Colani, patronlarınca iktidara getirildiği günden bu yana bir nüfus mühendisliğine başladı ve Suriye, yekten bir Suni Arap hattına döndü; bunun ilk adımını da Halep’te attı, Süryani, Kürt ve Ermenileri tehcir ederek işe başladı ve dünyanın gözleri önünde 3.400 aile tehcir edildi. Bu en az, 120 bin kişinin yerinden edilmesi demekti.
Colani ve ona bağlı çetelerin Halep üzerinden öldürdüğü insan sayısı bilinmiyor, kayıpların sayısı ise son bir ayda 500’ün üzerindedir… Hedeflenen, sosyal ve siyasal olarak Kürtsüz, Süryanisiz, Ermenisiz bir coğrafyadır. Yapılan ırkçılıktır. Şimdi görüyoruz ki bunlar bir plan dahilinde yapılmıştır: Efrin dört kez tehcir edildi; Efrin’in yüzde 80’i Kürt’tü. Efrin ve Halep Türkiye’nin desteğiyle Kürtsüzleştirildi. Benzer bir durum Şam’da da olacaktır; Şam’daki Kürt mahalleleri Colani’nin hedefindedir. Şam’da büyük mahalleler ve Kürtler açısından önemli mezarlar bulunmaktadır; Selahaddin-i Eyubi, Mevlana Halid ilk aklıma gelenlerdir. Mevlana Halid, her yıl binlerce ziyaretçiyi ağırlar. Colani’nin selefi anlayışında Nakşibendi diye bir şey yoktur… Halep’teki tehcir sırasında da gördük, Colani ya da Colani’nin pratik okunuşu olan çete elemanları mezarlıklara girdiler ve mezarlıklardaki taşları kırdılar; kırarken “xenzir (domuz)” diye bağırdılar. Mezarlar, halkların bellekleridirler. Bellekten başladılar…
Tehcirin bu kadar köklü yapılması, ona verilen akıllar olmalıdır… İttihatçı bir akıl vardır ki bu akıl, büyük oranda Colani’ye babasından geçmiştir… Babası, Nasır taraftarıdır ve Nasır’ın adı bile Cemal Paşa’dan geliyor… Colani’nin babası şunu söylüyor: “Adana, Urfa, Mardin, Tarsus Arap’tır… Eskiden Kürt diye bir şey yoktu. Kürtler bile biz Arap’ız diyorlardı.”
Elbette “mabadından konuşma” diye bir şey varsa, Colani’nin babası buradan konuşuyordur ama bunun altında yatan neden, bu yayılmacı güruha şimdi verilen otorite payesidir… Yoksa HTŞ, bütün emirlikleriyle ne kapan tutacak ederde bir güce sahiptir ne de söz söyleyebilecek kuvvetedir: “Destan yazsan fark etmez/ Laftan anlamayana.” Colani’nin babası konuşuyor, oysa cins horoz, daha yumurtadayken öter, değil mi?
Herkesin gördüğü, tarafların da saklamadığı bir gerçek var: Türkiye ve İsrail Colani’nin Amerika’ya açılan kapısı oldular. Bu sözlerin altında yatan iki şey vardır: Güç ve otorite. Colani, bir güç zehirlenmesi yaşıyor. Gücün en derin yanı gücü kullanmak değildir, burada dil sıradan hale getirilir; bir şey ifade edilmez, karşıya biri alınır ona dil üzerinden şiddet uygulanır. Dün ciddiye alınmayan, oğlu, terörist diye aranan kapandaki adam, İsrail ve Türkiye iktidarının dokunuşuyla birden akile dönmüştür. Otorite burada işliyor; Colani/ babası artık istediklerini söyleyebilirler. Kürt var ya da yok, bunlar ona karar verebilirler! Kürtlerden istedikleri de şudur, değil kanun, söylediklerini bile anında kabul etmeleridir, hatta eski kilise babaları gibi, Kürtler suçlu, onlar da Kürtlerin suçlarını affedecek birer mercidir… Şu an Türkiye’de demokrat kimselerden istenen bir şey vardır, bu otoriteyi korumak, saygı duymak… Kendi adıma gittiği yeri bilen böceklere saygı duyarım ama gittiği yeri bilmeyen kimseye saygı duymam ben. Otoritenin düşmanı ve onu zayıflatmanın en kesin yolu Hannah Arent’e göre “kahkahadır.” Colani ve babasına gülüyorum ben. Bir yandan Selahaddin-i Eyubi diye cümleler kur, diğer yandan Kürtleri yok say…
Burada, sinsi bir Türk Tarih tezi de işliyor; Kürt yoktur, Kürtler Türklerin karda yürürken çıkardıkları sestir, nihayet Kürtler, Türk’tür; Colani’ler bunu Arap formunu oluşturuyorlar.
Bu sözler Halep tehcirinden sonra söylenmiştir. Tarih üzerinden yanıtlar verebilirim ama karizmatik bir tarih, Kürtlerin geleceğine şu an bir şey söylemiyor; Yermuk Savaşı’ndan sonra buraya Araplar yerleştirildiler, bu kadar…
Bu sözler masum değildir. Bu sözlerin altında İttihatçı bir akıl vardır. İttihatçılar ilk başta, bütün halklarla birlikte hareket ediyorlardı ama iktidarı ele geçirir geçirmez, işleri Türk olmayanları derdest etmek oldu. Yahudiler, Ermeniler, Kürtler, 1924’e kadar, İttihatçı akılla idam ve tehcire tabii tutuldular. İttihatçıların din anlayışları Said-i Nursi’nin dile getirdiği gibi çok laubaliydi ve bunlar, katliamlar yapmaktan çekinmediler…
Said-i Nursi üzerinden bunu dile getirmemin nedeni şudur: Ona yakın olduğunu hissettiren kimselerin çıkardığı bir internet sitesinde Kürtlere sitem edilmektedir: HTŞ, IŞİD değildir! Colani, babası ve kabinesi laubalidirler; kelle keserken, kadınların saçlarını kesip video çeken kimselerle aynıdırlar.
HTŞ, IŞİD’dir ve hepsi cihatçı selefilerdir. Bunlar artık gündemimizdir ve sırasında uzunca tartışacağızdır. Şimdi sırası değildir, kısaca: Yılanın gömlek değiştirmesi, vasfını yitirmezdir.
Nüfus mühendisliği bir plan dâhilinde işliyor. İlk gördüğümüz göçmenler Afganlardı; 1986’da Afgan ve Özbekler’in bir kısmı Ceylanpınar’a yerleştirildi; 90’lı yılların başında ben ve Hüseyin Deniz, göçmenlerle ilgili onlarca haber yaptık, yazılar yazdık… Zaman içinde Afganlar buraya yerleşti ancak, o zamanlar okula meyletseler de kız çocuklarını okutma taraftarı değillerdi. Onlara arazi verilmiş olsa da gideceklerini düşünüyorlardı. Kendi dillerini konuşuyor, Türkçeye meyilli, Kürtçeye mesafeliydiler. Kadınların giyimlerinde bir değişim yoktu, erkekler, yine geleneksel kıyafetleri içindeydi. Düğünleri kapalıydı; kadınlar bir yanda, erkekler bir yanda eğleniyordu. İkinci gördüğüm göç, Halepçe Katliamı’ydı. Gelenler kampta tutuluyordu, ilaç dahi veremiyorduk, kimi zaman ihtiyaçlarını gizliden tespit ediyor, rüşvetle kampa yardım edebiliyorduk.
1980- 90 yılları arasında Bulgaristan’dan Türkler de gelmişti; bunlar soydaştı. Aynı yıllarda, başka bir şey de var; İsmet Paşa’nın (1940) hışmına uğramış, Suriye’ye sürülmüş Hassa ve Kırıkhanlılar vardı, bunlar da Türkiye’ye dönmek istiyordu; kütükte, buralara kayıtlıydılar ama Evren, onları vatandaşlıktan çıkarıyordu.
Kenan Evren, din kardeşliği üzerinden Türkleştirmeyi seven biriydi. İktidarı boyunca da bunu icra etmekten çekinmedi… Kenan Evren, yeryüzünde Kürtlere en büyük acıyı yaşatan biriydi; Diyarbakır vahşeti diye bir şey var ve bunun mimarı oydu; Türklere iyiydi; devrimci ya da Kürtlerden yana olan Türklere de hiçbir zulmü eksik etmedi… Diğer yandan Türk nüfusunu büyütmek istiyordu… Başarılı oldu mu? Bulgarlar, Bulgaristan Avrupa’ya dahil olunca, bir anda çift pasaport istediler. Afganlar, dillerini unutmadılar, düğünleri hala kapalı ama büyük oranda eridiler…
Bir yere, başkasının toprağına, bir başkasını yerleştirmek acıdır. “Kuş bile” derler bozulan yuvaya yuvasını kurmaz…
Mühendisliğin medyatik olması da gereklidir. Halka kabul için itibarlı kimseler de bu arada kendilerini gösterirler…
İlber Ortaylı, önemli bir tarihçidir; epey dil bilir, hayli okumuşluğu, gezmişliği vardır. Yazı ve konuşmalarında, hatta lakırdılarında bile bir şeyler öğrenilebilir (Mesela Karay ne demektir Celal, ben bilmiyorum gibi). Ortaylı geçtiğimiz yıllar içinde birkaç şey söyledi; doğrusu bir Türk bilim adamı vasfıyla öneride bulundu. Dicle- Fırat havzasındaki boşalan köylere Uygur ve Kırgızların yerleşmesini istedi: “Vakit kaybetmeden Asya’daki kardeş potansiyel nüfusla (vadinin) doldurulması…” Asya’daki kardeşti, burada yaşayan, köyünden edilen kimse kardeş değildi. Fırat’ın, kanalarla İç Anadolu’ya yönlendirilmesi meselesi de var tabii.
Bunun politikada, felsefede, tarihte karşılığı vardır ama çok da yüklenmek istemem; çünkü bunu söyleyen kimse, bunun ne olduğunu biliyordur, üzücü olan, bir bilim adamının açıkça bu fikirde olmasıdır.
Nüfus mühendisliği yalnızca kötü değildir, acıdır da…
2011 yılında Suriye İç Savaşı’yla birlikte resmi rakamlara göre 3 milyon 583 bin Suni Arap Türkiye’ye göç etti… Bunun gerçek olmadığı, kaçak yollarla gelenlerin de azımsanmayacak bir ölçek oluşturduğu herkesçe biliniyor.

En fazla göç alan üç il vardı: Urfa, Antep ve Kilis…
Urfa’da eskiden beri Araplar vardır ve bunlar Akçakale, Harran, Viranşehir, Hilvan ve çok az sayıda Siverek ve Birecik’te yaşarlar… Akçakale, Harran dışında kalan yerlerde, halkın çoğunluğu Kürt’tür. Şehir merkezinde, yalnızca Eyyubiye Mahallesi’nde Araplar vardır. Genel anlamda bu da dörtte bir nüfusa tekabül eder… Siyasal temsil ise daha çok yenidir; Arap vekil ve belediye başkanlığı 90’lı yılların sonlarına doğrudur… Urfa’nın GAP’ın merkezi olması ve en büyük yatırımın da Harran ve Akçakale’ye yapılması sonucu Araplar zenginleşmiş, politik alanda genişletmişlerdir. Yerleşik Araplarla Kürtlerin kayda değer bir sorunları olmamıştır; kan davası, kız kaçırma, arazi anlaşmazlığı vs. Kültürel doku uzlaşmayı getirmiştir… Araplar- Kürtlere, Kürtler Araplara saygılı davranmışlardır hep…
Antep ise bölgenin sanayi yıldızıdır. Küçük çaplı ilk fabrikalar burada kurulmuştur. Kürt ve Türk, burada “işine” bakar. Bir yanda Şahin Bey, diğer yandan Karayılan efsanesi akıp gider. Burada yaşayan Kürtler, evde Kürtçe, iş yerinde Türkçe konuşurlar… Antep, iç göç alan bir ildir; en fazla Urfa ve Maraşlılar buraya gelmişlerdir… Bir denge şehridir. Alevi, Sünni diye keskin bir hat söz konusu değildir… Örneğin Malatya, Çorum, Maraş’ta yaşanan olayların bir benzeri burada yaşanmamıştır… Yetmişli yıllarda Kürt hareketinin en örgütlü olduğu yerlerin başında gelir; fabrika işçileri ve hal pazarları ilk örgütlenme yerleridir… Serinleme yeri ise öğretmen evleridir… Hala Cemil Bayık’tan, Kemal Pir’den söz edenler vardır.
Kilis, küçük bir yerdir. Kürt, Türk, Arap karışıktır. Bir de sınır olduğu için Suriye’yle yakın ilişki içindedir. Eskiden iyi otomobil, kamyon tamircileri vardı, Suriye’den araba tamiri için gelenler vardı. Yedek parça işi yoğundu. Kaçakçılık gelişmişti.
Suriye’deki iç savaştan sonra bu üç yere, resmi rakamlara göre bir milyon, gayri resmi, halk ifadelerine göre iki milyonun üzerinde Suriyeli Arap yerleştirildi. Bunlar başta mağdur, sonra ucuz iş gücü olarak hayata katıldılar. Sonra radikal İslamcılar bu mağdur kimselerin arasına girdi… Arada bir IŞİD’e dönük operasyonlar yapıldı, gözaltı, tutuklama vs… ancak bir yanda IŞİD tedavülden kaldırılırken, diğer yandan HTŞ piyasaya sürüldü. Bundan sonra “kötü şeyleri IŞİD, iyi şeyleri HTŞ yaptı” olacaktı! Foya ortaya çıkıncaya kadar böyle sürdü. Suriye’de Kürt ve Alevi katleden pek çok kişi, rahatça sınırı geçti, sakal kesti, günlük hayatına devam etti… İhtiyaç halinde gidip gelecekti… Sınır da zaten kevgirdi.
Suriye Arap Ordusu’na ait bir çete mensubunun genç bir kızın saçlarını kesip bunu sosyal medya hesabında paylaşmasıyla kadınlar ayaklandı, insan olan, insan vicdanı taşıyan herkes bundan yara aldı. Ancak başka bir şey vardı; bunu yapan adamın Urfa’da ikamet ettiği iddia ediliyordu. Özgül Saki, asıl adı Rami el Dahash olan bu adamla ilgili İçişleri Bakanlığına bir önerge verdi. “Oturma izni var mıydı? Vatandaşlık verilmiş miydi? IŞİD ile HTŞ’yle bağlantısı araştırılmış mıydı?” Bu sorulara hala yanıt alınmış değildir.
Ancak sorun bununla kalmıyor. Urfa, Antep, Kilis ve Mardinliler savaş mağduru kimselere ev sahipliği yapmış, onları ağırlamışlardır; IŞİD-HTŞ taraftarı da bu mağduriyetten beslenmiş bir yanda taraftar toplamış, diğer yandan mağdurların yerleştiği mahalleleri rahatsız etmiş ve buralardan militan devşirmişlerdir. Sıkça gazetelere çıkar, “şu kadar IŞİD militanı yakalandı” diye.
Urfa üzerinden yapılan bir araştırmaya göre 81 mahallesi olan Urfa’nın 20 mahallesinde Suriyeli Araplar çoğunluktaydı. Suriyeliler sınır kent/ kasabalarına dengeli değil de yoksul Kürtlerin yaşadığı mahalle/semtlere yerleştirilmişlerdi. Bu da beraberinde kendini güvende hissetmeyen, azınlığa düşen Kürtlerin mahalle değiştirmek zorunda kalmalarıyla sonlandı.
Suriyelilerle ilgili muammalar da vardır; Ocak 2026 itibariyle hangi ilde ne kadar Suriyelinin vatandaşlık aldığı tam olarak bilinmiyor. Savaş yüzünden gelen Kürtlere ise vatandaşlık pek verilmedi. İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, 2016 yılından itibaren gönüllü, güvenli ve düzenli bir şekilde ülkesine dönen Suriyeli sayısı 1.190.172 kişiye ulaştığını söylüyor.
HTŞ, artık terör örgütü değildir! Gelenler Sünni Araplardır. Colani, bunları alacak mıdır? Colani’nin babası, buraların eskiden Arap olduğunu söylüyor. Böyleyse, gelenler bilinçli olarak asıl şehirlerine geri mi döndüler! Zaten Kürt diye bir şey yoktu, zaten Kürtler de kendilerini Arap olarak tanıtıyorlardı ya…




