Kolonyal bağlamda anti-kolonyal siyaset ve Kürtler

Kolonyal bağlamda anti-kolonyal siyaset ve Kürtler
  • Yayınlanma: 1 Şubat 2026 23:59
  • Güncellenme: 1 Şubat 2026 20:03

Son dönemde Kürt siyaseti etrafında yürüyen tartışmalar, yalnızca güncel pozisyon farklılıklarıyla açıklanamayacak kadar yoğun ve sert bir karakter taşıyor. Bu sertliğin kaynağı yalnızca sahadaki şiddetin artması ya da bölgesel dengelerin hızla değişmesi değil; aynı zamanda anti-kolonyal siyasetin hangi dil, ölçüt ve akıl üzerinden kurulacağına dair derin yapısal bir gerilimi açığa çıkarmaktadır. Tartışmanın merkezinde görünen aktörler ya da açıklamalar kadar, bu açıklamaların hangi kavramsal zemin üzerinden meşrulaştırıldığı da dikkatle ele alınmalıdır.

Bu yazı, son dönemdeki polemiklere doğrudan taraf olmaktan ziyade, bu polemiklerin anti-kolonyal iddia ile kolonyal yönetimsellik arasındaki geçişkenliği nasıl görünür kıldığını analiz etmeyi amaçlamaktadır. Temel soru, belirli aktörlerin haklı ya da haksızlığı değil; anti-kolonyal siyasal dilin hangi koşullarda kolonyal bir işleyişi yeniden üretme riski taşıdığıdır.

Kolonyal iktidar ve meşruiyetin siyasal işlevi

Kolonyal iktidar, yalnızca zor aygıtları üzerinden değil, aynı zamanda meşruiyet üretimi yoluyla işler. Kolonyal bağlamda meşruiyet, evrensel ve tarafsız bir normlar bütünü olmaktan ziyade, siyasal alanı düzenleyen bir yönetim tekniği işlevi görür (Fanon, 1963; Mamdani, 2012). Bu teknik, hangi taleplerin “makul”, hangi siyasal pozisyonların “aşırı”, hangi aktörlerin “sorumlu” ya da “gayrimeşru” sayılacağına dair sürekli bir sınıflandırma üretir. Franz Fanon’un sömürge koşullarında “ılımlı” yerli elitlerin nasıl teşvik edildiğini ve radikal siyasal taleplerin “olgunlaşmamışlık” ya da “şiddet eğilimi” olarak damgalandığını göstermesi, bu sınıflandırmanın ahlaki bir hiyerarşi üzerinden kurulduğunu ortaya koyar. Benzer biçimde Mamdani, kolonyal yönetimin yerli siyasal özneyi evrensel haklara sahip bir yurttaş olarak değil, davranışı ve talepleri sürekli denetlenen koşullu bir özne olarak tanımladığını; böylece meşruiyetin, bastırıcı bir yasaktan çok, disipline edici bir filtre işlevi gördüğünü vurgular.

Bu nedenle kolonyal bağlamda siyasal mücadele, yalnızca devlete karşı verilen açık bir çatışma olarak değil; aynı zamanda meşruiyetin nasıl dağıtıldığına dair bir mücadele olarak kavranmalıdır. Kolonyal düzenin sürekliliği, çoğu zaman bu meşruiyet sınırlarının doğrudan zor yoluyla değil, yerli siyasal alanın içine taşınarak içselleştirilmesiyle sağlanır. Meşru ile gayrimeşru arasındaki ayrım, devletin tek taraflı bir dayatması olmaktan çıkarak, siyasal aktörlerin birbirlerini değerlendirdiği ve disipline ettiği bir ölçüt hâline gelir. Bu noktada siyasal tartışma, taleplerin içeriğinden çok, bu taleplerin “makullüğü”, “tonu” ve “zamanlaması” etrafında şekillenmeye başlar; kolonyal tahakkümün maddi ve kurumsal işleyişi ise arka plana itilir.

Anti-kolonyal siyaset ve normatif kayma

Tam bu noktada anti-kolonyal siyasetin iç işleyişine dair kritik bir sorun ortaya çıkar. Anti-kolonyal siyaset, kimin yeterince “radikal” ya da “ahlaken saf” olduğuna hükmeden bir söylem değildir; kolonyal ilişkiyi hangi siyasal araçlarla ve hangi güç dengeleri içinde fiilen kırabileceğini tartışan bir akıl gerektirir. Buna karşılık, siyasal tartışmanın ahlaki üstünlük iddiaları etrafında daralması, eleştirinin yönünü kolonyal iktidarın maddi ve kurumsal işleyişinden uzaklaştırarak içerideki meşruiyet sınırlarına kaydırır. Böylece siyaset, kolonyal tahakkümü hedef alan bir mücadele olmaktan çıkarak, kimlerin bu mücadeleye “layık” sayılacağına dair normatif bir denetime indirgenir.

Bu durum ahlakın bütünüyle reddi anlamına gelmez. Kolonyal şiddet koşullarında ahlaki ölçütler kaçınılmazdır. Ancak ahlak, siyasal aklın yerine geçtiğinde ve strateji, güç dengesi ya da olasılık tartışmalarını bastıran bir saflık ölçütüne dönüştüğünde, anti-kolonyal siyasetin çoğul ve kolektif niteliği aşınır.

İçsel meşruiyet tartışmaları ve siyasal alanın daralması

Son dönemdeki tartışmaların belirgin özelliklerinden biri, eleştirinin ağırlık merkezinin kolonyal iktidardan çok Kürt siyasetinin kendi iç konumlanmalarına yönelmesidir. Tartışma giderek “Kolonyal ilişki nasıl kırılır?” sorusundan uzaklaşmakta; bunun yerine “Kim doğru çizgide duruyor?”, “Kim mücadeleyi zedeliyor?” gibi sorular etrafında şekillenmektedir.

Bu kayma, kolonyal bağlamda basit bir iç tartışma olarak görülemez. Kolonyal yönetimsellik, yerli siyasetin kendi içinde normatif bir denetim mekanizması kurmasını tarihsel olarak teşvik eder (Mamdani, 1996). İçeride kurulan bu meşruiyet rejimi, siyasal enerjiyi ortak talep üretiminden uzaklaştırarak, karşılıklı gayrimeşrulaştırma üzerinden yeniden düzenler.

Dışsal söylemler ve pedagojik tamamlama

Bu içsel normatifleşme süreci, çoğu zaman dışsal söylemlerle de pekiştirilir. Kendini eleştirel, demokrat ya da “Kürt dostu” olarak konumlandıran bazı entelektüel ve medya figürleri, doğrudan kolonyal bir pozisyondan konuşmasalar dahi, Kürt siyasetine sürekli olarak neyin doğru, neyin zamansız ya da neyin kabul edilemez olduğunu anlatan pedagojik bir dil kurarlar. Bu dil, içsel meşruiyet tartışmalarını dışarıdan doğrulayan ve onları daha geniş bir normatif çerçeveye yerleştiren bir işlev görür.

Buradaki mesele, bu aktörlerin kimliklerinden ziyade, siyasal konuşma pozisyonlarıdır. Kürt siyasetini, baskı, şiddet ve kriminalizasyon koşullarında karar almak zorunda kalan; her siyasal hamlesi bedel ve belirsizlik içeren bir özne olarak değil, doğru çizgisi dışarıdan tarif edilmesi gereken bir nesne olarak ele alan bu yaklaşım, kolonyal bağlamda tanıdık bir epistemik hiyerarşi üretir (Spivak, 1988). Spivak’ın gösterdiği üzere, sömürge bağlamında temsil meselesi yalnızca kimin adına konuştuğu sorusuyla sınırlı değildir; asıl belirleyici olan, kimin konuşabilir, kimin yalnızca dinlenebilir ya da eğitilebilir bir konuma yerleştirildiğidir (Spivak, 1988). Bu hiyerarşide yerli siyasal özne, kendi stratejik aklıyla konuşan bir fail olmaktan çok, söylemi sürekli düzeltilmesi gereken bir “deneyim taşıyıcısı”na indirgenir. Böylece eleştirel ya da dostane bir dil içinde sunulsa dahi, Kürt siyasetini pedagojik bir denetim altında tutan ve siyasal özerkliğini sınırlayan bir konuşma rejimi yeniden üretilmiş olur.

Son dönemdeki tartışmalar, anti-kolonyal siyasetin yalnızca hedeflerini değil, kendi iç işleyişini de sorgulamayı gerekli kılmaktadır. Kolonyal tahakkümle mücadele, yalnızca doğru pozisyonda durmakla değil; bu pozisyonu hangi dil, hangi meşruiyet anlayışı ve hangi siyasal akıl üzerinden kurduğumuzla ilgilidir. Anti-kolonyal iddianın normatif denetime indirgenmesi, farkında olmadan kolonyal yönetimselliğin yeniden üretimine alan açabilir. Bu nedenle anti-kolonyal siyasetin önündeki temel görev, ahlaki kesinlik üretmek değil; kolonyal tahakküm koşullarında farklı stratejilerin, taktiklerin ve siyasal öznelliklerin birlikte tartışılabileceği kolektif ve çoğul bir siyasal aklı canlı tutmaktır. Böyle bir akıl, tek bir doğruyu mutlaklaştırmak yerine, kolonyal iktidarın asimetrik, öngörülemez ve sürekli değişen işleyişini hesaba katarak güç ilişkilerini okumayı ve bu koşullar içinde yeni siyasal imkânlar üretmeyi hedefler.

Rüştü Demirkaya

Cenevre Üniversitesi Doktora Öğrencisi

Kaynakça

Fanon, F. (1963). The wretched of the earth. Grove Press.

Mamdani, M. (1996). Citizen and subject: Contemporary Africa and the legacy of late colonialism. Princeton University Press.

Mamdani, M. (2012). Define and rule: Native as political identity. Harvard University Press.

Spivak, G. C. (1988). Can the subaltern speak? In C. Nelson & L. Grossberg (Eds.), Marxism and the interpretation of culture (pp. 271–313). University of Illinois Press.