DOSYA | Gündelikten politiğe: Kürt kadın kıyafetleri-2

DOSYA | Gündelikten politiğe: Kürt kadın kıyafetleri-2
  • Yayınlanma: 19 Mart 2026 12:11

Asimilasyonun rengi: Türkiye’de Kürt kadın kıyafetlerine yönelik baskı

Köyde giyilen, kentte saklanan

90’lı yıllara gelindiğinde Kürt kıyafetlerine yönelik baskı, kimliğin kendisine yönelen baskıyla birleşmişti. Newroz alanlarında parçalanan elbiseler, kıyafeti nedeniyle verilen cezalar, gözaltılar ve işkenceler sıradanlaşmıştı. Zorunlu göçle birlikte bu baskı, yalnızca kırsalda değil, kentin gündelik hayatında da yeniden üretildi. Kürt kadın kıyafetlerinin kamusal alandan nasıl ve neden silindiğini anlamak için, bu baskının kentte aldığı biçimlere bakmak gerekiyor.

Kürt kadın kıyafetleri; iklimden inanca, gündelik yaşamdan toplumsal hafızaya uzanan köklü bir kültürel dili bugüne taşıyor. Bu bölümde, 1990’lı yıllardan sonraki baskı sürecini ele alıyoruz. Baskı öncesi dönemde kullanılan Kürt kadın kıyafetlerinin (xiftan, kiras û fistan, kiras û sermil, şalî kiras, miraxanî vb.) tarihine ilişkin detaylar için dosyanın birinci bölümüne bakabilirsiniz.

Sözlü tarih çalışmaları ve zorunlu göç araştırmaları, 1970’lere kadar Kürt köylerinde xiftanın gündelik yaşamın parçası olduğunu gösteriyor. Kadınlar tarlada, çeşmede ve pazarda renkli kıyafetleriyle kamusal alanda görünürdü. Ancak 1980’lerle birlikte hız kazanan zorunlu göç süreci, bu görünürlüğü sistematik biçimde daralttı.

Handan Çağlayan, Şemsa Özar ve Ayşe Tepe Doğan’ın Ne Değişti?: Kürt Kadınların Zorunlu Göç Deneyimi (2011) adlı çalışmasında bu kopuş şöyle tarif ediliyor:

“Kürt köylüler doğup büyüdükleri, kuşaklardır yaşadıkları doğal ortamdan ve tüm yasaklara rağmen kendi kültürlerini yaşayabildikleri bir coğrafyadan sökülerek, başta dil sorunu olmak üzere kendilerine oldukça ‘yabancı’ bir toplumsal ilişki yumağı ile baş etmek zorunda bırakıldılar.”

Zorunlu göç, yalnızca mekânsal bir yer değiştirme değil; görünürlük, dil ve beden üzerinden işleyen bir yeniden düzenleme süreciydi.


(Werner Finke’nin 1970’li yıllarda oluşturduğu ‘zozan’ arşivinden bir kare/Dersim)

“Allah’ın köylüleri buraya gelmiş”

Kitapta tanıklardan biri olan Hasiye, ailesinin 1990’larda İstanbul’a göç ettikten sonra yaşadıklarını şöyle anlatıyor:

“Biz ilk geldiğimizde Acıbadem’de hep askerler oturuyordu. Bizi çok hor görüyorlardı. ‘Allah’ın köylüleri buraya gelmiş, hiçbir şey bilmiyorlar’ diyorlardı. Bizi kaç defa şikâyet ettiler, eşimi gözaltına aldılar.”

Kentte karşılaşılan dışlanma yalnızca ekonomik değildi; kültürel ve sembolikti. Kıyafetler bu dışlanmanın en görünür işaretlerinden birine dönüştü.

“Biz sürekli yöresel elbiselerimiz, fistanlarımızı giyip şenliklere gidiyorduk. Arabayı kapıya yanaştırıp, bizi görmesinler diye hızlıca gidiyorduk, kaçıp gidiyorduk(…)Kürtçe konuşamıyorduk, evin içinde konuşuyorduk. Korkuyorduk. Bize bir şey yaparlar.”

Hasiye’nin “kaçıp gidiyorduk” ve ”Kürtçe konuşamıyorduk” ifadeleri, İstanbul’da Kürt kadın olmanın ne anlama geldiğini özetliyor.


(Werner Finke’nin 1970’li yıllarda oluşturduğu ‘zozan’ arşivinden bir kare)

Köyden kente taşınan yalnızca insanlar değildi. Kürt kadınları, göçle birlikte hem kıyafetlerini hem de o kıyafetlerin üzerinde taşıdığı anlamları yeni bir coğrafyaya, çoğu zaman düşman bir kente taşıdı. Ancak kentte bu anlamlar artık serbestçe görünür olamazdı. Zorunlu göç, yalnızca mekânsal bir yer değiştirme değil; görünürlük, dil ve beden üzerinden işleyen bir yeniden düzenleme süreciydi.

Görünür olmak, risk almak demekti. Bu durum, xiftanın ‘dilden önce gelen bir dil’ olma vasfını bir cezalandırma gerekçesine dönüştürüyordu. Giyim kuşamın temsil ettiği bu görsel dil kamusal alandan silinirken, konuşulan dilin de yasaklanmasıyla birlikte Kürt kadını hem imgesiyle hem de sesiyle susturulan, çift katmanlı bir ‘evin içine hapsetme’ politikasıyla karşı karşıya kalıyordu.


(1990’lar İstanbul Topkapı Otogarı)

Ara mekânlar: Mahallelerde kurulan sığınaklar

Zorunlu göçün yarattığı kopuş, kuşaklar boyunca aktarılan bir deneyime dönüştü.

Başka bir tanık olan Kerime bu durumu şöyle anlatıyor: “Bir dağılma söz konusuydu. Sanki hayatımız bir pazıl ve durmadan bu pazılda bir şeyler eksik oluyor, bir araya gelmiyor.”

Araştırmada Haydar Darıcı’ya atıfla şu tespit yapılıyor: “Zorunlu göçten sonra doğan çocuklar dahi, ailelerinin göç hikâyesini kendi kişisel hikâyelerinin parçası haline getiriyor. Bu durum, özellikle kız çocukları ve genç kadınlar üzerinde daha derin izler bırakıyor.”

Xiftan giyememek, Kürtçe konuşamamak, görünmezleşmek; bu eksilen parçaların gündelik hayattaki karşılıklarıydı.

Kent bütünüyle dışlayıcı olsa da, Kürt kadınları kendi yaşam alanlarını yarattı. Zorunlu göçle gelen ailelerin aynı mahallelerde bir araya gelmesi, bu dışlayıcılıkla baş etme yollarından biri oldu.

Çağlayan, Özar ve Doğan bu durumu “ara mekân” kavramıyla açıklıyor. Köy ile kent arasında kurulan bu alanlarda Kürtçe konuşulabiliyor, komşuluk ilişkileri sürdürülüyor, kültürel pratikler kısmen korunabiliyordu. Ancak bu görünürlük, çoğunlukla evlerin içiyle sınırlı kaldı.

Evlerden Newroz alanlarına bir direniş hikayesi

1990’lı yıllarda Newroz alanları, Kürt kadın kıyafetlerinin kamusal alanda görünebildiği nadir mekânlardan biri oldu. Ancak bu “tolerans” hiçbir zaman gerçek bir serbesti değildi. Yöresel kıyafet giymek, onlarca yıl boyunca gözaltı, soruşturma ve baskı gerekçesi olmaya devam etti.

2015’te Balıkesir’de milletvekili adayları, HDP ilçe yöneticileri ve Newroz tertip komitesi üyeleri dahil pek çok kişi hakkında, Newroz kutlamalarında yöresel kıyafet giydikleri gerekçesiyle suç duyurusunda bulunuldu. Suçlama açıktı: “PKK kıyafeti.”

2022’de ise Bismil’deki Newroz kutlamasında beş yaşındaki iki çocuk, yöresel kıyafet giydikleri gerekçesiyle soğuğa rağmen elbiseleri çıkarılarak karakola götürüldü; parmak izleri alındı.

Yazar-şair Şiwan Zeren, 2023 Newroz’unda meydana alınmadan önce yaklaşık üç buçuk saat dışarıda bekledi. Bianet’e konuşan Zeren şöyle dedi: “Ben bu kıyafetle dayak yedim ama yine de çıkarmadım. Yasak koydukları benim dedelerimin kıyafeti, yasaklamak istedikleri benim kültürüm ve özüm.”

Xiftan ve şal u şepik, gündelik hayatta bastırılan; bayramlarda ise “kontrollü” biçimde tolere edilen bir kıyafete dönüşmüştü. Hasiye’nin “arabayı kapıya yanaştırıp kaçıyorduk” sözleri ile Zeren’in “dört saat soğukta beklettiler” ifadeleri, on yıl arayla söylenmiş olsa da aynı gerçeği anlatıyor.

Xiftanın politikleşmesi

Bu süreçte xiftan, yalnızca bir geleneksel kıyafet olmaktan çıktı. Kamusal alanda yasaklanan, gündelik hayatta bastırılan bu kıyafet, politik bir kimlik göstergesine dönüştü. Asimilasyonun sadece dille değil, estetik ve beden üzerinden işlediği bu rejimde; kadının renkli fistanı, tektipleştirici “modernlik” dayatmasına karşı sessiz ama en renkli direniş biçimi haline geldi.

Çağlayan, Özar ve Doğan, göçün zamanla aşılacak geçici bir sorun olarak görülmesine itiraz ediyor. Çünkü “modern” ve “rasyonel” olarak tarif edilen kent, Kürt kadınlar için eşit bir alan sunmuyor.

Sorun, Kürt kadınlarının uyum sağlamaması değil; kentin onları sistematik olarak dışlamasıydı. Xiftan ise bu dışlanmaya karşı, sessiz ama görünür bir yanıt haline geldi.

YARIN: Peki, 90’larda “arabaya kaçarak binilen” o anlardan, bugün yüksek fiyatlı lüks xiftanların Instagram vitrinlerini süslediği bir döneme nasıl geçtik? Bu “geri dönüş” asimilasyonun bitişi mi, yoksa kültürün metalaşarak “zararsızlaştırılması” mı? Xiftanın popüler kültürdeki yeni yolculuğu nasıl başladı ve bugün nasıl devam ediyor?

DOSYA | Gündelikten politiğe: Kürt kadın kıyafetleri-1