Hrant Dink’i anarken
Hicri İzgören 18 Ocak 2026

Hrant Dink’i anarken

19 yıl önce bir barış güvercini vuruldu. Ocak ayının o soğuk gününde, Agos Gazetesi’nin önündeki kaldırımda sadece bir beden değil, Türkiye’nin bir arada yaşama iradesi de vuruldu. Aradan tam 19 yıl geçti. Dile kolay; bir bebek doğdu, büyüdü ve yetişkin bir birey oldu ama Hrant Dink’in ayakkabısının altındaki delik, vicdanımızdaki o büyük yırtık gibi olduğu yerde duruyor.

Hrant Dink’in aramızdan koparılışının 19. yılında, acısı hâlâ taze, sorduğu sorular hâlâ güncel.

Duruşu ve söyleminde barışa ve demokrasiye vurgu yaptı hep. Vurulmadan önceki son yazılarının birinde, içinde bulunduğu ruh hâlini şöyle belirtiyordu: “Muhtemelen 2007 benim açımdan daha da zor bir yıl olacak. Yargılanmalar sürecek, yeniler başlayacak. Kimbilir daha ne gibi haksızlıklarla karşı karşıya kalacağım? Ama tüm bunlar olurken şu gerçeği de tek güvencem sayacağım. Evet, kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz. Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler. Evet, biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce.”

Ama o, ne kadar acımasız bir sistemde yaşadığımızı aslında biliyordu. Güvercinleri de vururlardı.

Dink’i anmak sadece bir ölümü yad etmek değil, onun düşlediği demokratik, özgür ve kardeşçe bir Türkiye idealine sahip çıkmaktır. Onu unutmamak; nefret diline karşı sevginin, ayrımcılığa karşı bir arada yaşamın sesini yükseltmektir.

Bir köprüydü Hrant Dink; sadece bir gazeteci ya da bir Ermeni aydını değildi. O, bu toprakların kadim kültürlerini birbirine bağlamaya çalışan, her iki tarafa da dürüstlükle ve sevgiyle ayna tutan bir köprüydü. Anadolu’nun derin bağlarına inanan bir barış insanıydı.

Diyaloğun sesiydi: Tabu sayılan meseleleri bağırıp çağırarak değil, gözlerimizin içine bakarak, insani bir yerden konuşuyordu.

Bu toprakların insanıydı: “Bizim gözümüz var bu topraklarda, ama alıp gitmek için değil, dibine girmek için,” diyebilecek kadar bu topraklara kök salmıştı.

Demokrasi savunucusuydu: Sadece Ermenilerin değil, bu ülkede haksızlığa uğrayan her kesimin sesi olma derdindeydi.

Cenazesinde yüz binlerin hep bir ağızdan attığı “Hepimiz Hrant’ız, hepimiz Ermeniyiz” sloganı, aslında bir kimlik beyanı değil, bir haksızlığa karşı topyekûn bir itirazdı. Rakel Dink’in o unutulmaz ifadesiyle; “bebeklerden katil yaratan karanlığı” sorgulama çabasıydı. 19 yıl sonra bugün, o karanlığın ne kadar aydınlandığı hâlâ en büyük soru işareti olarak önümüzde duruyor.

Evet. 19 Ocak 2007 günü Halaskargazi Caddesi’nde zaman durdu. Bir kaldırım taşının üzerinde, delik ayakkabısıyla boylu boyunca uzanan o beden, sadece bir gazetecinin değil; bu toprakların kadim kardeşliğinin ve bir arada yaşama iradesinin de yarasıydı.

Hrant’ı anmak; sadece bir cinayeti lanetlemek değil, onun hayalini kurduğu o özgür, demokratik ve kardeşçe yaşayan Türkiye idealine sahip çıkmaktır. Onu unutturmamak, adaleti sadece hukuki bir terim olmaktan çıkarıp toplumsal bir vicdan hâline getirmektir.

Geçen 19 yıl içinde mahkeme salonlarında verilen kararlar, değişen sanıklar ve ortaya dökülen belgeler adaletin teknik kısmını meşgul etse de, vicdanlardaki boşluk henüz dolmuş değil.

19 yıldır süren davalar, değişen sanıklar ve bitmek bilmeyen hukuki süreçler, toplumun vicdanındaki o sızıyı dindirmedi. Gerçek adalet, sadece tetiği çekenin değil, o tetiği çektiren iklimin, o iklimi besleyen nefret söyleminin ve hedef gösteren mekanizmaların tamamen tasfiye edilmesiyle yerini bulacaktır.

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.