27 Şubat’a Pakistan’ın Afganistan’a savaş ilanıyla, 28 Şubat’a İsrail’in İran’a ABD desteği ile saldırmasıyla uyandık. İki gün içinde iki ayrı cephede savaş başlatıldı.
Pakistan-Afganistan ve İsrail-İran ekseninde yaşanan savaşlar birbirinden kopuk değil. Küresel askeri rekabet, eş zamanlı olarak Pakistan-Afganistan ve İsrail-İran’da yerel savaşların artmasına olanak sağlıyor.
Bu gelişmeler tesadüfi değil. 2022’de Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısıyla birlikte ABD dışındaki bir büyük gücün Avrupa’nın kapısında doğrudan konvansiyonel savaş başlatması, Soğuk Savaş sonrasında kurulan ABD’nin askeri hegemonyasının çözülmeye başladığını göstermişti. O tarihten bu yana uluslararası ilişkilerde savaşların daha kolay devreye sokulduğu bir döneme girildi.
Bu yüzden Pakistan-Afganistan savaşının yalnızca yerel nedenlerine değil, aynı zamanda bölgesel güç dengelerine bakmak gerekiyor.
Bölgesel güç dengeleri ve genişleyen güvenlik hatları
Pakistan ile Afganistan arasındaki savaş, Güney Asya ile Ortadoğu arasında giderek sıklaşan güvenlik bağlantılarının kesişiminde ortaya çıkıyor. Çatışmanın zamanlaması, bölgesel ittifak ağlarının ve rekabet hatlarının aynı dönemde sertleştiği bir konjonktüre denk geliyor.
Eylül 2025’te Suudi Arabistan ile Pakistan arasında imzalanan stratejik karşılıklı savunma anlaşması, Pakistan’ın güvenlik politikasını Körfez güvenlik mimarisiyle daha doğrudan ilişkilendirdi. Taraflardan birine yönelik saldırının kolektif güvenlik ilkesi içinde değerlendirilmesini öngören bu metin, İran ile ilişkilerin sertleştiği bir dönemde imzalandığı için yalnızca ikili bir savunma iş birliği değil, bölgesel bloklaşma ihtimalini güçlendiren bir adım olarak da okundu. Pakistan’ın Afganistan’la girdiği savaşın derinleşmesi halinde, bu güvenlik anlaşmasının askeri sonuçlar üretme potansiyeli bulunuyor.
Bu bölgesel tabloyu belirleyen bir diğer dinamik Hindistan ile Pakistan arasındaki ekonomik ve askeri rekabet. Afganistan, bu rekabetin doğrudan temas alanlarından biri haline geldi. Hindistan, Taliban yönetimiyle diplomatik temaslarını artırdı ve Kabil’deki misyonunu elçilik seviyesine yükseltti. Pakistan ise bu adımı, “arka bahçe” olarak gördüğü Afganistan’da Hindistan’ın etkisini artırma girişimi olarak değerlendiriyor. Modi’nin Pakistan’ın savaş ilanını kınayan açıklamaları da bu siyasetin bir parçası. Pakistan-Afganistan hattındaki her gelişme, Hindistan-Pakistan rekabetinin parametrelerini etkiliyor.
Hindistan’ın İsrail’le savunma ve teknoloji alanındaki yakınlaşması da dikkat çekici. Modi’nin Şubat ayındaki İsrail ziyareti, iki ülke arasındaki askeri ve güvenlik iş birliğini güçlendirme adımıydı. Bu durum, Hindistan’ın kendisini askeri olarak kuşattığı yönündeki Pakistan’ın kaygılarını artırıyor. Aynı zamanda Güney Asya’daki rekabeti Ortadoğu’daki gelişmelerle daha doğrudan bağlantılı hale getiriyor.
İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik saldırıları Ortadoğu’daki askeri hareketliliği artırıyor. Pakistan’ın Suudi Arabistan’la savunma anlaşması düşünüldüğünde, bu gelişmeler Güney Asya’yı da etkileyebilir. Bu nedenle Pakistan-Afganistan savaşı yalnızca bir sınır çatışması değil, daha geniş bir bölgesel güç mücadelesinin parçası.
Bu denklemin küresel boyutunda Çin yer alıyor. Yaklaşık 62 milyar dolarlık Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru projeleri Pakistan’ı Pekin açısından stratejik bir ortak haline getirmiş durumda. Pakistan’daki uzun süreli bir istikrarsızlık bu altyapı ağının güvenliğini doğrudan etkileyebilir. Çin’in Pakistan’a sağladığı askeri teknoloji ve hava savunma sistemleri de bölgedeki güç dengesini etkileyen unsurlar arasında. Afganistan’daki yatırımları, Çin’i iki ülke arasındaki savaşın büyümesini istemeyen bir aktör haline getiriyor.
Pakistan-Afganistan savaşının yakın nedenleri ve tarihsel sınır sorunu
Bu geniş jeopolitik çerçeve, sahadaki daha somut ve tarihsel bir sınır meselesi üzerine oturuyor. ABD’nin Afganistan’dan çekilmesinden bu yana Pakistan-Afganistan devletleri birbirlerini sınır ihlali ve askeri gruplara destek vermekle suçluyorlar. Son karşılıklı hava harekâtları ve misillemeler ise bu anlaşmazlığı diplomatik kriz düzeyinden savaş aşamasına taşıdı.
Bu krizin arka planında 2 bin 640 kilometrelik Durand hattı bulunuyor. 1893’te Britanya Hindistan’ı ile Afgan Emirliği arasında çizilen bu sınır, Peştun nüfusun yaşadığı coğrafyayı ikiye böldü. Bugün yaklaşık 40 milyon Peştun Pakistan’da, 20 milyon Peştun Afganistan’da yaşıyor. Afganistan yönetimleri bu hattı reddederken, iki tarafta ailesi bulunan Peştun gruplar uzun süre sınırdan rahatça geçebiliyordu. Pakistan, son yıllarda sınırın büyük bölümünü tel örgüler ve güvenlik kuleleriyle kapattı ve Peştunlardan büyük tepki aldı.
Pakistan, saldırılarını Afganistan’daki Tehrik-i Taliban Pakistan (TTP) adlı silahlı örgüte karşı yürüttüğünü açıklıyor. Ancak uluslararası basında yer alan değerlendirmeler, hedef setinin yalnızca TTP ile sınırlı kalmayabileceğine işaret ediyor. Financial Times’ta yayımlanan bir analizde Pakistan’ın operasyonlarının kapsamını genişleterek Taliban yönetimini doğrudan hedef alabilecek bir stratejiye hazırlandığı belirtiliyor. Yazıda, “Pakistan, hedeflerini TTP militan tesislerinden Taliban rejiminin kendisine doğru genişleterek, mücadelesini doğrudan Afgan devletine taşımaya hazır olduğunu gösteriyor” ifadesi kullanılıyor.
İlişkileri bozan bir diğer unsur Pakistan’ın bir milyondan fazla Afgan mülteciyi son bir yılda geri göndermesi oldu. Yaklaşık 2,5 milyon Afgan mülteciye ev sahipliği yapan Pakistan’ın sınır dışı sürecini başlatması, ekonomik olarak kırılgan olan Afganistan üzerinde ek baskı yarattı. Sınır kapılarının zaman zaman kapatılması da özellikle denize kıyısı olmayan Afganistan için ciddi ekonomik sonuçlar doğuruyor. Dış ticaretin büyük bölümünün Pakistan ve Karaçi Limanı üzerinden yürütülmesi, sınırdaki askeri rekabeti ekonomik bir baskı aracına dönüştürüyor.
Tarihsel olarak tartışmalı bir sınır, geçişkenliği ve karşılıklı güvenlik kaygıları birbirini besleyen bir döngü üretmiş durumda. Bu döngü iki ülke arasındaki gerilimi diplomatik kriz olmaktan çıkararak fiili savaş aşamasına taşıdı.
Gelinen noktada bu kriz yalnızca iki ülke arasındaki bir sınır çatışması olarak kalmıyor.
Sınır krizinden bölgesel güvenlik düğümüne
Pakistan-Afganistan arasındaki savaş, tarihsel olarak tartışmalı bir sınırın ve silahlı grupların yarattığı güvenlik krizinden doğmuş gibi görünse de Güney Asya’daki yapısal rekabet ve bölgesel savunma anlaşmaları nedeniyle bölgesel bir stratejik bağlama yerleşmiş durumda.
Savaş ya sınırlı bir caydırıcılık dengesi içinde tutulacak, ya kronik bir sınır savaşına dönüşecek ya da bölgesel güvenlik hatlarına eklemlenerek daha geniş bir bloklaşma dinamiği üretecek. İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik saldırıları bu son ihtimali güçlendiriyor. Ortadoğu’daki savaşın büyümesi, Pakistan’ın Suudi Arabistan ile kurumsallaştırdığı savunma ilişkisi ve Hindistan-Pakistan rekabeti üzerinden Güney Asya’daki dengeleri de etkileyebilir.
Küresel güç rekabetinin silahlanma üzerinden yürütüldüğü bir dönemde, savaşın ekonomik ve stratejik kazananları çoğu zaman bölge halkları olmuyor. ABD-Çin ekonomik ve jeopolitik rekabetinin ve Trump döneminde sertleşen güvenlik siyasetinin yarattığı ortam, Güney Asya ile Ortadoğu hattında krizlerin eş zamanlı olarak büyümesine zemin hazırlıyor. Diplomasi yerine askeri araçların öne çıktığı bu atmosferde yerel anlaşmazlıklar daha hızlı savaşlara dönüşebiliyor, milyonlarca yaşam tehlike altında kalıyor, göç etmek zorunda kalıyor.
Oysa Güney Asya ile Ortadoğu coğrafyası, yüzyıllar boyunca ticaret, kültür ve toplumsal etkileşim ağlarıyla birbirine bağlı halkların yaşadığı bir coğrafya. Bölgede istikrar, liderlerin güvenlik hesaplarından çok bu tarihsel ve toplumsal bağların güçlenmesine dayanıyor. Bölgesel barışın gerçek dayanağı, savaşın genişlemesinde değil, halkların barış içinde ortak geleceklerini inşa etmelerinde yatıyor.




