Küresel hegemonya mücadelesinde İran savaşı

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları kısa sürede Körfez’den Doğu Akdeniz’e uzanan geniş bir coğrafyayı içine alan bölgesel bir savaşa dönüştü. İlk bakışta İran’ın nükleer programına ya da İsrail’in saldırgan söylemine bağlanabilecek bu çatışma, gerçekte Ortadoğu’nun sınırlarını aşan daha geniş bir güç mücadelesinin parçası. Bu savaşta ABD’nin Çin’e karşı yürüttüğü küresel hegemonya mücadelesinin Ortadoğu cephesi, İsrail’in bölgesel askeri üstünlüğünü kalıcılaştırma stratejisi ve İran rejiminin bölgesel güç statüsünü koruma çabası var. Bu üçlü rekabet bölgedeki savaşı genişletiyor.

Barış Kurulu, yeni hegemonya inşası

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları bölgesel savaşa dönüşürken, bu sürecin kurumsal arka planı oluşturulmuştu. Trump yönetiminin oluşturduğu ve “Gazze Barış Kurulu” olarak sunulan yapı bu planın en dikkat çekici hamlesi. BM Güvenlik Konseyi’ni devre dışı bırakan, seçilmiş müttefik ülkeleri tek bir lider komutasında bir araya getiren bu platform, klasik çok taraflı diplomasi anlayışının yerine tek ülke (Trump) denetiminde yeni bir hegemonya inşasını hedefliyor. Guardian’da yayınlanan yazıda İran’a saldırı Kurul’un ilk savaşı olarak yorumlanıyor:

 “Donald Trump’ın Barış Kurulu döneminin ilk savaşı başladı: İsrail ile işbirliği içinde, hiçbir yasal dayanağı olmayan, çatışmayı önlemeye yönelik diplomatik çabaların ortasında başlayan bir savaş.”

BM kararı yok. ABD Kongresi’nin onayı yok. Diplomatik temaslar sürerken, arabulucu ülke Umman ve İran “görüşmeler iyi gidiyor” derken, başlatılmış bir savaş var. “Barış” adıyla kurulan bir platformun ilk büyük icraatı bölgesel bir savaş.

The Economist’e göre İran savaşı, Trump’ın hegemonya stratejisinin bir parçası. ABD, Çin’e karşı kendi kutbunu büyütmeye çalışıyor. Trump, Çin’in etkisindeki hükümetleri kendi iradesine boyun eğdirmek için önce gümrük vergileri ve yaptırımları kullandı; yetmeyince askeri güç kullanmaya başladı. İran’a yönelik saldırı, Amerika’nın Maduro’yu kaçırıp Latin Amerika ülkelerini tehdit etmesinden hemen sonra geldi. Venezuela’nın yeni hükümeti, baskılar altında Trump’ın isteklerini kabul etti. Şimdi sıra İran ve vekillerinde.

ABD’nin Çin’i çevreleme stratejisi

ABD son yıllarda tüm savunma stratejilerinde Pasifik’i birincil öncelik ilan etti. Çin, Washington tarafından sistemik rakip olarak tanımlanıyor. Ancak Çin’i sınırlamak yalnızca Tayvan çevresinde askeri baskı kurmakla mümkün değil. Çin’in enerji kaynaklarına ve ticaret damarlarına da müdahale etmek gerekiyor.

İran bu noktada Venezuela’dan sonra kilit bir aktöre dönüştü. İran ile Çin arasında 2021’de imzalanan 25 yıllık kapsamlı işbirliği anlaşması yaklaşık 400 milyar dolarlık yatırım ve enerji ortaklığını içeriyor. Çin bugün İran’ın en büyük petrol alıcısı konumunda. İran’ın petrol ihracatının önemli bölümü doğrudan ya da dolaylı biçimde Çin’e gidiyor. Yaptırımların en sert olduğu dönemlerde bile bu enerji hattı kesilmedi.

İran’ın jeopolitik konumu yalnızca enerji açısından değil, ulaşım ve lojistik açısından da önemli. İran, Çin’in Batı Asya ve Avrupa’ya uzanan ticaret zincirinin de parçası.

Hürmüz Boğazı bu denklemin merkezinde duruyor. Dünya petrol arzının yaklaşık beşte biri bu dar geçitten geçiyor. Çin’in ithal ettiği petrolün önemli bir kısmı da bu hat üzerinden taşınıyor. İran’ın bu geçit üzerindeki etkisi Pekin açısından ekonomik olduğu kadar jeopolitik bir mesele.

ABD’nin hedefi İran’ı Çin ve Rusya ekseninden koparmak, askeri kapasitesini sınırlamak ve bölgesel nüfuzunu daraltmak. Böylece Çin’in Ortadoğu’daki hareket alanı zayıflatılmış olacak.

İsrail’in bölgesel askeri güç olma çabası

İsrail’in stratejik önceliği Ortadoğu’da fiili nükleer kapasiteye sahip en büyük bölgesel askeri güç olarak kalabilmek. Bu yüzden, bölgesel askeri üstünlüğünü tehdit eden İran’ın nükleer ve balistik kapasitesini zayıflatmayı temel hedef olarak görüyor.

Gazze soykırımında edindiği “başarı” sayesinde İsrail yönetimi bölgesel dengeleri değiştirdiğini düşünüyor. Lübnan, Suriye ve İran’a karşı yürütülen saldırılar yalnızca anlık askeri üstünlük sağlamak için değil, İsrail’in bölgesel üstünlüğünü kalıcı hale getirmek için yürütülüyor.

Bu tablo iç siyasetten bağımsız değil. Netanyahu erken seçim baskısı ve koalisyon içi krizlerle karşı karşıya. Sert askeri hamleler, iç kamuoyunu yeniden mobilize etmenin ve liderliğini tahkim etmenin bir aracı olarak görülüyor. Savaş ortamı, güvenlik eksenli bir siyasal konsolidasyon yaratma imkânı sunuyor.

Netanyahu’nun İran halkına yönelik rejim değişikliği çağrıları da bu çerçevede okunmalı. Bu çağrılar hiçbir şekilde İran halkının iyiliği için değil. İran’ın iç dengelerini sarsarak İran’ın bölgesel gücünü sonlandırmayı hedefliyor.

İran’ın savaşta sıkışmışlığı

İran’ın füze kapasitesi ve bölgesel vekil güçleri önemli olsa da ABD ve İsrail’in hava üstünlüğü ve ileri teknoloji avantajı karşısında askeri olarak kazanma şansı az. İran, uzun vadeli doğrudan çatışmayı sürdürme kapasitesi sınırlı olduğundan vekil güçler üzerinden denge kurmaya çalışıyordu. Lübnan’daki Hizbullah, Irak’taki Haşdi Şabi ve Yemen’deki Husiler İran için yalnızca askeri araçlar değil, bölgesel nüfuz iddiasının temel dayanaklarıydı.

Gazze soykırımı sırasında İsrail’in saldırıları bunları zayıflatmış olsa da İran’ın Washington’un taleplerini reddetmesinin temel nedenlerinden biri vekilleri ile ilişkiler. İran rejiminin ABD-İsrail’e teslim olması jeopolitik konumunu zayıflatacaktı.

Hamaney’in ölümüyle birlikte ülke yalnızca askeri bir krizle değil, liderlik boşluğuyla da karşı karşıya kaldı. Üçlü bir geçici liderlik konseyi devreye girdi. Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan, Yargı Erki Başkanı Ejei ve Anayasayı Koruyucular Konseyi’nden seçilen Arafi yeni lider belirlenene kadar yetkileri üstlendiklerini açıkladı. Cumhurbaşkanının “kan dökmek meşru hakkımızdır” açıklaması ile Laricani’nin “ABD ile müzakere yapmayacağız” demesi yeni yönetimin yumuşamayacağını gösteriyor.

Sokakta da tablo değişti. Trump ve Netanyahu’nun rejim karşıtlarına seslenişi, rejim karşıtı gösterilere karşı devletin sert tutumuna meşruluk sağladı. Devrim Muhafızları’na bağlı Besic güçleri aktif biçimde meydanlara indi. Daha önce Besic vahşetini yaşamış rejim karşıtları için bu açık bir baskı mesajı.

Kent meydanlarında “İmamımızı öldürdünüz” diye ağlayan kalabalıklar sokakların değiştiğini gösteriyor. Binlerce kişi rejim lehine gösteriler düzenliyor. Dış saldırı, içeride bir tür kenetlenme duygusu yaratıyor ve bu da yönetimin elini güçlendiriyor.

Washington’un beklentisi İran’ı diplomasi masasına çekmek olabilir. Ancak içeride savaş psikolojisi ve dış tehdit algısı, reform ihtimalini değil sertleşmeyi güçlendiriyor. Hamaney sonrası dönemde daha katı bir lider seçilme ihtimali de bu bağlamda artıyor. İran bugün yalnızca dış saldırıyla değil, kendi siyasi geleceğiyle de boğuşuyor. Savaş, değişim ihtimalini hızlandırmak yerine rejimi daha kapalı ve baskıcı bir hatta itebilir.

Savaşlar çağında barışı savunmak

Barış Kurulu’nun ortaya çıkışı, çok taraflı diplomatik ilişkiler düzeninin yerini daha sert bir askeri güç siyasetinin aldığını gösteriyor. Savaş yeniden olağan bir araç haline geliyor.

Bu savaşın ekonomik etkisinin büyük olacağı önceden çok söyleniyordu. Nitekim Hürmüz Boğazı’ndaki gerilim petrol fiyatlarını yukarı çekerek enerji piyasalarını ilk günden sarstı. Küresel petrol arzının yaklaşık beşte birinin geçtiği bu hat üzerindeki her risk, enerji maliyetlerini artırıyor. Enerji fiyatlarındaki artış ise doğrudan enflasyona, nakliye maliyetlerine ve gıda fiyatlarına yansıyor.

Ama savaşın gerçek bedeli ekonomik krizlerle sınırlı değil. Bahreyn’den Katar’a, Irak’tan Kuveyt’e uzanan geniş bir coğrafyada insanlar hayatını kaybediyor. Yüzlerce kişi öldü, binlerce kişi yaralandı, yüz binlerce insan evini terk etti. Bölge yeniden ateş hattına sürüldü.

ABD ve Avrupa şehirlerinde “Hands off Iran-İran’a Saldırma” sloganlarıyla yapılan protestolar binlerce insanın bu gidişata yönelik rahatsızlığını gösteriyor. ABD’de Demokrat Parti içinden sert eleştiriler yükseliyor. Ancak henüz savaşı durdurabilecek bir güç ortaya çıkmış değil.

Jane Fonda’nın hafta sonu gösterilerde söyledikleri bu noktada tarihsel bir hatırlatma niteliğinde. “Bu yine yanlış bilgilere dayalı bir savaş ve ister istemez Vietnam Savaşı’nı hatırlıyorum. Tarih kitaplarında yazılı olmasa da Amerikan savaş karşıtı hareketinin o savaşın sona ermesinde büyük payı vardı.”

Bu hatırlatma önemli. Tarihte askeri güçlerin hesapları çoğu zaman kendi ülkelerindeki toplumsal baskıyla engellendi, bitirildi.

İran’a yönelik bu savaşın kaderi yalnızca Washington, Tel Aviv ya da Tahran’daki karar vericilere bağlı değil. Eğer durdurulacaksa, bu ancak güçlü bir savaş karşıtı hareketle mümkün olabilir. Aksi halde 21. yüzyılın hegemonya mücadelesi yeni savaş cepheleri açarak ilerleyecek.

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.