• Ana Sayfa
  • Dünya - Diplomasi
  • Carnegie Uluslararası Barış Vakfı’ndan Marwan Muasher: İran Savaşı, Körfez ile ABD arasındaki bağların zayıflığını ortaya serdi

Carnegie Uluslararası Barış Vakfı’ndan Marwan Muasher: İran Savaşı, Körfez ile ABD arasındaki bağların zayıflığını ortaya serdi

2002-2004 arasında Ürdün Dışişleri Bakanı olan deneyimli diplomat, nadir görülen bir “monolitik Körfez tutumunun” oluştuğunu, ancak bu öfkenin İran, ABD ve halk düzeyinde İsrail’e yönelmesine rağmen, ülkelerin ilerleyen süreçte farklı yollara ayrılmasının yüksek ihtimal olduğunu belirtiyor.

Carnegie Uluslararası Barış Vakfı’ndan Marwan Muasher: İran Savaşı, Körfez ile ABD arasındaki bağların zayıflığını ortaya serdi
  • Yayınlanma: 7 Nisan 2026 18:34

Amerikan Carnegie Uluslararası Barış Vakfı’nın İran savaşına ilişkin yayımladığı son analizde, ABD merkezli vakfın araştırmalardan sorumlu başkan yardımcısı ve Washington ile Beyrut’taki Ortadoğu araştırmalarının denetçisi Marwan Muasher, Körfez Arap ülkelerinin savaş karşısında gösterdiği geçici birlikteliğin kırılganlığına dikkat çekti.

2002-2004 arasında Ürdün Dışişleri Bakanı olan deneyimli diplomat, nadir görülen bir “monolitik Körfez tutumunun” oluştuğunu, ancak bu öfkenin İran, ABD ve halk düzeyinde İsrail’e yönelmesine rağmen, ülkelerin ilerleyen süreçte farklı yollara ayrılmasının yüksek ihtimal olduğunu belirtiyor.

Muasher’a göre savaş, Körfez’e sıçrayarak sivil kayıplara, kritik altyapı hasarlarına ve ekonomik bağların kopmasına yol açtı.

Birçok Körfez ülkesinin özellikle ABD üslerine ev sahipliği yapmaları nedeniyle hedef alındığını vurgulayan Muasher, mevcut mutabakatın kalıcı olmayacağını ve bölgesel güvenlik ihtiyaçlarını karşılayacak müzakereleri zorlaştıracağını öngörüyor.


“Körfez Arap ülkeleri herhangi bir konuda nadiren tek ses olurken, İran’a karşı yürütülen savaş bunu başardı: İran, ABD ve halk düzeyinde en azından İsrail’e karşı ortak bir öfke oluşturdu. Son bir ay içinde üç ülke arasındaki savaş Körfez’e sıçradı; sivil ölümlere, kritik altyapı hasarlarına ve önemli ekonomik hatların kopmasına yol açtı.

Bu ülkelerin birçoğu, özellikle topraklarında ABD üslerine izin vermeleri nedeniyle hedef alındı. Ancak Körfez Arap devletleri arasındaki mevcut mutabakat kalıcı olmayabilir. Bu ülkelerin ileriye dönük yaklaşımları ve tercihleri muhtemelen farklı yönlere evrilecek ve savaşın sona erdirilmesine yönelik müzakerelerin bölgesel güvenlik ihtiyaçlarını karşılamasını daha da zorlaştıracak.

Bu ayrışma özellikle Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) İsrail ile ilişkiler konusundaki muhtemel yollarında kendini gösteriyor.

Birkaç yıl önce Suudi Arabistan, diğer Körfez ülkeleri gibi İran’ı hem askeri eylemleri hem de Irak, Yemen ve Lübnan’daki vekil gruplara verdiği destek nedeniyle Körfez bölgesi için büyük bir tehdit olarak görüyordu.

Suudi liderler, bu tehdide karşı ABD’den ileri teknoloji silahlar, barışçıl nükleer program ve Washington’ı özellikle İran’dan gelecek dış tehditlere karşı Suudi Arabistan’ı korumaya taahhüt edecek bir savunma anlaşması talep ediyordu.

Ancak Amerikan yönetimi bu taleplere mesafeli durdu. Joe Biden yönetimi, bu talepleri karşılamanın şartı olarak Suudi yetkililerden İsrail ile barış anlaşması imzalamalarını istedi. 2019’da Tahran Suudi petrol tesislerine saldırdığında Washington’ın yardımına gelmemesi üzerine Riyad, Washington’a dolaylı yoldan baskı yapmak için Çin ile ilişkilerini geliştirmeye karar verdi.

Bu adım Washington’ın tutumunu değiştirdi ve sonunda Suudi liderlerle barışçıl nükleer program üzerinde çalışmaya ve ileri teknoloji ABD silahları satışına taahhüt etmesini sağladı.

Riyad ayrıca, Washington yardımına gelmeyecekse en iyi seçeneğin Tahran ile bir tür uzlaşma aramak olduğuna karar verdi. Son birkaç yıl Suudi Arabistan-İran ilişkileri ciddi bir yumuşamaya tanık oldu.

Ancak savaştan sonra biriken bu iyi niyetin tamamı ortadan kalkmış durumda. Şu anki kamuoyu havası, savaş sonrası İran ile Körfez komşuları arasında herhangi bir yakınlaşma girişiminin son derece zor olacağını gösteriyor.

İran artık yalnızca potansiyel değil, fiili bir tehdit olarak görülüyor ve bununla başa çıkmak için Körfez’in askeri savunma kapasitelerinin daha da güçlendirilmesi ile Tahran’ın siyasi ve ekonomik izolasyonu gerektiği düşünülüyor.

Suudi liderler bir kez daha askeri ve ekonomik ilişkilerini çeşitlendirme tehdidinde bulunabilir; özellikle Çin ile bağlarını genişletebilir. Ancak bu aracı sürekli kullanmadan inandırıcılıklarını yitirmemeleri için fiilen uygulamaları gerekiyor.

Ayrıca ABD askeri sistemini Çin veya Rus alternatifleriyle değiştirmek kolay değil.

Bu nedenle Riyad, Washington’a duyduğu öfkeye rağmen büyük olasılıkla ABD ile daha güçlü askeri bağlar aramaya devam edecek; muhtemelen ABD üslerine izin verme karşılığında Washington’dan Suudi Arabistan’ı korumada daha aktif rol oynayacağına dair ek güvenceler talep edecek.

ABD’nin diplomatik baskısına rağmen, İran savaşı öncesi Suudi Arabistan’ın İsrail ile ilişkiler konusundaki tutumu netti: İsrail, Filistin devletinin kurulmasına yönelik güvenilir bir yol kabul etmedikçe normalleşme süreci ilerleyemez.

Bu konum, İsrail’in savaşa dahil olmasıyla daha da karmaşık hale geldi. Eğer İsrail güney Lübnan’ı işgal ederek yeni bir cephe açarsa, Riyad’ın çok temkinli bir tutum alması bekleniyor. Savaş sonrası dönemde en azından kamuoyu önünde İsrail veya Amerikan misyonlarına fazla yakın görünmek istemeyecek.

Son yıllarda yapılan anketlere göre Suudi Arabistan’da İsrail karşıtı kamuoyu yükselişte. Suudi liderler bunun farkında. Washington’a yakın ve İran karşıtı bir tutum Suudi halkının çoğunluğu tarafından desteklense de, Washington’ın İsrail’in genişlemeci politikalarını desteklediği bir dönemde ona yakın durmak farklı bir durum.

Riyad ayrıca İsrail’e başka bir nedenle de öfkeli: Vizyon 2030 ekonomik kalkınma planı için bölgesel istikrara ihtiyaç duyuyor ve yatırımları çekmek istiyor. İsrail’in mevcut genişlemeci politikaları ise bu bölgesel barışa katkı sağlamıyor.

Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ise farklı bir konumda ve birlik burada çatlamaya başlayabilir. 2020’de İbrahim Anlaşmaları’nı imzalayan BAE, Filistin meselesini İsrail ile yakın ekonomik ve güvenlik bağlarından ayırma politikası benimsedi. Bu stratejik resmi politika, 7 Ekim 2023 Hamas saldırılarından etkilenmediği gibi İran savaşı nedeniyle de değişmesi beklenmiyor.

Öte yandan BAE, savaş öncesi İran ile gerilimi azaltmak ve askeri tansiyonu önlemek amacıyla uzlaşma politikası izlemişti. Ancak İran’ın BAE’yi hedef alan füze ve insansız hava araçları saldırıları –İsrail’den sonra en yoğun olanı– BAE’nin çok sert bir tutum almasına yol açtı; kamuoyunda Trump yönetimine “işi bitirin” çağrısı yapıldı.

İran savaşı, Körfez devletlerinin zayıflığını ve kırılganlığını açıkça ortaya koydu. Ne İbrahimm Anlaşmaları, ne ekonomik anlaşmalar ne de büyük ABD üslerinin varlığı onları korudu. Savaş sona erdiğinde bu devletler bir yol ayrımında bulacak kendini.

Hangi yolu seçecekleri ise açık bir soru. Şu anda Arap-İsrail çatışmasına ilişkin net bir Körfez tutumu oluşturmak üzere gevşek bir koalisyon oluşuyor gibi görünüyor. Bu “fiili” koalisyon aralarında yakın zamanda gerilim yaşayan Suudi Arabistan ve Katar, Mısır, Ürdün ile Türkiye, Pakistan ve Endonezya gibi Arap olmayan birkaç ülkeyle koordinasyon içinde.

Şimdiye kadar bu koalisyon, iki devletli çözümü destekleme gibi Arap-İsrail çatışmasına dair benzer görüşlere sahip ülkelerin konumlarını koordine etme girişimi olarak öne çıkıyor. Ancak İsrail’in agresif genişlemeci politikasına karşı etkili bir şekilde ne gibi politikalar benimseyecekleri belirsiz.

Koalisyon, İsrail ile nasıl başa çıkılacağı konusunda farklı görüşlere sahip BAE gibi ülkeleri içermiyor. Ortak İran tehdidinin Suudi Arabistan ile BAE arasındaki diğer konulardaki uçurumu kapatmaya yetip yetmeyeceği şüpheli.

Ancak giderek netleşen bir gerçek var: Bölgenin güvenliğine yönelik eski ve başarısız “sadece ABD’ye yaslanma” politikasının yerini alacak ciddi bir Arap veya Körfez ortak tepkisinin eksikliği geleceğe dair umut vermiyor.

Körfez ülkelerinin bu öfkeyi daha iyi bir şeye dönüştürüp dönüştüremeyeceği ya da yeniden parçalanıp parçalanmayacağı yakından izlenmeye değer.”