Foreign Affairs | Yırtıcı hegemon: Trump ABD’nin gücünü nasıl kullanıyor?

Analizde Donald Trump’ın dış politika yaklaşımı “yırtıcı hegemonya” kavramıyla tanımlanıyor. Walt’a göre, Trump’ın 2017’de ilk kez ABD Başkanı olmasından bu yana yorumcular, onun dış politika anlayışını tanımlayacak uygun bir kavram arayışında.

Foreign Affairs | Yırtıcı hegemon: Trump ABD’nin gücünü nasıl kullanıyor?
Foreign Affairs | Yırtıcı hegemon: Trump ABD’nin gücünü nasıl kullanıyor?
Haber Merkezi
  • Yayınlanma: 23 Şubat 2026 16:42
  • Güncellenme: 23 Şubat 2026 16:43

ABD’de yayımlanan iki ayda bir yayımlanan siyaset bilimi, uluslararası ilişkiler ve ekonomi dergisi Foreign Affairs, “Yırtıcı hegemon: Trump ABD’nin gücünü nasıl kullanıyor?” başlıklı ve siyaset bilimci Stephen M. Walt imzalı makalede ABD Başkanı Donald Trump’ın dış politika hamleleri ele alındı.

Analizde Donald Trump’ın dış politika yaklaşımı “yırtıcı hegemonya” kavramıyla tanımlanıyor. Walt’a göre, Trump’ın 2017’de ilk kez ABD Başkanı olmasından bu yana yorumcular, onun dış politika anlayışını tanımlayacak uygun bir kavram arayışında.

Siyaset bilimci Barry Posen 2018’de Trump’ın “illiberal hegemonya” stratejisi izlediğini savunurken, analist Oren Cass geçen sonbaharda bu yaklaşımın özünü “karşılıklılık talebi” olarak tanımlamıştı.

Trump; realist, milliyetçi, geleneksel merkantilist, emperyalist ve izolasyonist gibi çeşitli sıfatlarla anıldı. Walt’a göre bu kavramların her biri Trump’ın yaklaşımının bazı yönlerini yakalasa da, özellikle ikinci başkanlık dönemindeki büyük stratejisi en doğru biçimde “yırtıcı hegemonya” olarak tanımlanabilir.

Bu stratejinin temel amacı, Washington’ın ayrıcalıklı küresel konumunu kullanarak hem müttefiklerinden hem de rakiplerinden tavizler, haraç niteliğinde kazanımlar ve itaat gösterileri elde etmek. Walt, bu yaklaşımın dünyayı tamamen “sıfır toplamlı” bir alan olarak gördüğünü ve kısa vadeli kazançlara odaklandığını vurguluyor.

ABD’nin hâlâ önemli askeri, ekonomik ve coğrafi avantajlara sahip olduğunu belirten Walt, “yırtıcı hegemonyanın” kısa vadede işe yarayabileceğini kabul ediyor. Ancak uzun vadede bunun başarısızlığa mahkûm olduğunu savunuyor.

Walt, özellikle Çin’in ekonomik ve askeri açıdan ABD’ye denk bir güç haline geldiği çok kutuplu bir dünyada, diğer devletlerin Washington’a bağımlılıklarını azaltabilecek alternatiflere sahip olduğuna dikkat çekiyor.

Bu stratejinin sürmesi halinde ABD’nin ve müttefiklerinin zayıflayacağını belirten Walt, küresel ölçekte artan bir hoşnutsuzluk yaratacağını, Washington’ın rakiplerine yeni fırsatlar sunacağını ve sonuçta Amerikalıları daha az güvenli, daha az müreffeh ve daha az etkili hale getireceğini ifade ediyor.

Küresel güç dengesi nasıl değişti?

Walt, son 80 yılda dünya güç yapısının iki kutupluluktan (Soğuk Savaş dönemi) tek kutupluluğa, oradan da bugünkü “asimetrik çok kutupluluğa” evrildiğini hatırlatıyor. ABD’nin büyük stratejisi de bu dönüşüme paralel olarak değişti.

Soğuk Savaş’ın iki kutuplu dünyasında ABD, Avrupa ve Asya’daki yakın müttefiklerine karşı “hayırsever bir hegemon” gibi davrandı. ABD liderleri, müttefiklerinin refahının Sovyetler Birliği’ni çevreleme stratejisi için hayati olduğuna inanıyordu.

Washington zaman zaman sert yöntemlere başvurdu; örneğin 1956’da İngiltere, Fransa ve İsrail’in Mısır’a saldırması üzerine Başkan Dwight Eisenhower’ın tutumu ya da 1971’de Başkan Richard Nixon’ın ABD’yi altın standardından çıkarması buna örnek gösterilebilir.

Ancak aynı dönemde ABD, İkinci Dünya Savaşı sonrasında müttefiklerinin ekonomik toparlanmasına destek oldu; karşılıklı refahı teşvik eden kuralların oluşturulmasına öncülük etti ve büyük ölçüde bu kurallara uydu; para krizleri ve ekonomik sarsıntılar karşısında işbirliği yaptı; daha zayıf devletlere masada yer ve kolektif kararlarda söz hakkı tanıdı. ABD liderlik etti, ancak aynı zamanda dinledi ve ortaklarını zayıflatmaya ya da sömürmeye nadiren yöneldi.

Tek kutuplu dönemin kibri

Soğuk Savaş sonrası tek kutuplu dönemde ise Walt’a göre ABD “kibre kapıldı” ve daha dikkatsiz, keyfi bir hegemon haline geldi. Güçlü bir rakiple karşı karşıya olmadığını düşünen ve birçok devletin ABD liderliğini ve liberal değerlerini benimsemeye hazır olduğuna inanan Washington, diğer ülkelerin kaygılarını yeterince dikkate almadı.

Bu dönemde Afganistan ve Irak başta olmak üzere maliyeti yüksek ve hatalı müdahalelere girişildi; Çin ve Rusya’yı birbirine yaklaştıran çatışmacı politikalar izlendi; küresel piyasaların açılması Çin’in yükselişini hızlandırdı ve küresel finansal istikrarsızlığı artırdı.

Walt’a göre bu süreç, ABD içinde tepkiye yol açarak Trump’ın Beyaz Saray’a gelişine zemin hazırladı.

Washington bu dönemde bazı düşman rejimleri izole etmeye ve zayıflatmaya çalıştı; zaman zaman başka ülkelerin güvenlik kaygılarını göz ardı etti. Ancak hem Demokrat hem Cumhuriyetçi yönetimler, Amerikan gücünü küresel liberal düzen inşa etmek için kullanmanın hem ABD’nin hem de dünyanın yararına olduğuna inanıyordu. Walt’a göre, bu anlayışta kötücül yönelimler esas olarak açık düşmanlara karşıydı; ABD’nin ortaklarına karşı değil.