Halep’te 6-7 Eylül günleri
Müslüm Yücel 10 Ocak 2026

Halep’te 6-7 Eylül günleri

Sayın Özgür Özel,

Yaş itibariyle sizden yaşlı sayılmam… Yakın yaşta olmak, birbirine yakın şeyleri sevmektir. Hepimiz siyah beyaz TV’den, aile filmlerinden geliyoruz… Aile filmlerinin en güzel yanı mahallede geçmeleri, tadında dediğimiz filmlerdir bunlar. Adile Naşit, Münir Özkul’u ne çok severiz değil mi? Mahallemizle övünürüz. Doğduğumuz şehirden çok, doğduğumuz mahalle önemlidir. Bu mahallenin dini yapılarını, park ve bahçelerini severiz. Burası kentle ilişkimizi sağlayan yerdir. Burası köy değildir, köyde akrabayızdır. Birbirimize kanla bağlıyızdır. Ama nüfus artıp tarla küçülünce ailemizle, akrabalarımızla kan bağımız da gevşer; mahalle işte, kendimizi attığımız yerdir… Burada başka bir kimlik vardır. Burada, herkes bizim gibidir. Duygular eşittir. Farklı kültürlerden pek çok insan, burada bir araya gelmiştir. Bizi bir araya getiren duygular değerlidir. Hatta duygu bir düşünce biçimi olarak da işler. Her birimizin duygusu, toplumsal bir bağdır, birbirimize örülürüz. Başkası hor görülmez. Burada, toplumsal bir bağ gelişir. Komşularımız, akrabalarımız değildir ama komşularımız, yeri gelir akrabanın önüne geçerler. Sel felaketleri, savaş, kıtlık, sonra birlikte yapılan sokak düğünleri, sonra aynı omuzların taşıdığı cenazeler… Duygularımız düşünceye döndüğü an, bir şey üretiriz, buna da kültür deriz.

Ben Urfa’dan çıkalı otuz beş yılı geçti. Ama hala mahallemi unutmadım. Bunun şiirle de elbette bir ilgisi vardır, insan doğduğu yerdedir hep.

Size yazma nedenim yalnızca bir parti başkanı olmanız değildir; Manisa’dır, burayı İlhan Berk’ten bilirim, çok gezdim…  İlhan Bey bana göre Türk edebiyatının en güzel, en önemli şairlerindendir. İlhan Bey, hep Montaigne’den söz ederdi: “Ben de” derdi, “Bütün insanlığın halleri var…”

İlhan Bey, son zamanlarda kendini otların bilincine vermişti, oradaki bilgi muhteşemdi… Başka bir şey de söylerdi İlhan Bey, derdi, “dünya dediğimiz bir evdir…”

Hiç evim, ocağım olmadığı için, ev fikri her zaman çeker beni…

İlhan Bey için çocukluk babayla başlardı, annesi ise uzun boylu, ince yüzlü, suskun, gizemli, hatta gravürlerden düşmüş biriydi. Böyle anlatırdı. Anneme benzerdi annesi. İlhan Bey’i belki de bu yüzden severdim.

Dedim ya evle ilgili takıntılıydı İlhan Bey, bunun nedeni, daha beş yaşındayken Manisa’da çıkan bir yangındı, ahali dağa çıkmıştı. Dağdan, yanan evlerine bakmışlardı. Bir gün sonra indiklerinde Rum ve Yahudi evlerine sığınmışlardı. Bu evler, sağlamdı… Eve ve mahalleye İlhan Bey niçin bu kadar düşer, niçin düşünürdü: Ablası, yokluk ve karanlıktı… Dervişşali Mahallesi’ni ise bitiremezdi… Bir gece evleri basılıyor, abisi yasak içkiden alınıp hapse atılıyor. Daha neler neler… Neydi ki insan? İnsan, öğrene öğrene ihtiyarlardı, ilahi İlhan Bey…

Bütün bunlar Halep yanarken, yakılırken aklıma geldi… Halep bir tarih, bir kültürdür. Bilen bilir; Şam, garnizondur hep, gizli hesaplar görülür burada ama Halep tarihtir, kültürdür; bir dizi yol oradan geçer… Eski seyyahlar burayı anlatmakla bitiremezler… Urfa’dan buraya giden İbni Cübeyr, ağaçlardan dolayı güneş yüzü görmediklerini söyler… Şimdi, kuraktır. Bir de çarşıları vardır Halep’in, Doğu’nun bütün dilleri duyulur burada… Havarilerden İncillerin sesini de duyarsın burada, Tevrat’ta Davut’un yakarışlarını da… Konuşan her Müslüman’da Veysel Karani’dir, hırkası varsa, o bile fazladır, vermeye doymaz… Halı işi yapan Ermeniler, bir halıyı satmadan önce, halının serileceği evi sorarlar. Süryaniler buranın en eski halkıdır; antik diye bir şey varsa, onlara aittir, hele köyleri muhteşemdir. Bu köyler ve bu köylerdeki dini yapılar- ki her biri tarihi bir eserdir, şimdi tehdit altındadır… Benden olmayanın yok edilmesiyle kim, ne elde etmiştir… Tutun ki yok edildi, bu yok edileni torunları aramayacak mıdır?

En büyük acı nedir biliyor musunuz Özgür Bey? Size biri işkence eder, buna tahammül edersiniz, direnir ya da çözülürsünüzdür ama en büyük acı, gözlerinizin önünde birine işkence edilmesidir.

Bu topraklar ötekinin, öteki denilen ev sahibinin yok edilmesinin acısını çok çekti. Örneğin Varlık Vergisi… Vergiyle ilgili haber radyoda yayımlanır yayımlanmaz çoğu kimsenin iştahı kabarıyor. Kimileri için bu, bir fırsattır. Üstelik kurban bayramı da yaklaşıyor. “Şaka” diyor buna kimileri. Hem kimin Rum, Ermeni, Yahudi olduğunu tespit edecek ki? İnanmıyorlar ama ne zaman ki evlerine haciz memurları geliyor, anlıyorlar; bu yalnızca vergi değil, soygundur. Yahudilerin vergi kaydının başına Y, Ermeniler E, Süryanilere S, Rumlara R harfi koymuşlar. “Şifre” diyorlar buna. Bir de D harfi var; bu, dönmeler için. Dönmelerden yalnız vergi borcu istenmiyor, aşağılanıyorlar da: “Türk’müş gibi davranan kimseler.”

Özgür Bey, filmlerde izlemişsinizdir, romanlarda okumuşsunuzdur, yaş itibariyle ve Manisa üzere, belki dinlediğiniz, bildiğiniz şeyler de vardır…

İşte o gün, haciz memurları vakit kaybetmeden işlemlere başlıyorlar. Satışlar, mezat usulü yapılıyor. Halkın da yoğun ilgisi var. Yağmur yağmıyorsa apartman önleri mezatta çevriliyor; hava yağışlıysa mezat, evin içinde kuruluyor; evlerde onlarca insan birbirini itiyor, kavgalar çıkıyor, aynı anda aynı fiyatı verenler birbirini eziyor, kimi zaman birbirleriyle anlaşanlar oluyor, “sen şunu, ben bunu alayım” diyenlerdir bunlar… Mezatlara ilgi gittikçe büyüyor, kenar mahalleler su gibi akıyor ama “iyi mallara”  geç kalıyorlar! İyi, güzel ve yeni malları “komşuları” erkenden alıyor. Zaten komşu diye bir şey de kalmamıştır; artık komşu, dost değildir, düşman değildir, seçilmemiş aile değildir, sesleri, sessizlikleri dinlenen kimseler değildir, utanılan, sıkılan, sığınılan, bir fincan kahve, bir tutam tuz, bir tas buz istenen kimseler değildir; komşu, tam karşıda duran, ne yediği ne içtiği, neyi var, neyi yok diye yoklanan, sırasında, zayıf yanları iyi bilindiğinden kolayca, çömülen, gönüllü bir cellât, gönüllü ihbarcı, zulme aracı kimseye dönüyor ve üstelik yüzünü de hiç saklama gereği duymuyor, gurur diye bir şey de kalmıyor, dün aynı radyodan gelen sese kulak veren kimseler, bir çarşı gibi komşularının evlerini geziyor, beğendikleri ve satın aldıkları her eşyayla mutlu oluyor ama bu mutlulukla yetinmiyorlar, daha istiyorlar; dahası, rekabeti kışkırtıyor, utancı siliyor, garip bir öfkeyle, hatta bazen bağırıyor, sinirleniyor, bir şeyleri kırıp döküyor, kendini haklı çıkartıyor, aldığı malı, kendine hak sayıyor: Eşyalar üç gün önce, oğlunun bademciklerine bakan doktorundu, gece geç saatlerde gelmişlerdi, doktor kendi eliyle bal vermişti, işte bu sırada çocuğun annesinin gözleri lake masaya takılmıştı, “bunu alalım” demişti kocasına, “yabancıya gitmesin”, eşyalar; bir kat üstlerinde oturan, arada bir çay içtikleri yeni evli çifte aitti, yatak odaları güzeldi, işlemeli bir sürü şey yapmıştı nineleri, bir türlü kullanmaya kıyamıyorlardı; giyilmemiş çocuk çeyizleri de vardı; patikler, fistanlar, sonra halılar vardı, kilimler, biri diğerinden güzel vazolar, biblolar, kibrit fiyatına tablolar, ipekli perdeler, yünlüler!

Özgür Bey, sıkıldınız değil mi? Sıkıldım ben, komşuya yapılır mı bunlar? Ama bununla da bitmiyor işte o günler… Bunun yanında evlerine mezat kurulmamış olanlar var, gazetelere ilan veriyorlar: “Muhtelif eşyalar satılığa çıkartılacaktır.” İnsanlar koşuyor. Evin içinde herkes istediğini beğeniyor. Postaneler de tıklım tıklımdır. Herkes bir yakınına telgraf çekiyor. Para isteyen, ortak olalım diyenler. Haydarpaşa kaynıyor. Eminönü otelleri doludur… Kelkitli hamallar, Eğinli kasaplar, Sivaslı tellaklar, Trabzonlu kumcular, Kastamonulu oduncular, İnegöllü yedek parçacılar sokağa çıkınca, küçük bir ordu oluyor. Buna “furya” diyen var, piyango diyen!

Özgür Bey, niye ben hatırlıyorum ki bunları, niye yazıyorum ki… Bizim evde bir tek ben mahalle de doğdum ondan mı? Rahmetli babam mı aklıma geldi… Belki, benim babam bize elektrik çekilince komşumuza da elektrik verdi, su verdi. Babasına layık olmak için mi yaptı bunu, belki. Dedem başka bir adamdı, 27 köyün muhtarıydı, ninem anlatıyordu, yatıncaya kadar yemek yapıyorlardı, sofrası yerden kalkmıyordu…

Demem şu, her şey mahallede olup bitiyor. Bu topraklar mahallelerini kaybediyor. Varlık Vergisi’nden sonra ki bu vergi beyanını Şükrü Saraçoğlu, yüksek sesle, bir Cuma günü Meclis’te hutbe gibi okuyor. O zaman da parmaklar bir iniyor, bir kalkıyor… Nerden aklıma geldi ki bu… Benim dedem, Şükrü Saraçoğlu’nu sevmiyordu… İlhan Berk de sevmiyordu.

Varlık vergisiyle birileri zenginleşti, birileri yoksullaştı… Zenginlik ya da yoksulluk önemli değil, parayla satın alınamayacak bir şey bitti, insanlık… Düşünün ki sizin evinizde birileri mezat kuruyor, halılarınızı satıyor, çocuklarınızın elbiselerine fiyat biçiyor…

Niye yazıyorum ki size?

O günler bitmiyor Özgür Bey…  O günler devam ediyor, kültür dediğimiz şeyde barbarlığa dönüyor.

Çok geçmiyor, yıllar sonra, saat 13’te, radyo yayını kesiliyor, bir haber var.  Haberden yarım saat sonra bir ses bir sese ulanıyor; mahallerde uğultu başlıyor, herkes, Taksim’de buluşacak. Ellerde Mustafa Kemal ve Celal Bayar posterleri: Yirmi kişiyle başlayan uğultu, yüzlerce kişiye dönüyor, kollara ayrılıyorlar. Arada biri Exspres gazetesini satıyor, bağırıyor: Yazıyor!

Kollardan biri Kumkapı’na, diğeri Samatya’ya yayılıyor. Bir yerde birikmeyelim diyor biri? Bu, kim? Kimse bilmiyor. Kimse kimseyi tanımaz hale geliyor. Herkes “haklı” diyor. Bir cehennem ki, kimse kimseyi tanımıyor. Herkes bir tanrı; herkes bir dünya yaratmış birden ve buna uymayan birilerini arıyor; suç var ve cezayı kimse bilmiyor. Suçlu aranıyor. Kim nereye gitmek isterse, kiralanan kamyonlar, otomobiller onları oraya götürüyor. “Mezarlığa” diyor biri! Mezarlıklar dua edilen yerlerdir, burada diriler, onlarla sessizce konuşur. Mezar taşları kırılıyor. Yerler kafatası doluyor. Biri gür sesiyle bağırıyor: “Gol Lefter!”

Lefter, bu toprakların gururudur, hakkında bir film de yapıldı. Şimdi meyhanelerde Rum mezelerinden söz ediliyor. Bir anı gibi bahsediliyor onlardan…

Düşünün ki sizden bir anı gibi bahsediyorlar…

İlhan Bey, o günleri iyi hatırlıyor. Caddeler Caddesi Cadde-i Kebir caddesinde: Devrilmiş arabalar, yağmacılar, yerle bir olmuş dükkanlar: Bir düz yazıya benziyor Haricas Birahanesi ve Cafe Flam…

Kurtuluş ve Feriköy’de birileri Rum ve Ermenilerin evlerinin camlarını taşlıyor, baltayla evlerin kapıları kırılıyor. Üç kişi bir oluyor, evlerden sokağa laternalar fırlatılıyor, piyanolar; biri diğerinden güzel, tarihi tablolar, yeni yatakların yünleriyle ateş tutuşturuluyor, ütülü yatak örtüleri fitile dönüyor, misafir ağırlayan kanepeler, koltuklar, buzdolapları, saksılar, perdeler, akla ne gelirse yerlere atılıyor, yakılıyor; bir yağma ki, fetih dense, fetih az geliyor, herkesin başında siyah bir hale! Sonra otomobiller, başka başka yerlere gidiyorlar. Sevimli kadınlar Beyoğlu’nu tercih ediyor. Kiliseler, ilk hedefte, sonra mağazalar. Haçlar ve ikonlar yerde sızlıyor; İncillerden, inciler yerde, dar bir kapı, kimse geçemiyor. Adına ne denilirse denilsin, küçük ya da büyük, bu da fark etmiyor, bir savaş ilanı var, biri bağırıyor, “insana mermi, eşyaya ateş.” Bir ses, bir sesi yakıyor.

Birkaç gün sonra olayların sorumluları araştırılıyor, hiç alakası olmayan kişiler gözaltına alınıyor. İki şey söyleniyor; ilki; Rumlar suçludur, Türkleri provoke ettiler; ikincisi, bu işi komünistler yaptılar.

Özgür Bey, komik değil mi? Aziz Nesin ve Kemal Tahir, gözaltına alınıyor!

Özgür Bey, şimdi tarihin içindeyiz, tarihe müdahale etme hakkımız var. Yanı başımızda bir katliam yapılıyor. Bir katliamı unutmakta bir katliamdır ve şimdi gözlerimizin önünde birileri gözlerini kırpmadan bir katliam yapıyorlarsa, ona göz yumanlarda yapanlar kadar suçludur. Belki bugün, korkudan ya da başka şeylerden dolayı kimse ses etmiyordur ama bunun faturası eğer tarihin eline geçerse, torunlarımız bile utanacaklardır. Özgür Bey, yıllar sonra bile, özür dileyerek de kurtulamaz kimse bu acıdan… Üstelik özür dilemek, bunca bilgi, bunca belgeden sonra anlamsızdır, hatta duygusal bir yaklaşım bile değildir; özür dilemek istek ve teorinin çakıştığı bir noktadır; teorik zeminde bir katliam vardır, istek olarak “beni bağışlayın” yoktur, dahası, daha ileri giderek burada bir büyüklük yapma vardır, çokça da bir sinsilik ifade eder, şunu söyler, beni mazur görün. Niçin mazur görüyorum, seni katlettiğim için.

Özgür Bey,

Bunları niçin yazıyorum… İlhan Berk aklımı çeldiği için mi? Belki. İlhan Berk, İstanbul’da en fazla Hazzo Pulo’yu severdi, buradaki çeşmeden söz ederdi…  Şimdi o çeşmenin yerinde yeller esiyor… Kuş sebiliymiş aslında, tam karşı da Ara Güler’in amcasının eczanesi…

Özgür Bey, aynı şeyler, dört gündür Halep’te yaşanıyor: Kürtlerin, Süryanilerin, Ermenilerin bir arada yaşadığı mahalleler yağmalanıyor. Haciz memurlarının yerini bu sefer çeteler almış. Bu çetelerin tek derdi var: Suriye’yi tek bir din, tek bir millet, tek bir devlet çatısı altında bir araya getirmek! Dinden kasıtları, Suni İslam; milletten kasıtları, Arap olmak; devletten kasıt, Arap Cumhuriyeti… Dürzileri, Kürtleri, Süryanileri, Ermenileri, Alevi ve Hıristiyan Arapları, Yahudileri yok sayıyorlar… Bunlara karşı, sistemli bir soykırım uyguluyorlar ve dört gündür de bir çökme politikası yürütüyorlar. Selefi ruha destek olmak, yalnız radikalleri mutlu eder. Bir AKP’li vekil şunu diyebiliyor: “Aleviler öldürülüyor diye ortalığı kaldırıyor…” Zulmün meşrulaştırılması diye bir şey varsa, budur.

Halep’e çöken çete, Türkiye dışında, bütün dünyada geçici bir yönetim olarak tanımlanıyor. Bu çete, Kürt ve Süryanileri öldürmekten çekinmiyor. Yalnızca insanları öldürmüyor, bir de yaralı ve hasta olan kimselerin tedavi gördüğü hastaneleri de bombalıyor… Çocukların okula gitmesini engelliyor. Zaten okul diye bir şey bırakmadılar. Kadın, çocuk ve yaşlılara yapılan eziyeti söylemeye dilim varmıyor. İtip kakmalar, dövmeler, sonra da bunları videolara çekip sosyal medyada paylaşmalar… Bu güçlerini de Türkiye’den alıyorlar. İsrail çekincesi vardı, o da bertaraf oldu, şimdi rahatça, soykırım yapıyorlar. Ne dersiniz, hükümet yeni komşusunu mu seçiyor?

Özgür Bey, siz bu komşuyu seçme konusunda nerde duruyorsunuz, tavrınız nedir? Sizin partiye, oy verdiğim parti nedeniyle, altı seçimdir oy veriyorum ben, seçimlerde size oy verilmesi için pek çok yazı da yazdım, eğer Saraçhane mitinglerinde Şeyh Said aleyhine kimi yandaşlarınızın dövizleri olmasa, mitinglerinize bile gelebilirdim. Hala da kırgınım… Bir de Öcalan meselesi var. Öcalan, Kürt meselesinin siyasi partiler üstü olduğunu dile getiriyor ama siz, az biraz oy potansiyeliniz Kürtler üzerinden yükselince birden bir kenara çekildiniz… Üstelik Öcalan’ın söyleyip de sizin kabul etmediğiniz ne var, varsa bile bir şey söylemeden, komisyon heyetinde yer almadınız. Öcalan, çelişkilerin birliği ve mücadelesinden söz ediyor; bu, Engels üzerinden söyleyecek olursam, “Komün olmadan devlet, burjuvazi olmadan proletarya  olmaz” demektir. Bir de Öcalan Sultan Sencer’den, Alpaslan’dan söz ediyor… Bunlar salt tarihsel birer kişi değiller, imgedirler de; Sencer, ilk Kürdistan diyendir, Alpaslan, ilk kirve olandır ve askerleri, ilk kez Kürtlerin yanında namaza durdular… Öcalan aşmadan ve ortadan kaldırmadan söz ediyor, bunları deşiyor, yok etmek yerine, dönüştürmeyi amaçlıyor, hatta bir toplumsal kurtuluş için, nicelikten niteliğe geçişi öngörüyor, savunuyor. Bunlar yanlış şeyler mi? Halep’te yapılanlar bunun önüne geçmek için değil mi? Öcalan nitelikten bahsettiği an, niceliklerin önümüze çıkması tesadüf mü? Şimdi Halep’le ilgili Sezgin Tanrıkulu konuşuyor; Tanrıkulu, DEM Parti’nin bir vekilini alarak konuşuyor, yoksa CHP’li bir vekil olarak bir şey demiyor, konuşmuyor. Halep’teki soykırımı durduracak olan sizsiniz, sizden başka adres yoktur. Mevcut hükümet, açıkça HTŞ ve onun lideri Colani’yi destekliyor ve bunun için de kurumlarını seferber etmiş durumdadır. Ben Kürt, Ermeni, Süryani halkını illa da destekleyin demiyorum. Ya da şu an, bu partilerin sigortası olarak görülen YPG’den de söz etmiyorum. Suriye’nin iç işleridir deyip bir kenara çekilebilirsiniz. Ben sizden Türkiye’yi bu savaştan uzak tutun ricasında bulunuyorum. Hiçbir partiyle bir bağım yoktur, yalnızca vicdanımla bir şeyler iletmek istiyorum size. Herkes biliyor, Türkiye olmasa HTŞ bir çete, Colani’de çetenin reisidir. Siz ikinci partisiniz, belediyeler bağlamında birinci partisiniz. İkili bir devlet var, AKP devleti, CHP’de yereli yönetiyor deyip, bir koalisyon içinde değilseniz eğer, bu katliama dur deyin…

Neler mi yapılıyor?

Halep’te dört gündür mahalleler boşaltılıyor. Evlerinden edilen insanlar şehrin dışında bir yerlerde çadırlar verilmiş. Bu kış günü, çoluk çocuk, kadın, yaşlı, üfürsen yere düşecek çadırlarda yaşıyor. Bir de tıpkı Aşkale’de olduğu gibi, otobüslerle insanları alıp başka yerlere naklediyorlar. İnsanları evlerinden etmek ne demektir? Dün bir adam iki şey istiyordu: Su ve ekmek… Bu adam Kürt, bu adam Süryani, bu adam Ermeni, bu adam benim kanım ve eğer sen benim kardeşimsen, bu adamda senin kardeşindir…

Mahallelerde yapılan işkencelere girmiyorum. İşkence, lanet bir şeydir, bir dakika olsun unutamaz kimse… Bir genç vardı, merdivenlerden aşağı, ayağına bağlanmış bir iple çekiliyor. Bunu izledim dün…

Bu mahallelerde oturanların bir kısmı Afrin’den oraya göç etmek zorunda kalan kimselerdir. Ya kiracıydılar ya yakınlarının yanına yerleşmiştiler. Üç yüz bin kişi Afrin’den Halep’e geldi. Gelenler yoksul kimseler değillerdi. Evlerini, zeytinliklerini bıraktılar. Namuslarını korumak için buraya geldiler, burada da nereye gideceklerini bilmiyorlar. Yirmi birinci yüzyılda köle pazarları kuruldu. Ürdün’de, Şam’da, Kahire’de Kürt kızları satıldı. Bu kızlar benim onurum, senin de kız kardeşlerindiler…

Dışarıdan da bakalım, hatta Kürt demeyelim, dünyanın bir şehrinin üç mahallesinde Türkler yaşıyor ya da Türk de demeyelim, başka bir milletten birileri yaşıyor, bunlar evlerinden ediliyor, kadın ve çocuklarına işkence ediliyor, buna karşı çıkmaz mısınız? Varlık Vergisi’ne, orada, o zaman evlerde kurulan mezatlara dönelim mi?  Mezatta, değil eşyanın, insanların satılması nedir Özgür Bey ve buna kim itiraz etmez. Halep’te bir eve giriyorlar, evdekilere “siz YPG’lisiniz” diyorlar, sonra da, yalnızca üstlerindeki elbiselere izin vererek, evlerinden ediyorlar… Oysa Kürtler, Erminiler, Süryaniler, bu adamlardan çok daha eskiler bu şehirde… HTŞ, bir mahalleyi, bir şehri, bir ülkeyi yönetecek birikime sahip değildir, anladığı tek şey kendinden olmayanı katletmektir… İlk geldiği günlerde, ilk yaptığı iş Esad yanlısı diye pek çok Alevi’yi katletti. Bunu yaparken, şunu söylediler, dediler: Misilleme yaptık, dediler, bir hesabı kapattık…    Öldürme gerekçelerini de söylediler, dediler, “bunlar Alevi, bunlar Şii, bunlar Mürşid, bunlar Dürzi…” Öldürme gerekçeleri bu… Türkiye’nin iktidar medyası ve Suriye’nin resmi haber ajansı Sana, cinayet işleyen kimseleri aklıyor, onlara güvenlik gücü payesi biçiyor… Bir insanı dilinden, dininden dolayı öldürmek, buna güvenlik demek ve bu katilliği örtmek vicdanları yaralamıştır… Düşünün bir, Adalet bakanı diye sunulan kimse, Şadi el Vaisi adında biridir- ki bu adam, sokak infazlarıyla ünlüdür, bir kadını fuhuş yaptı diye tek kurşunla öldürdü… Eminim ki bu kadın, ölmeden önce bu katillere dua etti,  göğe baktı, dedi, bağışla bana eziyet edenleri…

Özgür Bey, bu katliamları durdurabilirsiniz… Bugün olmasa da yarın koalisyonla ya da tek başınıza iktidar olacaksınız, bu insanlar sizin komşularınız olacak. Benim için sorun yok, ben ölmek için doğmuşum… Yaşayacak olan sizlersiniz…

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.