Sinop’ta nükleer için verilen ÇED kararının iptali davaları, Samsun 2. ve 3. İdare Mahkemeleri tarafından üçüncü kez reddedildi. Altı yıldır devam eden davalar, adalete erişim hakkını engelleyici boyuta ulaştı. Ama davaların uzun sürmesi yanında mahkemelerin karar verememesi gibi daha kök esaslı bir sorun yaşıyoruz. Yargının yapısal sorunları arasında üzerinde çok durulmayan “yargı kararsızlığı” şeklinde bir semptom var. Bunu anlamak için Sinop nükleer davaları iyi bir örnek oluşturuyor.
Samsun 3.İdare Mahkemesi’nde açılan ilk davada Sinoplu yurttaşlar, Sinop Belediyesi, Sinop Barosu, Sinop’taki sivil toplum ve çevre örgütleri ile birlikte Türk Tabipleri Birliği, Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu, Metalurji ve Malzeme Mühendisleri Odası, Jeoloji Mühendisleri Odası, Elektrik Mühendisleri Odası ve Şehir Plancıları Odası davası oldu. Daha sonra aynı konuda TEMA Vakfı, TMMOB ve EGEÇEP ile birlikte farklı çevre örgütleri tarafından üç dava daha açıldı. Bu yönüyle son derece kapsamlı ve güçlü bir hukuk mücadelesi başlatılmış oldu. Mahkeme tarafından o tarihe kadar seçilen en kalabalık sayıda 15 kişilik bilirkişi heyeti tarafından sunulan raporda üç yüze yakın iptal gerekçesi vardı. Ama Mahkeme, flora ve fauna, orman varlığı, korunan alanlar, jeolojik veriler, deniz ekosistemi ve bir ÇED raporundaki bütün kritik parametrelerle ilgili sıralanan iptal gerekçelerinin bulunduğu bu bilirkişi raporundaki bilimsel-teknik tespit ve değerlendirmelere itibar etmeyerek davanın reddine karar verdi. Dava dosyası, Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu, Danıştay 6.Dairesi ve Danıştay 4.Dairesi’nde dolaştıktan sonra verilen bozma kararıyla tekrar Samsun’a döndü. Samsun’daki her iki Mahkeme, önceki kararlarında ısrar ederek ikinci kez davanın reddine karar verdiler. Danıştay bunun üzerine ikinci kez bozma kararı verdi. Üçüncü kez dosyaya bakan Samsun İdare Mahkemeleri, yeniden bilirkişi incelemesi yaparak gelen rapor üzerine üçüncü kez davanın reddine karar verdi.
Bu aşamadan sonra Danıştay’da sürecek olan yargılamada, şimdiye kadar toplamda bir milyon lirayı aşan bilirkişi ücreti ödendi. Aslında bu kadar çok bilirkişi ücreti ile cevabı aranan karmaşık sorular yok. Buna rağmen iki ayrı bilirkişi grubu tarafından Mahkemeye birbirinin aksi yönde görüş bildirildi. Japonya’nın projeden çekilmesi ve ATMEA1 tipi reaktörün artık üretilmiyor olmasıyla birlikte dava, aslında çok daha basit sonuçlandırılabilecek hale geldi. Danıştay artık noktayı koyar mı? Ya da bir altı yıl daha yargılamaya devam edilir mi? Bu soruların şimdiden cevabını vermek çok zor.
Sinop nükleer davası, “yargı kararsızlığı” konusunda tek çevre davası örneği değil. Diğer önemli bir çevre davası olan Kanal İstanbul davasında da benzer bir yargı pratiği yaşıyoruz. Kanal İstanbul davası da toplamda bir milyon lirayı aşan iki ayrı bilirkişi incelemesi sonrasında Danıştay’da karara bağlanmayı bekliyor. Bu iki sembolik davanın yanı sıra çok sayıda özelleştirme ve plan davalarında da karar verememe uygulamalarına tanık oluyoruz. Dolayısıyla daha yapısal bir yargılama sorunu ile karşı karşıyayız. Yargı bağımsızlığı, yargının iş yükü, davaların uzun sürmesi, usul hukukuna dair tartışmaların ötesinde yargı erkinde fonksiyon kaybından bahsediyoruz. Yargı kararı, davanın kabulü ya da reddi anlamında verilmiş bir hükümden ibaret değildir. Mahkemeler, verdikleri kararlarda olay ve olgulara hukuk kurallarını uygularken toplumun adalet duygusunun gelişmesine katkıda bulunurlar.
Dünyada ekolojik sorunlar diğer toplumsal sorunları giderek daha çok kuşatırken, Türkiye’nin neredeyse her ilçesinde onlarca çevre davası görülüyor. Ama mahkemelerin bu kadar yoğun çevre davası mesaisi içinde son yıllarda aklımızda kalan tek bir yeni hukuksal kavrama veya yaklaşıma şahit olmadık. Bu nedenle Türkiye’de yargının yaşadığı sorunlar nedeniyle göründüğünden çok daha fazla bir geriye düşüş var.




