Yeni dönem Türk Sineması’nın “Kürt meselesi” ile imtihanı…
Yeni dönem Türkiye sinemasının önemli isimlerinden Emin Alper’in yeni filmi “Kurtuluş”, Berlin Film Festivali’nde Gümüş Ayı ödülünü aldı. Filmin yönetmeninin ödül töreninde yaptığı konuşma ise dikkatleri filme yöneltti ve filmin konusu ile bu konunun sinemadaki temsili üzerine yürütülen tartışmalara yeni bir boyut kazandırdı.
Tepenin Ardı, Abluka, Kız Kardeşler ve Kurak Günler filmlerinin de yönetmeni olan Alper, yeni dönem Türk sinemasında kendine has bir yer edinmiş önemli isimlerinden biri. Ancak Emin Alper’in son filmi “Kurtuluş”, Kürt meselesini ele aldığını iddia eden birçok çağdaş Türkiye filmi gibi -NBC’nin son filmi Kuru Otlar Üstüne- politik bir yüzleşme beklentisi yaratmasına rağmen temsil düzeyinde kendi içinde ciddi çelişkiler barındırıyor. Bu çelişkilerin özellikle Kürt karakterlerin konumlandırılması, koruculuk sisteminin ele alınış biçimi ve şiddetin asıl faili olan devletin nasıl belirsizleştirildiği noktalarında yoğunlaştığını söyleyebiliriz.
Filmde Kürt karakterler çoğu zaman anlatının öznesi olmaktan ziyade, dramatik atmosferi güçlendiren pasif figürlere indirgenmiş. Böylece Kürtlerin tarihsel ve politik deneyimi görünür kılınmak yerine bireysel trajediler ve yerel çatışmalar düzeyine sıkıştırılmış.
Bu temsil sorunu özellikle kadın karakterlerin konumlandırılmasında daha da belirgin halde. Son yıllarda Kürt siyasal hareketinin kamusal görünürlüğünde kadınların üstlendiği güçlü ve aktif rol, hem politik hem de toplumsal alanda ciddi bir dönüşüm yarattı. Buna karşın filmdeki kadın temsili bu gerçekliğin neredeyse tam karşısında konumlandırılmış. Kadın karakterler çoğunlukla edilgen, olayların akışına müdahale edemeyen, hatta kimi zaman olumlu bir etki yaratmak yerine negatif bir rol üstlenen ve hikâyenin politik boyutuyla ilişki kuramayan figürler olarak resmedilmiş. Bu bakış açısı subjektif yaklaşımlardan azade olarak değerlendirildiğinde bile, basit tanımıyla “adil” değildir. Tüm dünyada neredeyse haksızlığın olduğu her coğrafyada en alttan en üste büyük bir yankı bulan Kürt kadın özgürlük hareketini böylesi dar çerçeve içinde ele almak nereden bakılırsa bakılsın eksik bir yaklaşımdır. Bu durum, Kürt kadınlarının son yıllarda geliştirdiği özneleşme ve politik görünürlük pratiğini sinemasal düzeyde silikleştiren bir temsil üretmektedir. Özellikle Rojava ve Rojhilat Kürdistanı’nda öne çıkan ve “Jin, Jiyan, Azadî” sloganıyla sembolleşen anlatının tam tersine bir yerden konumlandırılması, filmin temsil sorununu daha da görünür kılmaktadır. Kürt kadınlarının ve Kürt kadın hareketinin güncel politik gerçekliğinin aksine, kadın karakterler edilgen, pasif ve olumsuz biçimde yansıtılmıştır. Elbette Kürt toplumunda da farklı kadın temsilleri vardır; ancak sinemada hangi temsili öne çıkardığınız, sizin meseleye hangi perspektiften baktığınızı açık biçimde ortaya koyar.
Benzer bir indirgeme, PKK hareketinin filmdeki temsilinde de görülmektedir. Filmde PKK temsili, PKK’lilerin cenazeleri ve maalesef “terörist” yaftasının ötesine geçemiyor. Kürt meselesi geniş tarihsel ve politik bağlamı içinde ele alınmak yerine büyük ölçüde güvenlikçi ve “terör” söyleminin dar çerçevesine sıkıştırılması eskisinin bilinen ‘ezber’ söylemlerinin dışında değildir. Bu yaklaşım, Kürt hareketinin toplumsal ve politik taleplerini görünür kılmak yerine onları bilinçli biçimde tartışma alanının dışına itmekte ve negatif bir bağlam içinde konumlandırmaktadır. Dolayısıyla film, politik bir meseleye değiniyor gibi görünse de bu meselenin karmaşıklığını ve çok katmanlı gerçekliğini ortaya koymak yerine onu basitleştiren ve mevcut durumu meşrulaştıran bir anlatı kurmaktadır. Böylece Kurtuluş filmi, klasik terörizm anlatısının sınırlarını aşamamakta; bu sınırların dışına çıkma cesaretini gösterememektedir.
Oysa Emin Alper’den beklenen -en azından bu meseleye vakıf izleyiciler ve birçok Kürt izleyici açısından- daha cesur bir perspektif ortaya koyması ve bu meselenin sinemasal düzlemde tartışılmasına katkı sunmasıydı. Ancak filme hâkim olan bakış açısı, yer yer oryantalist bir perspektife yaklaşmakta ve bu durum filmin politik gücünü zayıflatıyor. Alper’in atmosfer kurmadaki başarısı inkâr edilemez olsa da, bu güçlü atmosfer filmin temsil sorunlarını telafi etmeye yetmiyor tam tersine izleyiciyi filmden koparırken, yer yer filmin gerçeklikle bağını da koparıyor.
Türkiye sinemasında Yılmaz Güney gibi güçlü bir gerçeklik örneği ortadayken, Kürt realitesinden kopuk, konuya hâkim olamayan ve hangi tarafından tutulsa elde kalan bir anlatının ortaya çıkmış olması ayrıca dikkat çekicidir.
Bu filmde yer alan Kürt oyuncuların hangi motivasyonla projeye dahil oldukları da ayrı bir tartışma konusudur. Filmin Kürt coğrafyasının ücra bir köyünde geçmesine rağmen ağırlıklı olarak Türkçe konuşulması ve Kürtçenin yalnızca araya serpiştirilmiş diyaloglarla sınırlı kalması da önemli bir eksikliktir. Oysa anlatının doğal akışı açısından tam tersinin olması beklenirdi: Ağırlıklı dil Kürtçe olmalı, Türkçe ise belirli durumlarda devreye girmeliydi. Bu tercih, filmin anlatısını anti-kolonyal bir yerden kurmak yerine egemen ulusun perspektifine birebir sadık kalındığının göstergesidir.
Bu nedenle filmi izleyen ve konuya hâkim olmayan birinin filmden çıktıktan sonra Kürt toplumu hakkında genelleyici ve olumsuz bir algı edinmemesi pek de kolay değildir. Bu yönüyle film, toplumda zaten var olan olumsuz algılara istemeden de olsa katkı sunma riski taşımaktadır. Ayrıca filmin atmosferinin aşırı karanlık ve boğucu biçimde kurulması, bu atmosferin gerçekliğin önüne geçmesi, coğrafyanın gerçekliğiyle örtüşmeyen bazı dini ve toplumsal yargıların anlatıya eklenmesi, meseleyi daha da muğlak bir hale getirmektedir.
Sonuç olarak “Kurtuluş”, politik sinema iddiasına rağmen Kürtlerin temsili, koruculuk sistemi ve bu sistemin arkasındaki devlet gerçekliğinin görünmez kılınması gibi temel meselelerde ikna edici bir eleştirel perspektif ortaya koyamamıştır. Şiddetin asıl failinin devlet olduğu gerçeği de filmde yeterince görünür kılınmamış, hatta yer yer bu gerçeklik asker, komutan şahsında masumlaştırılmıştır.
Belki de yönetmen bu gri alana bilinçli olarak girmemekte ve risk almak yerine kendi konfor alanını korumayı tercih etmektedir. Ancak Kürt meselesi gibi tarihsel ve politik ağırlığı olan bir konuda konumlandığınız yer son derece önemlidir. Böyle bir meseleye ya hiç girmeyeceksiniz ya da girdiğinizde hakkını vermelisiniz. Zira akıl ve vicdan bunu emreder.
Sonuç olarak, Kürt hareketinin ve Kürt meselesinin dar bir güvenlikçi söyleme indirgenmesi, filmin eleştirel potansiyelini zayıflatan temel unsurlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu nedenle film, yüzleşme iddiası taşısa da temsil düzeyinde mevcut resmi anlatının sınırlarını aşmakta zorlanmakta ve bu açıdan bakıldığında maalesef sınıfta kalmıştır.
Yönetmenin de bu eksikliğin farkında olduğu düşünülebilir. Nitekim ödül töreninde yaptığı konuşmada Filistin meselesinin yanı sıra Rojava’ya da selam göndermeyi ihmal etmemesi bunun ince kanıtlarından biri olsa gerek.




