve edebiyat, özgürlüğü ifade etmenin en yüce biçimleridir; bu yüzden çoğu gerici ve faşist güç sanat ve edebiyata düşmandır. Siyaset ve din, ideolojik hastalıklara yakalanıp insani niteliklerini kaybettiklerinde; sanat ve edebiyat, tüm insani değerlerin ve ahlakın korunup savunulduğu sığınaklar haline gelir.
Faşistlerin sanat ve edebiyata olan kini, buraların onlar tarafından ele geçirilemeyen bir kale olmasından kaynaklanır; orası, tarihsel hakikatin ebediyen muhafaza edildiği yerdir. Dini-ulusal faşizme karşı silaha dönüşen o radikal değerler ve inançlar bütününün kaynağı, öncelikle edebiyat ve sanatın kabul görmüş insani formlarıdır. Beyaz Müzisyenler Şehri, güzelliğin, edebiyatın ve müziğin yok olmaktan ve yanmaktan korunmak için saklandığı o mecazi (metaforik) yerdir. Bugün Rojava, canavarların saldırdığı o yerdir. Faşistlere karşı nerede bir direniş varsa, “Beyaz Müzisyenler Şehri” orasıdır.
(Röportaj Kürtçe yapılıp, Türkçeye çevirilmiştir.)
Bextiyar Elî hakkında
Bextiyar Elî, 1960 yılında Güney Kürdistan’ın Süleymaniye şehrinde doğdu. Modern Kürt edebiyatının (Sorani) dünya çapında en çok tanınan ve eserleri en çok dile çevrilen romancısı, şairi ve entelektüelidir. 1980’lerdeki öğrenci direnişlerine katılan ve Baas rejimi baskıları nedeniyle eğitimini yarıda bırakmak zorunda kalan Elî, 1990’ların ortasından bu yana yaşamını Almanya’da sürdürmektedir.
Edebi Kimliği ve “Büyülü Gerçekçilik” Elî’nin romancılığı, Ortadoğu’nun kanlı ve sert gerçekliğini fantastik, efsanevi ve felsefi bir dille harmanlamasıyla öne çıkar. Elî, “büyülü gerçekçiliği” bir kaçış değil, bölgedeki “gerçeküstü vahşeti” anlatabilmenin tek yolu olarak kullanır. Eserlerinde diktatörlüklerin insan ruhunda bıraktığı tahribat, kimlik kaybı, sürgün ve adaletsizlik temalarını işler.
Eserleri ve ödülleri
Bextiyar Elî’nin edebi dünyası, sadece doğduğu topraklarda değil, yapılan çevirilerle çok daha geniş bir coğrafyada yankı bulmaktadır. İşte Avesta Yayınları tarafından Kurmanci’ye kazandırılan başlıca eserleri:
- Deryas û Laş
- Bajarê Mosîqarên Spî
- Hinara Dawî ya Dinyayê
- Apê Min Cemşîd Xan Ku Hertim Bê Ew Li Ber Xwe Dibir
- Qesra Balindeyên Xemgîn
- Êvara Perwaneyê
2017 yılında prestijli Nelly Sachs Edebiyat Ödülü’ne layık görülen Bextiyar Eli, bu ödülü alan ilk Orta Doğulu yazar olmuştur. Eserleri bugün Almanca, Fransızca, İngilizce, Türkçe, Arapça ve Farsça başta olmak üzere pek çok dilde geniş bir okur kitlesine sahiptir.
“Rüzgarın Daima Sürüklediği Amcam Cemşid Han” ve “Dünyanın Son Narı” da Türkçeye çevirilen kitapları.




