Halep’in tartıştırdıkları üzerine
Yüksel Genç 15 Ocak 2026

Halep’in tartıştırdıkları üzerine

Halep saldırılarından bu yana yüksek dozajlı bir tartışma yürüyor. Bu tartışma 3 ana meseleye odaklanıyor:

  1. Suriye özgülünde belirginleşen yeni Ortadoğu düzeni.
  2. Halep özgülünde Kürtlerin çıkardığı dersler ve yeni Ortadoğu düzleminde Kürtlerin pozisyonlarını koruma ve güçlendirme ihtiyacı.
  3. Kürt-Türk ilişkileri ve 14 aydır ağırlıklı olarak PKK’nin adımları ile yürüyen sürecin toplumsal karşılıkları ve olası kırılma halleri…

İlk tartışmadan başlayacak olursak; Şam’ın HTŞ yönetimine fiilen teslim edilmesinden bu yana işleyen bir dizayn süreci söz konusu. HTŞ gibi tepeden inme; toplumsal, hukuksal ve uluslararası düzeylerde gayri meşruluğu açık bir yapının Suriye’de neden iktidara taşındığının yeterince tartışılmaması, bugün şekillenen yeni Ortadoğu düzlemini doğru okumayı da zayıflatıyor.

Oysa bizler bir yıldır gayri meşru bir yönetimin meşru bir yönetim haline getirilmesini hedefleyen yüksek şiddet dalgalarını izliyoruz. HTŞ ve bağlaşıklarının yönetim ilan edildiğinden bu yana süren, kendilerinden farklı kimlik bağlamlarını hedefleyen saldırılar, insanlık suçları, katliam provaları, demografik baskılama ve dönüştürme çabaları bu gayri meşru yönetimi meşrulaştırmanın bir yöntemi olarak deneyimlendi. Şiddet üzerinden gelecek meşrulaşma dalgasının doğal bir sonucu olarak otoriterleşme ve merkezileşmenin geldiğini söylemeye gerek bile yok!

HTŞ’nin tek meşruluk enstrümanı elbette Suriye’nin farklı kimliklere sahip toplumuna dönük uygulanan şiddet dalgası değil.

İkinci meşruluk enstrümanı ise, Ortadoğu’nun bölgesel ve küresel hegemonik güçlerine ya da hegemon olmak isteyen güçlerine alan açma politikası. İsrail ve Türkiye’nin HTŞ ile Suriye politikaları bu kapsamda değerlendirilmeyi hak eder. Bir ülkede başka ülkelerin egemenlik hakkı kazanması ya da egemenlik kurması iktidarın gayri meşruluğu, toplumsal gerilimlerin sürekli kılınması, kurumsallaşamaması ile oldukça ilişkilidir.

HTŞ kurumsal bütünlük arz etmeyen, Suriye’ye ilişkin çoğulcu bir demokrasi vizyon ve deneyimi sergilemeyen, Selefilik ve köktendincilikten beslenen, DAİŞ ve El kaide uzantılı olmakla bilinen bir yapı olduğu gibi kendisine benzer özellikler taşıyan farklı gayri meşru örgütlerle birlikte yeni bir Suriye rejimi inşası çabasında.

Bu özelliklere sahip bir yapıya Suriye neden teslim edildi? Sorusunu yine ve yeniden sormak mümkün. İstikrarlı, çoğulcu kapsayıcı, meşru Suriye devriminin gerçek sahibi olan yerel dinamikler yerine bu yapılara Suriye’nin teslimi açık ki Suriye’ye ve aslında Ortadoğu’ya biçilen yeni düzenle oldukça ilişkili. Çünkü bu tür gayri meşru yapıların meşrulaştırılma süreci içinde ülkenin egemenlik alanlarını da bölmek mümkün, yeni bölgesel hegemonyayı inşa etmek de mümkün. İstikrar sağlayabilecek demokrasi perspektifli, meşru bir yönetimle bunları yapabilmeniz mümkün olmazdı.

Özetle; İsrail merkezli bir Ortadoğu dizayn edilirken,  HTŞ gibi gayri meşru rejimler sayesinde bir yandan İsrail’in Müslüman ağırlıklı Ortadoğu toplum yapısı içinde kabulünün ve meşruluğunun sağlanması, öte yandan selefi radikalizmin kontrol ve denetiminin sağlanması, diğer yandan İran’ın zayıflayan etki alanlarını da hesaba katacak biçimde Türkiye gibi bir ülkenin İsrail ile birlikte bölgesel etki yayılımına alan açılması oldukça mümkün hale geldi. Bu sayede Suriye’nin egemenlik sahası iki komşu ülke arasında paylaştırılabildi: Güney, İsrail’in Kuzey batı ise Türkiye’nin egemenlik alanının parçası haline getirilmiş oldu. HTŞ ve ittifakları için de, kuşatılmış Şam merkezli bir egemenlik alanı açık ki öngörülmüş durumda.

Halep saldırısı esasında; Sürecin başından bu yana yeni Bölgesel güç olarak konumlandırılan Türkiye’nin hassasiyetleri ve ona açılacak alanla uyumlu bir planın parçası olarak tartışılan Kürtlerin Fırat’ın doğusunda 3 kente sıkıştırılması planında yeni evreye işaret eder. Öte yandan Halep saldırısının, HTŞ için düşünülen meşruluk planının bir parçası ve HTŞ ile ittifakları içindeki çelişki – çatışma hallerini zayıflatmayı, Kürtlere saldırı üzerinden bu kesimlerin konsolidasyonunu yükseltmeyi hedefleyen bir fırsat olarak görüldüğünü söylemek gerekecek.

Tüm bu anlatılanlardan yeni Ortadoğu dizaynı denen şey;

  1. Ortadoğu’nun İsrail odaklı Türkiye dahiliyetli yeni bir egemenlik /bölgesel hegemonyasının inşasını,
  2. Bunun için eski rejimlerin egemenlik sahalarının siyasi ve gerekirse idari etki açısından bölünmesini,
  3. Yerel dinamiklerin geleneksel otoriter totaliter rejimleri devirme kapasitesinin demokrasi ve istikrara değil ilgili Ortadoğu dizaynına uygun olarak gasp edilmesini içeriyor.

İran’da da benzer durumun mümkün olabileceğini düşünmek gerekiyor. Bu plan ne yazık ki 20. Yüzyılın gerilim, şiddet, istikrarsızlık üreten rejimlerini ve paradigmasını aratma potansiyeli taşıyor.

İkinci tartışma gündemi; Halep özgülünde Kürtlerin çıkardığı dersler ve yeni Ortadoğu düzleminde Kürtlerin pozisyonlarını koruma ve güçlendirme ihtiyacı. Halep örneği Kürtlerin tarihsel derslerinin tekrarını içeriyor. Otoriter rejimlerin yıkılmasında ve bölgesel demokrasinin inşasında güçlü bir potansiyel sergileyen Kürtler, Halep saldırısı ile yeni bölgesel düzeninde hedefi olabileceğini deneyimlemiş oldular. Her yıkılan kötünün ardından yeni bir iyilik halinin kendiliğinden kurulamayacağını, sahip oldukları potansiyellerin yaşam şansı için varlıklarını koruma, güvenliklerini alma konusunda dayanacakları dışsal gücün olmadığını ya da sanılandan zayıf olduğunu acı biçimde deneyimlemiş oldular. Halep meselesi aynı biçimde Kürtler gibi devletsiz ve kaotik coğrafyalarda yaşayan halklar için bir öz güvenlik veya öz savunma anlayışının kurumsallaşarak gelişmesi gerektiğini gösterdi. Özellikle Kürtler arasında uluslaşma sürecini güçlendiren Rojava devrimi bugün Halep deneyimi ile Ulusal Varlıklarını koruma arayışına vesile olacak gibi görünüyor. Yeni düzenin dışında olmak ya da oyunun dışında kalmak Kürtler için güvenlik kaygısını güçlendirme olasılığı taşıyor.

Bu nedenle Halep deneyimi ile Kürtler arasında güçlü bir öz savunma geleneğinin yaratılmasına duyulan ihtiyaç belirgin olurken; yerel, bölgesel küresel ittifakların ve konjonktürel fırsatların kendi başına bir korunma mekanizması üretmediği yeniden deneyimlenmiş bulunuyorlar. Bu deneyimin, Kürtlerin içine kapanmasını değil, kurulan oyun masalarında başarının ancak kendilerinin de dikkate alınması ile mümkün olduğunu gösteren siyasetler yürütmesini gerekli kılıyor. Yani Kürtler kurulmuş masalardan kalkmayı değil öz gücüne dayanarak,  ittifak ve ilişki ağlarını daha da genişleterek sonucu tayin edici bir vizyonu oluşturmak durumundalar. İçinde yaşanılan dünya ve onların arzu ettiği düzen haklılıklar, haklar ve insanlık değerleri ile ilgili değil maalesef.

Üçüncü tartışma odağı Kürt-Türk ilişkileri ve 14 aydır ağırlıklı olarak PKK’nin adımları ile yürüyen sürecin toplumsal karşılıkları ve olası kırılma hallerine ilişkin yürüyor. Bilindiği üzere süreç Bölgedeki yeni gelişmeler ve orta doğuda dizayn masalarının kurulma zamanına denk geldi. Bu yeni durumun açtığı fırsat ve risk pencerelerini Türkiye değerlendirebilmek için yeni süreci başlatmış görünüyor. Türkiye’nin bölgesel bir güç olma olasılığını da riski bertaraf etme fırsatını da iki ayrı planla elde etmeye çalıştığı gözlendi. Planlardan biri; Kürt sorununda yeni çözüm süreci başlatarak ve Kürtlerle kurulacak ittifakla Ortadoğu’nun yeni bölgesel gücü olma yolunda ilerlemek; ikincisi ise Kürtlerle ortaklaşmadan Suriye özgülünde ortaya çıkan yeni rejimin hamiliğini üstlenerek, orta doğuda HTŞ ve vekâletini üstlenmiş kimi paramiliter yapılar yanında körfez ülkeleri ve ABD ile ilişkileri geliştirerek bölgeye açılma fırsatını yaratmak. Hatta mümkünse Kürtsüzleştirilmiş yeni bir Ortadoğu düzeninin inşacısı olmak. Süreç başladığından bu yana ikinci plan devlet ve iktidar tarafından, birinci plan ise daha ziyadesi ile PKK tarafından pratik görünümler kazandı. PKK ile süreci başlatan kanat uzun süre AKP iktidarı öncülüğünde yürütülen birinci planın ne kadar ilerlediğini de gözledi. Son iki haftadır Devlet Bahçeli’nin açıklamaları süreci başlatan devlet kanadının AKP’nin planına yaklaştığını gösteriyor.

Peki, Kürtler Halep saldırısı sonrası Türkiye’deki sürece dönük ne düşünüyor? Başından bu yana Kürtlerin önemli bir kesimi sürecin Rojava ve Suriye’deki Kürt kazanımları başta olmak üzere Kürtlerin kazanımlarının “barış süreci” adı altında gasp edilmek istendiği kaygısını taşıyordu. Yapılan tüm saha araştırmaları sürece güven duymakta güçlük çeken, oldukça temkinli bir tabanın varlığına işaret ediyordu. Bununla birlikte bu sürecin Kürtlerin kazanımlarının resmileşmesinin bir yolu olma olasılığı da dışlanmıyordu. Aktörlere duyulan tüm güvensizlik ve geçmiş deneyimlerin travmasına rağmen Kürtler arasında sürece kredi açan bir taban vardı.

Süreci büyük bir temkinlilikle takip eden tabanda güven dalgaları, PKK’nin attığı adımlar ve meclis komisyonunun İmralı’ya gittiği zamanlarda artış gösterse de; Halep saldırısı Kürtlerde sürece dönük güven konusunda ciddi bir kırılma yarattı. İktidarın süreci Kürtlerin kazanımlarına el koymak, Kürtleri denklem dışına çıkarmak hatta Kürtleri güvenliksizleştirmek için kullandığına dair kanaat şimdi oldukça güçlü. Sürecin barış ve halk nezdinde kabul edilebilir sonuçlar doğurma beklentisi tüm zamanların en düşük noktasında. Daha açık söylersek bu sürecin siyasi, hukuki ve icracı sorumluluklarını üstlenmeyen iktidar yada devlet artık bu süreci yürütmek isteyecek ise Kürtlerde tesis etmesi gereken koca bir güvensizlik yarığını da kapatmak zorunda….

Çokça tartışılacak olan bu konuya sonraki yazılarda devam edeceğim…

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.