6–8 Ocak tarihlerinde, Halep’in Şeyh Maqsud ve Eşrefiye mahallelerinde yoğunlaşan saldırı ve katliam dalgası, bugün Kobani, Haseke ve Kamışlı’ya uzanan bir hatta dönüşmüş durumdadır. Bu hat, yalnızca askeri bir ilerleme çizgisi değil; Kürtleri, Rojava’da inşa edilen çok kimlikli, çok inançlı ve bir arada yaşamı esas alan siyasal modeli hedef alan uzun soluklu bir saldırı konseptinin somut ifadesidir. Ortada, rastlantılarla açıklanamayacak ölçüde planlı, çok aktörlü ve tarihsel derinliği olan Kürtlere dönük bir uluslararası komplo bulunmaktadır. Bu komplonun sahadaki görünür yüzü HTŞ ve benzeri Selefi yapılardır. Ancak bu yapıları kendi başına bir güç ya da bağımsız bir siyasal irade olarak görmek, hakikatin yalnızca kabuğuyla yetinmek olur. HTŞ ve benzeri yapılar; ABD, İsrail, Türkiye, kimi Avrupa ülkeleri ve Körfez merkezli güçlerin çıkar hesapları doğrultusunda konumlandırılmış vekâlet savaşçılarından ibarettir. Silahların yönü, saldırıların zamanlaması ve hedeflerin seçimi, bu yapıların kim adına ve hangi siyasal hedef doğrultusunda hareket ettiğini yeterince açık biçimde ortaya koymaktadır.
Askeri ilerlemenin belirli bölgelerde hız kazanmasında, istihbarat örgütleri eliyle ayartılan kimi Arap aşiretlerinin sahaya sürülmesi de kritik bir rol oynamıştır. Bu, yeni bir yöntem değildir. Geçmişte Saddam döneminde dünyanın en büyük ordularından biri olarak gösterilen Irak ordusunun bile, benzer “satın alma” ve çözme operasyonlarıyla kısa sürede dağıtılabilmesi, bölgede bu yöntemin etkinliği konusunda fikir sunabilir. Bugün de benzer bir senaryo devrededir. Buna karşın Kürtler, Rojava sınırları içinde kalan sembol kentleri kırmızı çizgi ilan ederek, yalnızca askeri değil; aynı zamanda ahlaki ve politik bir savunma hattı örmüştür. Bu hat, çıplak güçten çok iradeye dayalı bir savunmadır. Bu direnişin tarihsel önemi, geçmişte IŞİD’e karşı Kobani’de ortaya konan direnişle birlikte okunmalıdır. O gün “Kobani düştü, düşecek” diyerek kehanette bulunanların, günün sonunda nasıl bir sonuçla karşılaştıklarını bütün dünya gördü. Tek bir mahallede, sınırlı imkânlarla sürdürülen direniş; yalnızca askeri bir başarıya değil, Rojava Devrimi olarak anılan büyük bir siyasal ve toplumsal dönüşüme kapı aralamıştı. Bugün de benzer bir eşikteyiz. Tarih, yine acele hüküm verenleri değil; irade gösterenleri yazacaktır. Unutulmamalıdır ki Rojava’da hedef alınan yalnızca Kürtler değildir. Orada Kürtlerin öncülüğünde inşa edilen; bütün farklı etnik ve inançların bir arada yaşamını esas alan modeldir. Bu nedenle Arap aşiretlerinin ayartılması ve Türkiye’nin sahada doğrudan taraf hâline gelmesi veya getirilmesi, basit bir askeri tercih değil; uzun yıllara yayılacak bir Kürt–Arap ve Kürt–Türk çatışması kurgusunun parçasıdır. Türk devlet yetkilileri ve siyasetçilerin sorumsuz açıklamaları da bu zemini alabildiğine beslemiştir. Bunun bir adım ötesi, HTŞ ve cihadist çetelerin Irak, İran ve Lübnan gibi ülkelerde Şii gruplar üzerine sürülmesiyle, mezhep eksenli daha büyük bir bölgesel kaosun devreye sokulmasıdır.
Bugün sahada olduğu kadar medya ve sosyal medya platformlarında da ağır saldırı altında olan Sayın Öcalan’a ait Demokratik Toplum ve Barış Süreci perspektifi, esasen bu gelişmeleri çok önceden öngörmüş ve önlem almaya çalışmıştır. Ancak muhatapları, müzakereci ve barışçıl bir siyaset yerine çatışma ve kaosu tercih etmiş; deyim yerindeyse rasyonel bir çözüm yolunu, Kürt düşmanlığına dayalı ilkel reflekslerine kurban etmişlerdir. Geçmiş pratikleri ve bugünkü siyasal sığlıkları, gelinen noktayı fazlasıyla açıklamaktadır.
Bu tablo karşısında, kimi Kürt çevrelerde ya da dost cenahta halkların kardeşliğinin bittiğini ilan eden ve bugüne dek eleştirdiğimiz “Türkün Türk’ten başka dostu yoktur” söyleminin Kürdi versiyonlarını savunan reflekslerin ortaya çıkması şaşırtıcı değildir; ancak kabul edilebilir de değildir. Art niyetli, Kürt halkını ve hareketini bölmeyi hedefleyen besleme trol ordusunu bir kenara bırakalım. İyi niyetli olup bu tuzağı görmekte zorlananlara şu soruyu sormak gerekir: Bugün Rojava’da Kürtler için canını ortaya koyarak savaşan yüzlerce Arap, Türk veya farklı halklardan enternasyonal genç nereye yazılacaktır? Kobani’deki çocuklara oyuncak götürmek isterken IŞİD’in vahşi saldırısıyla katledilen Suruç’taki devrimci gençleri kardeş olarak görmeyecek miyiz? HTŞ çetelerinin,mezarlarına bile tahammül edemeyip tahrip ettiği Arap gençlerini düşman mı belleyeceğiz? Bu sorular çoğaltılabilir ve vicdanı olan herkes için yakıcıdır. Bu noktada, klavye başında ahkâm kesmeyi siyaset sanan çevrelere de ayrı bir parantez açmak gerekir. Konforlu mekânlarında doğrultu belirlemeye, akıl vermeye ve hatta devrim yapmaya hevesli bu çevreler; çoğu zaman cephede çarpışan bir savaşçıdan daha mücadeleci, zindan duvarları arasında irade savaşı verenlerden daha fedakâr, yıllara yayılmış bedellerle
söz hakkı kazanmış liderlerden daha fazla hakka sahipmiş gibi konuşmaktadır. Yazılarını bitirip egolarını tatmin ettikten sonra yaptıkları tek şey, sıcak kahvelerini yudumlayarak yarattıkları tahribatı izlemektir. Aynı saatlerde bir savaşçının yaşamını yitirmesi, bir tutsağın beton mezarlarda boğulmaya devam etmesi, bu çevrelerin vicdanında en ufak bir dalgalanma yaratmamaktadır. Elbette burada kastedilen, fikir farklılıklarını ya da eleştirel yaklaşımı bastırmak değildir. Asıl mesele, sınır ve haddini muhakeme edemeyen bir akıl ve vicdan noksanlığıdır.
Kürt halkı, kendisini bilinçli biçimde kafa karıştırıcı bir girdaba çekmeye çalışan bu konformist ve lümpen anlayışlara karşı uyanık olmak zorundadır. Ulusal birlik ruhunu, diğer güçlerle kurulacak demokratik ilişkilerin alternatifi gibi sunmak; üstelik bunu yaparken Kürtlere karşı tarihsel olarak uluslararası komplo içinde yer almış birtakım aktörleri “kurtarıcı” pozisyonuna taşımak ne rasyoneldir ne de bölgenin reel politiğiyle uyumludur.
Nitekim, yakın dönemde, Kürt kazanımlarına yönelik ilk büyük saldırı, Federal Kürdistan’daki bağımsızlık referandumu sürecinde yaşanmış; bugün “kurtarıcı” olarak sunulan güçler, o gün Kürt kazanımları budanırken de sessizliği tercih etmişlerdir. Dolayısıyla mesele, statünün adının ne olacağı değildir: bağımsızlık, özerklik, federasyon ya da entegrasyon… Asıl mesele, Kürt halkının emperyal planların nesnesi mi, yoksa kendi kaderinin öznesi mi olacağıdır. Bugün devrede olan planlar, kadim çelişkileri kaşıyarak uzun vadeli düşmanlıklar üretmeyi hedeflemektedir. Kürt halkı bugün, kazanımlarını kalıcılaştırmak ile ağır bedeller doğuracak riskleri büyütmek arasındaki ince çizgide durmaktadır. Bu eşiği belirleyecek olan, duygusallık değil; sorumlulukla örülmüş siyasal akıldır.




