• Ana Sayfa
  • Manşet
  • İmamoğlu: Demirtaş ile bir Amedspor-Trabzonspor maçında buluşmalıyız

İmamoğlu: Demirtaş ile bir Amedspor-Trabzonspor maçında buluşmalıyız

İmamoğlu, “Herkesin dilinden kültürüne ve inançlarına kadar eşit yurttaşlığı hissedeceği bir süreç, Türkiye’ye en büyük sıçramayı yaşatacaktır. Çözüm komisyonunu geleceğimin pazarlık edildiği bir yer olarak görmüyorum, görülmesine de izin vermem. Sürece destek vermeye devam edeceğiz” dedi.

İmamoğlu: Demirtaş ile bir Amedspor-Trabzonspor maçında buluşmalıyız
İmamoğlu: Demirtaş ile bir Amedspor-Trabzonspor maçında buluşmalıyız
Haber Merkezi
  • Yayınlanma: 12 Ocak 2026 13:50

Tutuklu İBB Başkanı ve CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı ve Ekrem İmamoğlu, Silivri Cezaevi’nden T24’ten Cansu Çamlıbel’in sorularını yanıtladı. İmamoğlu, “Adaylığım kesin biçimde devam etmektedir” dedi.

Kürt meselesi, süreç ve Suriye’de yaşananlara ilişkin de değerlendirmeleri de bulundu..

İmamoğlu, Kürt meselesinin sadece güvenlik değil, demokrasi yönünden de ele alınması gerektiğine vurgu yaptı.

‘Adaylığım kesin biçimde devam etmektedir’

Cumhurbaşkanlığı adaylığına ilişkin İmamoğlu, şu değerlendirmede bulundu:

“Adaylık meselesine gelince, ben kendi irademle değil, 15,5 milyon vatandaşımızın iradesiyle Cumhurbaşkanı adayı oldum. Yetkiyi millet verir, millet alır. Diploma davası henüz sonuçlanmamıştır. Adaylığım kesin bir biçimde devam etmektedir. Ancak sonuç ne olursa olsun Cumhuriyet Halk Partisi, milletin iktidarını kurmak için milletimize karşı üzerine düşen vazifeyi yapacaktır. Onlarla yol arkadaşlığı yapmaktan onur duyduğum Sayın Genel Başkanım Özgür Özel ve Sayın Başkan’ım Mansur Yavaş, Türkiye’nin önemli değerleri. Cumhuriyet Halk Partisi, birçok Cumhurbaşkanı adayı çıkarabilecek kalitede ve kalibrede bir partidir. İnanın bizim kim aday olacak gibi bir endişemiz yok! Fakat iktidardakilerin Anayasa’mızdaki dönem şartını nasıl aşacağını çok merak ediyorum. Eğer adaylıkta ısrar ediyorsa; 15,5 milyon insanımızın iradesine halel getirmeyecekti, sandıkta karşıma çıkmaktan korkmayacaktı. 

400 milletvekili hülyasına kapılırlarsa, çok beklerler. Milletin önüne referandum sandığının koyulacağı günü heyecanla ve hevesle beklediğimizi bilsinler. Ekrem İmamoğlu’nun katılamadığı, özgür bir şekilde yarışamadığı bir seçim, Cumhurbaşkanı’nın meşruiyetinin bittiği bir seçim olur. On milyonların, Ekrem İmamoğlu yerine adaylaştığı bir seçime dönüşür.’

 ‘Kürt meselesi yalnızca güvenlik değil, aynı zamanda demokrasi meselesidir’

Kürt meselesinin çözümü için başlatılan sürece dair şu yorumda bulundu:

“Bizim milletimiz; Türk, Kürt, Sünni, Alevi gönül bağlarıyla birbirine kenetlenmiş, akrabalığı, komşuluğu, arkadaşlığı en güzel haliyle gerçekleştiren bir millettir. Bu toprakların insanlarının kardeşliğini kimse bozamaz. Ancak her daim Türkiye’ye düşmanlık etmeye yeltenen, içeride ve dışarıda güvenliğini tehdit eden ve milletimizin huzuruna el uzatmaya çalışan dış odaklar olacaktır. Bu sebeplerle, Sayın Bahçeli’nin çağrısı son derece doğru, fakat eksik ve geç kalmış bir açıklamadır. Kürt meselesi, yalnız Kürtlerin değil, bütün Türkiye’nin meselesidir. Kürt meselesi, yalnız güvenlik değil, aynı zamanda demokrasi meselesidir. Kürt meselesi yalnız güvenlik meselesi değildir, özünde bir demokrasi ve kader birliği meselesidir. Türkiye’nin demokratik bir ülke olmasının yolu da Kürt meselesinin adil, kalıcı, devlet nezdinde ve yasal bir zeminde çözülmesinden geçer.

Ülkemizin yaşadığı güvenlik tehdidi ise bugün gördüklerimizden çok daha büyük ve bu büyük tehdidi bertaraf etmek için hepimize görev düşüyor. Dünyamız; büyük kırılmaların, ekonomik belirsizliğin, savaş tehditlerinin ve muhtemel insanî krizlerin pençesinde büyük bir bilinmezliğe, kuralsızlığa ve derin tehlikelere sürükleniyor. Ortadoğu’dan Afrika’ya, Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e, Güneydoğu Asya’dan Latin Amerika’ya ve hatta Kuzey Kutbu’na kadar yoğunlaşan fiili çatışma tehditleri ve diplomatik krizler bizlere eskinin bitişinin fakat yeninin yükselişine dek oldukça zor günlerin yaşanacağının haberini veriyor.

İsrail’in katliamlarına cevap verememiş olan uluslararası hukuk düzeni, Venezuela’da adeta can çekişiyor. 

“ABD artık dünyanın komiseri olmayacak” vaatleriyle başa gelen Sayın Trump, komiserlikten de kötü olan bambaşka bir hevesi, dünyaya “güç” olarak sunuyor. Bu dengesizlik ve belirsizlikten medet uman dünya liderleri, bırakın uluslararası hukuka ve dünyanın geleceğine sahip çıkmayı, “bu kaostan nasıl kâr elde ederiz” hevesleriyle dünyamızın büyük bir bilinmezliğe doğru sürüklenmesine destek oluyor. Türkiye olarak bu kaosa, istikrarsızlığa ve tehditlere hazır olmalıyız. Artık bizim için durmak gibi bir ihtimal yoktur. Türkiye’nin yürüyüşünü behemehâl başlatmalıyız! Ekonomide, sanayide, tarımda ve enerjide sağlam temeller üzerine oturan ve en önemlisi demokratik ve hukukî gücünü artıran bir Türkiye, artık tercih değil zorunluluktur.

Bu hususta ülkemizi yönetenlere seslenmek istiyorum; çok sevdiğiniz, kaybetmekten korktuğunuz, uğruna bizim gibi Türkiye aşkıyla yanan insanları cezaevine koyduğunuz koltuklarınızın bir amacı vardır. Türkiye güçlü olmak zorundadır! Rüşvet, iltimas, rant ve nüfuz ticaretiyle yürüttüğünüz bu Kara Düzen bırakın Türkiye’yi durdurmayı, geriye götürüyor. Türkiye’nin yürüyüşü için demokratik kapasite, hukuk düzeni ve doğru alanlara kaynak aktarımı gerekiyor. Yeni sanayileşme ve milli tarım hamlelerini gerçekleştirmemiz, enerji bağımsızlığımızı ve savunma kapasitemizi arttırmamız gerekiyor. Koltuklarınız, Türk gençliğinin istikbalinden kıymetli değildir. Adil bir seçim düzeni oluşturalım, milletin iradesine saygı duyalım ve kim kazanırsa kazansın, hep birlikte Türkiye için büyük bir yürüyüşü gerçekleştirelim! Cumhuriyet Halk Partisi’nin Türkiye’nin yürüyüşü için hazırlığı tamdır! Atalarımıza, insanlarımıza ve geleceğin sahibi olan evlatlarımıza borcumuz vardır. Tüm dünyanın örnek alacağı bir Türkiye olmaya ihtiyacımız vardır. Ve unutmayalım; vatana hizmet, zor günlerin güvercin gerdanlığıdır.”

‘Suriye’de kapsayıcı bir demokratik temsil ve meşruiyet olmadan merkezi otorite zorla ayakta kalır’

İmamoğlu, “Size göre IŞİD ve YPG, Türkiye’ye karşı eşit kuvvede tehditler midir? Birisi diğerinden daha ‘fazla tehdit’ teşkil ediyorsa neden?” soruya ise şu yanıtı verdi:

“Sorunuza cevap vermeden önce, Yalova’da DAEŞ mensubu teröristlerle girdikleri çatışmada şehit olan emniyet görevlilerimizi rahmetle anmak istiyorum. DAEŞ ve YPG, eşit kuvvette değiller. Aynı türden tehdit de değiller. DAEŞ Türkiye için doğrudan ve ani bir tehdit oldu. Hücre yapılanmasıyla, yabancı savaşçı ağlarıyla, kitlesel terör saldırılarıyla. Türkiye bunu acı biçimde yaşadı. Suruç, Ankara, Reina gibi örnekler, devletin ve toplumun hafızasında duruyor. DAEŞ’in hedefi sınır hattı değil sadece. Toplumun gündelik hayatının güvenliği. YPG meselesi ise Türkiye açısından daha çok sınır güvenliği ve uzun süreli stratejik risk başlığına oturuyor. Aynı zamanda, YPG’nin de içinde bulunduğu SDG’nin Suriye hükûmetiyle sürdürdükleri mutabakat süreci, YPG’yi yalnız terör bağlamında değil, diplomatik açıdan da üzerinde durmamız gereken bir alanda tutuyor.

Ama ana tehdit ikisi de değil. Ana tehdit ve risk, Suriye’de istikrarın sağlanamamış olmasıdır. Merkezî otoritenin kaybı, güvenlik, hukuk ve kamu hizmetlerinin parçalanması. Bu boşluk olduğu sürece, bugün DAEŞ zayıflar, yarın başka bir örgüt çıkar. Bugün YPG ile gerilim olur, yarın başka bir milis yapılanması doğar. Harita değişir, sorun kalır. Çünkü sorun örgüt isimleri değil, merkezi otorite ve meşruiyet boşluğu. Bu yüzden Türkiye açısından kalıcı güvenlik, Suriye’de işleyen bir devlet düzeninin kurulmasına bağlı. Ama burada “devlet” dediğiniz şey sadece bayrak ve ordu değil; siyasi meşruiyet üreten bir düzen, kapsayıcı bir yönetim, yerel toplulukların sisteme bağlandığı bir temsil mekanizması, hukukun çalıştığı, keyfiliğin azaldığı bir idare. Suriye’de kapsayıcı bir demokratik temsil ve meşruiyet olmadan merkezî otorite zorla ayakta kalır. Zorla ayakta kalan düzen de yeni kopuşlar üretir. Yeni kopuşlar da Türkiye sınırına yeni tehditler olarak geri döner. Arap, Kürt, Alevi, Sünni, Hristiyan, Dürzi ve bütün topluluklarıyla kardeş Suriye halkı için, Suriye’de kaos ve kriz değil, barış ve istikrarı savunmalıyız.” 

 ‘Sürece destek vermeye devam edeceğiz, onlar halledemezse biz gelir, biz çözeriz’ 

Sürece başından beri destek verdiklerini kaydeden Ekrem İmamoğlu, şöyle devam ett:

“İktidarın “Terörsüz Türkiye” dediği sürece ilk günden itibaren destek verdik, vermeye devam ediyoruz. Süreci destekliyoruz çünkü bizim için terörün sona ermesi, Kürt meselesinin, silahın ve çatışmanın gölgesinde kalmadan, hukuk ve siyaset zemininde ele alınıp, konuşulması ülkemizin ihtiyacı. Böyle olduğu için de bu konuyu iktidar partisinin yaptığı gibi ikbal ve istikbal meselesi olarak görmedik. Bizim için terörün sona erdirilip Kürt vatandaşlarımızla eşit vatandaşlık prensibi etrafında bir ve beraber yaşamak, parti siyaseti meselesi değil, ülke ve devlet meselesi. Soruna bu perspektiften baktığımız için sürece başından itibaren destek verdik, vermeye devam edeceğiz. İnşallah süreç tamamlanır ve çatışmalar tarihe karışır. Biz de her meselemiz gibi Kürt sorununu da hukuk ve siyaset zemininde konuşuruz. Ama herkes müsterih olsun. Bu iktidar halledemezse biz gelir, biz çözeriz. 

Öte yandan, sürece destek verirken Türkiye’nin demokrasiyle ilgili diğer sorunları için de mücadele etmekten vazgeçmeyeceğiz. Terör meselesi, Kürt meselesi bunlar en önemli meselelerimiz, doğru. Ama başka büyük meselelerimiz de var. Ağzını açanın hapse tıkılmasına, gazetecilerin, siyasetçilerin, sanatçıların cezaevlerine doldurulmasına da seyirci kalmayacağız. Seçimleri kaybedeceğini anlayınca rakibini uydurma gerekçelerle cezaevine atan, rakip partiyi yargı sopasıyla taciz eden bu iktidara “Buyurun ülke sizin, istediğinizi yapın” demeyeceğiz. Bunların olmaması için de mücadele edeceğiz. Nitekim bunun için, süreç başladığında süreci sadece “Terörsüz Türkiye” süreci olarak değil, “Terörsüz ve Demokratik Türkiye” süreci olarak gördüğümüzü söyledik ve herkesi de bu perspektifi benimsemeye davet ettik.  

Son olarak şunu belirteyim: Süreç için kurulan komisyonun çalışmalarını çok önemsiyorum. Umarım komisyon, terörün son ermesini sağlayabilecek ve demokrasimizin diğer büyük sıkıntılarını gidermenin önünü açacak bir çalışmayı tamamlar. Ancak komisyonu geleceğimin pazarlık konusu edildiği bir yer olarak görmüyorum, görülmesine de izin vermem. Bu konuda kimseyle pazarlık yapmam. Yapmam, çünkü cezaevinde olmam, şahsi bir mesele değil. Mesele Türkiye’yle, demokrasimizle ilgili. Mesele benim cezaevinde olmam değil, Türkiye’nin bir büyük cezaevine dönmüş olması.” 

 ‘Kişisel ihtirasları bir yana bırakıp büyük bir değişimi başlatmak zorundayız’

“Bizim Kürt meselesine nasıl baktığımızın iyi anlaşılması gerektiğini düşünüyorum. Kürt meselesine bakışın bu ülkede farklı olması gerekir. Dünyadaki örneklerden farklı bir tarife muhtaçtır. Sosyolojik özellikleriyle özenle ele alınmalıdır. Siyasi saikler ve fanatik bakış açısı ile ayrıştırıcı, toplumun sinir uçlarına dokunan dil ve tavırdan uzak durulması şarttır.

 Dünyada yaşanmış birçok etnik sorundan farklı olarak, Türkiye’de Kürt-Türk ilişkisine ait tarihsel ayrışma dönemleri çok azdır. Anadolu’nun bin yıllık tarihinde Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti akışında yoğun bir kader birliği görmek mümkündür. Milyonlarca yurttaşın göç etmesiyle iç içe geçmiş Türk-Kürt yaşam birliğini görebiliriz. Bugün Kürt nüfusunun en büyük kısmının Türkiye’nin batısında olduğunu söylemek mümkündür. Ben dünyada ve Türkiye’de en fazla Kürt nüfusunun olduğu İstanbul’da belediye başkanlığı yaptım. Bu sebeple, ülkemizin coğrafi bütünlüğünü güçlendiren sosyolojik kaynaşma özelliğinin altını çizmek gerekir.  

Bu birliktelik komşuluk, hemşerilik ile birlikte aile birlikteliğini de büyütmüştür. Uzun yıllardır milyonlarca Kürt-Türk çiftin evliliğine şahitlik ediyoruz. En kutsal hali ile aile birlikteliği bu toprakların çok güçlü bir temelidir. Benim öz ailemde olduğu gibi 86 milyon olarak buna şahitlik ediyoruz.

Aynı zamanda ekonomiden tarıma, ticaretten üretime sermaye birliği ve serbest piyasadaki homojen yapı ülkemizin kaynaşması için fırsat yaratmıştır. İstanbul dâhil büyük şehirlerde her bölgeden insanlar yatırımcı kimlikleriyle varlık göstermektedir. Kürtlerin de en önde gelen iş insanları arasında olduklarını görmek mümkündür.  

Türk-Kürt birlikteliğinin bir diğer önemli unsuru bin yılı aşkın süredir paylaşılan inanç birliği ile kültür birliğidir. Bu durumun yaşam bütünlüğüne geçişi hızlandırdığı, geleneklerini birlikte sürdürme evresine ulaştığı bu toprakların gerçeğidir. Türkiye’deki toplum bütünlüğünü sağlayan bu avantajlar, bu topraklara özeldir. 86 milyon yurttaşımıza özgüdür. Bu büyük medeniyet birliği, Anadolu’da, Mezopotamya’da, Trakya’da var olan binlerce yıllık insanlık tarihinden beslenir. Kendi içimizde büyüttüğümüz maneviyatı, değerleri güçlendirerek yol haritası çizmek, bizlerin sorumluluğudur. Bu topraklarda yaşamış tarihsel şahsiyetlerin, erenlerin, âlimlerin birikimleri rehberimiz olmalıdır. Anadolu irfanı ve insanlarımızın erdemi ışığımız, koruyucu gücümüz olmalıdır.

Türkiye’nin içinde bulunduğu ucube rejimin yarattığı atmosfer ve çoklu krizler, toplumun en büyük problemidir. Kürt sorununun çözümünde meseleyi güvenlik pozisyonuna sıkıştırmadan güçlü bir demokratikleşmeye, yasal düzenlemelere, güçler ayrılığı prensibini tariflemeye ve bu atmosferden kurtulmaya acil ihtiyaç vardır. 103 yıl önce Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ile yeni bir sayfa açtık. Devlet geleneğimizi milletin egemenliğine taşıyan büyük bir değişim yaşadık. Cumhuriyetin kurucusu Atatürk’ün “Egemenlik kayıtsız, şartsız milletindir” anlayışı ile “Yurtta sulh, cihanda sulh” bakışı bizlere muazzam fırsatlar sunmuştur. Saltanattan Cumhuriyete ve çok partili döneme akan siyasi tarihimiz bize geçmişe saygıyla bakmayı ve hatalardan ders çıkarmayı öğretmiştir.

Bu kritik dönemde ulusal birliğimizi teminat altına alacak, her vatandaşımızın dilinden kültürüne, inancından geleneklerine kadar eşit yurttaşlığı hissedeceği bir süreç, Türkiye’ye en büyük sıçramayı yaşatacaktır. İhtiyacımız olan, Cumhuriyeti demokrasi ile taçlandırmaktır. Kalkınmadan üretime, teknolojiden sosyal devlet politikalarına gereken adımları çekinmeden atmalıyız. 

Sayın Demirtaş’ın dediği gibi Diyarbakır’da bir Amedspor-Trabzonspor maçında buluşmalıyız. Milli maçlarımızı Van’da, Şanlıurfa’da hep birlikte izlemeliyiz. Birlikte göndere çektiğimiz bayrağımızla, vatanın bütünlüğüyle ve milletin birliğiyle bizi yoran boş gündemleri çöpe atmak, kişisel siyasi ihtirasları tarihin tozlu raflarına bırakıp büyük bir değişimi başlatmak zorundayız.

Eğer kalıcı bir barış istiyorsak, Kürt meselesinin çözümünün Türkiye’nin demokratikleşmesiyle sağlanacağını net bir biçimde ortaya koymalıyız. Bu yönleriyle komisyona sunduğumuz rapor, komisyonda eksik kaldığını düşündüğümüz demokratikleşme hamlelerini öne çıkaran, oldukça kapsamlı ve önemli bir rapordur. Bütün bunlarla birlikte, komisyonda görev alan değerli milletvekillerimizin, örgütün feshinin tamamlanması, silahların tamamen yakılması, örgüt mensuplarının statüsü ve fesih sonrası infaz ve rehabilitasyon süreçleri ile ilgili olarak başarılı ve öncü bir katkıyı müşterek rapor sürecinde yerine getireceğine dair inancım tamdır.

Bedel ödediğimizi söylüyorsunuz, doğru. Fakat Türkiye’nin ve milletimizin mutluluğu için ödediğimiz ve ödeyeceğimiz her bedel, evlatlarımıza bırakacağımız en güzel mirastır.”

Röportajın tamamına buradan ulaşabilirsiniz