Davos’ta yapılan Dünya Ekonomik Forumu, diyalogdan çok güç şovlarıyla anılacak bir zirve oldu. Büyük güçlerin açık meydan okumaları, jeopolitik restleşmeler ve teknoloji rekabeti zirvenin ana tonunu belirledi. Bu atmosferde Donald Trump’ın ikinci başkanlık döneminin en tartışmalı hamlelerinden biri de sahneye çıktı. “Barış Kurulu” adıyla duyurulan yeni yapı, ilk bakışta Gazze’nin savaş sonrası imarı ve insani yardım koordinasyonu için tasarlanmış gibi sunuldu. Ancak Davos’ta yapılan resmi sunum ve açıklanan tüzük, bunun çok daha kapsamlı ve sorunlu bir girişim olduğunu ortaya koydu.
Barış kurulu kadar sorunlu başka bir şey de Trump’ın Davos’taki konuşmasıydı, klasik bir devlet başkanının vizyon belgesinden çok, tek merkezli bir güç gösterisi niteliğindeydi. Grönland’a yaptığı tekrar tekrar vurgular, bölgeyi askeri işgal olmaksızın yoğun baskı ve pazarlık yoluyla kontrol altına alma isteği, modern sömürgeciliğin güncellenmiş bir biçimi olarak yorumlandı. Time dergisi, Trump’ın konuşmasındaki tonun ve tarihsel göndermelerin, 1930’ların yayılmacı söylemlerini rahatsız edici biçimde hatırlattığını yazdı.
Trump’ın müttefiklerine yönelik dili de en az içerik kadar sorunluydu. NATO ülkelerinin kendisine “Daddy-Baba” dediğini iddia etmesi, uluslararası ittifakları eşitler arası ilişkiler olmaktan çıkarıp hiyerarşik bir düzene indirgediğini gösterdi. Somali kökenli göçmenlere dair zekâ imalı sözleri ise Davos salonlarında belirgin bir rahatsızlık yarattı. Bu üslup, Trump’ın popülist retoriğinin ötesinde, açık bir dışlayıcılığı ve ırkçı zihniyeti yansıtıyordu.
Merkezden yükselen uyarılar
Trump’ın Davos’taki bu tek merkezli güç gösterisi, Dünya liderleri arasında ciddi bir alarm duygusu yarattı. Ocak ayında Pekin’e giderek bir ticaret anlaşması imzalayan Kanada Başbakanı Mark Carney’nin konuşması bu huzursuzluğun en açık ifadelerinden biri oldu. Carney’nin “Eski düzen geri gelmeyecek, yasını tutmamalıyız” sözleri, ABD’ye koşulsuz güvenerek yol yürümenin artık mümkün olmadığını vurguluyordu. “Masada değilseniz menüdesiniz” ifadesi ise orta ölçekli güçlere açık bir uyarıydı.
Brezilya Devlet Başkanı Lula da Silva’nın Trump’ın dünyayı ekonomik baskı ve sosyal medya üzerinden yönetme arzusunu eleştirmesi, küresel Güney’in bu yeni güç modeline mesafesini ortaya koydu.
Belçika Başbakanı Bart De Wever’in Grönland tartışmaları bağlamında Antonio Gramsci’ye atıf yapması ise Davos’un ruh hâlini özetleyen güçlü bir çerçeve sundu: “Eski olan ölürken, yeni olan henüz doğamıyorsa, canavarlar zamanı başlar.”
Trump’ın adını vermeden yapılan muhalif konuşmaların çoğu, kapitalist sistemin krizlerini, liberal uluslararası düzenin çözülüşünü ve ortaya çıkan boşluğu çarpıcı biçimde tarif ediyordu.
ABD siyasetinin merkezinden de Trump’ın çizgisine açık itirazlar yükseliyor. Kaliforniya Valisi ve Demokrat Parti’nin yeni dönem başkan adaylarından biri olarak görülen Gavin Newsom, Trump’ın izlediği dış politika çizgisine sert sözlerle yüklendi. Newsom, Davos’ta Avrupa başkentlerine seslenerek, Trump’ın müttefiklerini “oyuna getirdiğini” ve ABD adına konuşuyormuş gibi davranarak onları kendi güç siyasetinin bir parçası yaptığını söyledi. “Bu adam Amerika değildir” vurgusu yapan Newsom, Trump’ın kişisel ajandasının ne ABD halkını ne de transatlantik ittifakı temsil ettiğini dile getirdi. Bu çıkış, Trump’ın dışarıda yarattığı tek adam görüntüsünün, içeride de artık ciddi bir muhalefetle karşılaştığını gösteriyor.
Dünyanın beşten bire indirgenmesi
Trump’ın konuşmasının yanı sıra kurmaya çalıştığı Barış Kurulu da Davos’ta büyük tepkilere yol açtı. Barış Kurulu, klasik anlamda bir barış inşa mekanizmasından ziyade, küresel diplomasiyi kişisel liderlik, ekonomik güç ve davet usulü üzerinden yeniden kurgulamayı amaçlayan bir yapı olarak belirdi. BM Güvenlik Konseyi tarafından Gazze için kurulması onaylanan Kurul, BM yerine geçmeyi hedefleyen bir sunum ile tanıtıldı. The Guardian bunu “Kurul Gazze’ye bir gelecek vaat ediyordu, ancak ABD başkanı bunu BM’ye, uluslararası hukuka ve çok taraflılığa saldırmak için kullanıyor” başlığı ile verdi. Reuters, bazı ülkelerin bu yapıyı Birleşmiş Milletler’e rakip, kurumsal diplomasiyi baypas eden bir girişim olarak gördüğünü ve özellikle Avrupa başkentlerinde ciddi çekinceler dile getirildiğini aktardı.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde beş daimi üyenin sahip olduğu ayrıcalıklar uzun süredir eleştiriliyor. Erdoğan’ın “Dünya beşten büyüktür” sloganı, bu eleştirinin en bilinen ifadesi. Trump’ın Barış Kurulu ise bu eleştiriyi aşmak bir yana, dünyayı fiilen tek bir kişiye indiriyor. Başkan olarak atanan kişi “ABD başkanı” değil, Trump’ın kendisi ve bu görevde istediği sürece kalabilir. Halefini seçebilir, gündemi belirleyebilir ve istediği kişiyi kovabilir.
Üç senelik süresi dolan Kurul’dan çıkarılıyor. Tek istisna, bir milyar dolar ödeyenlerin süresiz üyelik elde etmesi. Bu durum, diplomasinin temel ilkelerinden biri olan eşit temsiliyetin, açık biçimde “parayı veren söz sahibi olur” mantığına terk edilmesi anlamına geliyor. The Guardian bu durumu, “uluslararası diplomasinin açık artırmaya çıkarılması” olarak tanımladı. Egemenlik, hukuki bir statü olmaktan çıkıp satın alınabilir bir ayrıcalığa dönüşüyor.
Kurulun tüzüğünde Gazze isminin tek bir yerde bile geçmemesi dikkat çekici. Yetki alanı muğlak biçimde “çatışma tehdidi altındaki tüm bölgeler” olarak tanımlanıyor. Bu muğlaklık, Barış Kurulu’nun yalnızca Filistin’i değil, dünyanın herhangi bir coğrafyasını Trump’ın takdirine bağlı bir etki alanı olarak gördüğünü ortaya koyuyor.
Trump’ın Ocak başından beri yaptıkları düşünüldüğünde durumun vahameti anlaşılabilir: Venezuela lideri ABD’ye kaçırıldı, İran askeri harekâtla tehdit edildi, Avrupa içinde ve ötesinde şok dalgaları yaratan Grönland’ı ele geçirme talepleri duyuldu.
Kimler masada, kimler dışarıda?
Barış Kurulu’nun katılım listesi, daha ilk günden itibaren bu yapının evrensel bir barış platformu olmaktan çok, belirli bir güç eksenine yaslandığını gösterdi. Trump’ın tek tek davetiye yolladığı kurula Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Bahreyn ve Ürdün gibi Washington’la yakın askerî ve ekonomik ilişkilere sahip ülkeler olumlu yanıt verdi. Kanada, Fransa, Almanya, İtalya ve diğer Avrupa ülkeleri dahil olmak üzere uzun bir ülke listesi imza vermedi, bazıları daveti açıkça reddetti. İngiltere Dışişleri Bakanı Yvette Cooper BBC’ye verdiği demeçte, Putin’in katılım davetine ilişkin endişelerini gerekçe göstererek “bugün imzacı ülkeler arasında yer almayacağını” söyledi. Polonya Başbakanı Donald Tusk sosyal medyadan kısa ve öz bir şekilde, “Kimsenin bizi kandırmasına izin vermeyeceğiz” uyarısında bulundu.
The Financial Times, bu tabloyu “ABD’nin çok taraflılığı yeniden tanımlama girişimi” olarak nitelendirirken, Barış Kurulu’nun küresel mutabakat üretmekten ziyade “istekliler koalisyonu” mantığıyla çalışacağına dikkat çekti. Çin ve Hindistan’ın davet edilmelerine rağmen kurula katılmaması ise bu ayrışmayı daha da derinleştirdi.
Türkiye’den Hakan Fidan’ın Barış Kurulu’nun Davos’taki tanıtım seremonisine katılması, Ankara’nın Trump’a tam bağlılığını gösteriyor. Reuters, Türkiye’yi “izleyen ama taraf olmayan” ülkeler arasında konumlandırsa da İsrail’in davet edildiği bir kurulda Türkiye’nin varlığı Filistin ile dayanışma retoriklerinin ne kadar boş olduğunu bir kez daha gösteriyor.
Yeni bir Hitler mi doğuyor
“Yeni bir Hitler mi doğuyor?” sorusu, Davos sonrasında provokatif bir başlık olmaya devam etti. Bu soru artık kişisel benzetmelerden çok, tarihsel eşiklerin yeniden aşılıp aşılmadığına dair bir tartışmayı ifade ediyor. Mesele Trump’ın Hitler olup olmadığı değil, dünyanın otoriterleşmeye uygun bir ara döneme girip girmediğidir.
Gramsci’nin uyarısı burada ikinci kez karşımıza çıkıyor. Eski düzen çözülürken, yerine geçecek yeni ve kapsayıcı bir sistem henüz inşa edilemiyor. Bu boşluk, güçlü liderlere ve tek adam figürlerine alan açıyor. Trump’ın Grönland’dan Kanada’ya, Venezuela’dan Arktik bölgesine uzanan söylemleri, egemenliği pazarlık konusu yapan, hukuku askıya alan bir yaklaşımı yansıtıyor. 1930’larda otoriter rejimlerin yükselişi de, ekonomik krizler, kurumlara güvensizlik ve “güçlü lider” arayışı gibi benzer koşullarda gerçekleşmişti. Bugün bu dinamiklerin yeniden devreye girdiği inkâr edilemiyor.
Trump henüz Hitler değil. ABD de faşizm kurumsallaşmış veya toplum teslim olmuş durumda değil. “No Kings” sloganlarıyla yapılan gösteriler ve göçmen politikalarına karşı gelişen toplumsal itirazlar, hâlâ güçlü bir iç direncin varlığını gösteriyor. Ancak dış politikada benzer bir fren mekanizmasının olmaması, tehlikeyi büyütüyor. Trump, devlet başkanlarını kaçırarak, Netanyahu gibi soykırımcıları askeri olarak destekleyerek, gümrük tarifelerini, ekonomik baskıyı ve Barış Kurulu gibi yapıları kullanarak, otoriter sağın egemenlik alanlarını genişletmeye çalışıyor.
ABD halkının mücadelesi dünyanın kaderini belirleyecek
Trump’ın sınırsız güç arzusu ve bunu hayata geçirme iştahı, ABD içinde ciddi bir dirençle karşılaşıyor. 23 Ocak’ta ülkenin birçok kentinde eş zamanlı olarak düzenlenen “ICE Out-Göçmen ve Gümrük Muhafızları Defol” eylemleri, bu direncin artık marjinal bir düzeyde olmadığını açık biçimde ortaya koydu. Payday Report haber sitesine göre, Amerika Birleşik Devletleri genelinde 250 şehirde dayanışma eylemleri düzenlendi. Minnesota’da1946’dan beri ilk “eyalet çapında genel grev” ilan edildi. New York, Washington, Wisconsin, Illinois ve California başta olmak üzere onlarca şehirde on binlerce kişi, dondurucu soğuğa rağmen sokaklara çıktı; göçmen muhafızlarına, gözaltı merkezlerine ve Trump yönetiminin baskıcı göç politikalarına karşı açık bir itiraz yükseldi.
Bu eylemler, klasik bir protesto gününün çok ötesine geçti. Sendikaların çağrısıyla kamu çalışanları ve çeşitli sektörlerden işçiler iş bıraktı; yüzlerce yerel işletme kepenk kapattı. Liselerde ve üniversitelerde öğrenciler derslere girmedi, kampüslerde fiilî boykotlar örgütlendi. Washington Post’un aktardığına göre, Minnesota’daki iş bırakma ve sokak eylemleri, eyalet tarihinde göçmen politikalarına karşı düzenlenen en geniş katılımlı protesto dalgalarından biri olarak kayda geçti.
Bu süreç, Trump’ın göçmen politikalarına yönelik toplumsal tepkinin, klasik sokak yürüyüşlerinin ötesine geçerek gündelik hayatı durduran fiilî bir grev ve boykot hattına dönüştüğünü gösteriyor.
Bu toplumsal hareketliliğin arka planında, derinleşen ekonomik sıkışma da var. Trump’ın ikinci döneminin ilk yılında ABD’de ekonomik sıkışma gündelik hayatın merkezine yerleşti. Gümrük vergilerindeki artış, başta gıda, elektronik ve temel tüketim malları olmak üzere geniş bir yelpazede fiyatlara doğrudan yansıdı. Küresel ölçekte petrol fiyatları son bir yılda dolar bazında yaklaşık yüzde 18 gerilemiş olmasına rağmen, bu düşüş ABD’de benzin fiyatlarına yalnızca yaklaşık yüzde 8 oranında yansıdı. Bu fark, enerji dışı mal ve hizmetlerdeki fiyat artışlarının ne denli güçlü olduğunu gösteriyor.
Bu tablo, Trump’ın toplumsal desteğine de doğrudan yansıdı. Yüzde 49,8 oyla seçilen Trump’ın kamuoyu desteği, bir yıl içinde ciddi biçimde geriledi. Ocak ayında yayınlanan New York Times ve Siena College tarafından yapılan ankete göre, Amerikalıların yalnızca yüzde 40’ı Trump’ın başkanlık performansını onaylıyor. Ekonomik hoşnutsuzluk, göçmenlere yönelik sert uygulamalar ve Filistin’le dayanışma eylemlerine karşı gösterilen tahammülsüzlükle birleşince, toplumsal öfke daha görünür hâle geliyor.
Trump seçim kampanyasında ABD’nin artık dış dünyayla değil, kendi iç sorunlarıyla ilgileneceğini vaat etmişti. Ancak geçen bir yıl bunun tam tersini ortaya koydu. Yönetim, enerjisinin büyük bölümünü dış politikada güç gösterilerine ayırırken, içerideki sorunlar derinleşti. Kasım 2026’da yapılacak Kongre seçimleri önemli olacak, ancak belirleyici olan yalnızca sandık değil. 23 Ocak’ta sokaklara çıkan, grevlerle ve okul boykotlarıyla itirazını büyüten “ICE Out” hareketi, Trump’ın otoriter yönelimine karşı en güçlü fren mekanizmasının hâlâ toplum olduğunu hatırlatıyor.
Bugün Trump’la bu aşamada gerçek anlamda mücadele edebilecek güç, Davos salonları ya da etkisizleşmiş uluslararası kurumlar değil. ABD halkının direnişi, yalnızca kendi geleceğini değil, dünyanın hangi yöne savrulacağını da belirleyecek.




