‘Kürtçe anlıyorum ama konuşamıyorum?’

Kürt meselesinin çözümüne dair tartışmalarda, en temel başlıklardan biri her zaman Kürtçe oldu. Siyasetçilerden yurttaşlara kadar başta Kürt tarafı olmak üzere birçok kesim sürece dair her talebinde mutlaka bunu dile getirdi. Fakat bu talep dillendirilirken, bunun nasıl gerçekleşeceğine dair somut bir fikrimiz var mı? Bugün anadilinde eğitim hakkı gündeme gelmiş olsa da sıfırdan başlayacak çocuklar […]

‘Kürtçe anlıyorum ama konuşamıyorum?’
  • Yayınlanma: 20 Şubat 2026 00:07

Kürt meselesinin çözümüne dair tartışmalarda, en temel başlıklardan biri her zaman Kürtçe oldu.

Siyasetçilerden yurttaşlara kadar başta Kürt tarafı olmak üzere birçok kesim sürece dair her talebinde mutlaka bunu dile getirdi. Fakat bu talep dillendirilirken, bunun nasıl gerçekleşeceğine dair somut bir fikrimiz var mı?

Bugün anadilinde eğitim hakkı gündeme gelmiş olsa da sıfırdan başlayacak çocuklar kadar, çatışmalı sürecin içerisinde büyümüş çocuklar var. O çatışmanın çocukları büyüdü, yetişkin oldular. Özellikle yerinden edilmeyle anadilinden mahrum bırakılmanın bedelini birebir yaşadılar. Peki anadilinde eğitim hakkını Kürtlere teslim ederken, dillerinden koparılmış ‘çocuklar’ için ne yapılacak?

Bu haberde, artık rutin bir kalıp cümle haline gelmiş, “Kürtçe, anlıyorum ama konuşamıyorum” diyen kişilerle konuştuk. Görüştüğümüz kişiler 65 yaşından 20 yaşına kadar çok geniş bir yaş aralığında ancak hepsi aynı şeyi söylüyor: “Kürtçeyi anlıyorum ama konuşamıyorum.”

Zorlukların altında yanlış yapma korkusu, dalga geçilme kaygısı, pratik eksikliği, sosyal baskı, kişisel ve toplumsal travmalar gibi pek çok neden var. Ayrıca söz konusu travmalar pedagojik de değil, doğrudan politik.

“Kürtçe konuşursam tepki alır mıyım?, Yanlış konuşuyorum diye utandırılır mıyım?” gibi kaygılar ortak olanlar.

Bir diğer önemli nokta, görüştüğümüz kişilerin çoğunun hayatlarının bir döneminde kendi çabalarıyla veya dernek, parti kursları aracılığıyla Kürtçe öğrenmeye çalışmış olmaları. Çabalarına rağmen anadilini konuşamayan kişilerin hikayelerini dinleyince şu soru akıllara geliyor: “Kürtçeden koparılanlar nasıl yeniden konuşacak? Ana dilde eğitim bu kişilere nasıl ulaştırılacak? Baskı ve asimilasyon politikası sonucu dilini kaybetmiş kişilere nasıl bir öğretme yöntemi uygulanacak?”

Bu soruların yanıtını da Mardin Artuklu Üniversitesi Yaşayan Diller Enstitüsü Kürt Dili ve Kültürü Anabilim Dalı Araştırma Görevlisi Dr. Şehmus Kurt ile konuştuk.

Ayrıca, Kürtçeyi “iyi bilen” ve bu dilde yayıncılık veya öğretmenlik yapan kişilerle de görüştük. Onlar, dili kaybetmiş olanların yaşadığı travmalardan çoğu zaman habersiz. Anlaşılan o ki, dilini tüm zorluklara rağmen koruyabilmiş olmak, onu kaybetmiş olanları anlamayı zorlaştırıyor.

 

***

Görüştüğümüz kişilerden bazı hikayeler:

Yarım kalmış bir bağ’ Berivan Yüksel (28)

Küçük yaşta Erzurum’dan İstanbul’a gelen Berivan Yüksel için Kürtçe, evin duvarları arasında sıkça duyduğu bir sesti. Ailesi kendi aralarında Kürtçe konuşurken, o bu dili anlamakta hiç zorlanmadı. Ancak konuşmaya gelince kelimeler akmadı. Yüksel’e göre, İstanbul’da Kürtçenin yaygın olmaması ve buna dair anadilinde eğitimin olmaması kendilerini etkiledi.

“Ben Kürtçeyi anlamakta zorlanmıyorum. Fakat konuşmaya gelince kelimeleri akıtamıyorum. Akmıyor o kelimeler…”

Yaşı büyüdükçe dili ve kendisi arasında bir bağ olduğunu fark eden Berivan, Kürtçe anlayıp konuşamamayı “yarım kalmış bir bağ” olarak tanımlıyor. Şimdilerde bu bağı tamamlamak için çabalıyor.

“Geçen hafta Kürtçe bir belgesel izliyordum, uzakta oturduğum için Türkçe altyazı okuyamadım ama her şeyi anladığımı fark ettim” diyen Berivan, “Biri bana ne diyor, çevir’ dese, yapamam ama anlıyorum” dedi.

Pratik eksikliğinin yanı sıra, Kürtçe konuşan birinin karşısında yanlış yapma kaygısı hissediyor. “Sen nasıl anlayıp konuşamıyorsun?” sorusuyla çok sık karşı karşıya kaldığını söyleyen Berivan, “Konuşursam acaba yanlış mı söyledim diye bir çekince oluyor. Bir de kendi anadilim olunca insan daha fazla çekiniyor. Uzak duruyormuşum gibi anlaşılmasından da korkuyorum. Çünkü tam tersi, ben bu bağın kopmasını istemiyorum” diyor.

Berivan, anadiliyle bağını tamamlamak için müziğe sarılıyor. Kürtçe şarkılar söyleyerek dilini döndürmeye, o aşinalığı konuşmaya dönüştürmeye çalışıyor. Berivan’ın en büyük hayali ise Türkçeyi çok iyi bilmeyen annesiyle, kendi anadilinde saatlerce sohbet edebilmek

Kürtçenin, ailesinin hikayesi olduğunu söyleyen Berivan, anadilinde eğitim talebini, “Bu bir lütuf değil. Lütuf olarak görünmemesi gereken bir şey. Tamamen hakkımız olduğunu düşünüyorum. Ana dilde eğitim almış olsaydım böyle olmayacaktı” sözleriyle dile getiriyor.

Görüşmemizi bitiriyoruz ama “Bu konuda konuşmak çok ihtiyacımmış” diyerek son olarak şunu ekliyor: “Kesinlikle tamamen kaybolmuş bir dil değil, kaybolmayacak. Yaşatmaya çalışıyoruz ve biz kaybedenler bulabileceğimize inanıyorum.”

‘Travmalar’ Berrin Selbuz (44)

Berrin Selbuz’un hikayesi onun tanımlamasıyla ‘travmatik’.

Beş yaşına kadar Bingöl’de, babaannesiyle Kürtçe konuşarak büyümüş. Ancak köyleri yakılınca zorunlu göç ve İstanbul’a yerleşmeleriyle her şey değişmiş. Ailesi hem Kürtlere yönelik asimilasyon baskısı hem de “faşist bir mahallede” yaşamanın getirdiği korkuyla, onun Kürtçe konuşmasını yasaklamış.

Yaşadıklarını anlatırken gülüyor, “Kürtçe konuştuğum için annem terlik fırlatırdı” diyor.

“Çocukken her Kürtçe konuştuğunda engelleniyorsun, mahallede dışlanıyorsun. Bu nedenle çok ağır bir travmaya dönüştü. Şimdi hiç konuşamıyorum. Annemle konuşurken o Kürtçe konuşuyor, ben Türkçe cevap veriyorum. Bana kızıyor ‘Niye Türkçe konuşuyorsun?’ diyor. Vakti zamanında o kadar dövmeseydin o zaman.”

Berrin’in yaşadığı baskılar yalnızca çocukken değil büyüdüğünde de sürüyor. Kürtçe bilen arkadaşları tarafından da kötü bir muameleyle karşılaşıyor. Kürtçe konuştuğunda dalga geçiliyor:

“Deniyorsun, öğrenmeye çalışıyorsun ama destek yerine dalga konusu oluyorsun. Oysa teşvik edilmeli. Yanlış söyleyebilirim, ‘Şöyle söyleyebilirsin’ diye düzeltilebilir mesela. Ama dalga geçince tamamen içine kapanıyorsun.”

Birkaç farklı kursa giden Berrin, bu süreçlerin de çok iyi geçmediğini söylüyor:

“Bir kere hoca yüzünden bırakmıştım. Kendince espri yapmaya kalktı. İlk gün sınıfa girdi ‘Konuşma tarzından kim Türk kim Kürt anlıyorum’ dedikten sonra bana dönüp ‘Mesela bu arkadaş Türk’ dedi. ‘Ben Kürdüm ve 5 yaşına kadar Türkçe bilmiyordum’ dedim. ‘Aa pardon’ dedi. Bu beni çok kırdı. Kürtçe bilmeyince sürekli Kürt olduğunu ispatlamaya çalışıyorsun.”

Berrin, tüm yaşadıklarına rağmen hala ısrarcı. Şimdi de kızıyla birlikte KAYY-DER’de Kürtçe kursuna gidiyor.

‘Mükemmeliyetçilik’ Ahmet Tüzün (65)

65 yaşındaki Ahmet Tüzün, 1960 Bingöl, Kiğı doğumlu. Ailesi 1964’te tamamen İstanbul’a göç ederek Fikirtepe’ye yerleşmiş. Yaklaşık 60 yıldır İstanbul’da yaşıyor. Evde altı kardeş Kürtçeyi duyarak büyümüş, dili çok iyi anlıyor ama konuşamıyor.

“İlkokul, ortaokul, lise döneminde çevremde çok az Kürt vardı. Evde konuşulsa da mahallede, okulda, şehirde Kürtçe konuşabileceğim kimse yoktu. Uzun yıllar Kürtçeden uzak kalınca dil de zayıfladı.”

Konuşamıyor olmasını ‘mükemmeliyetçilik’ ve ‘eksik yapma kaygısı’ olarak tanımlıyor. Onu engelleyen, dışarıdaki baskıdan çok içsel bir mesele.

“Zorlayınca konuşabiliyorum ama tam Kürtçe konuşmam gerektiğinde ‘yanlış yaparım, eksik kalır’ hissi geliyor. Cesaretimi toplayıp başlayamıyorum. Bir şey yapacaksam tam yapayım isterim. Yarım yamalak olsun istemiyorum” diyor.

Bu hissine rağmen, Diyarbakır’da bir hafta kaldığında fark etmeden yavaş yavaş Kürtçe konuşabildiğini hevesle anlatıyor: “Demek ki ihtiyaç duyunca çıkıyor.”

Ahmet için Kürtçe, kimliğinin bir parçası, dolayısıyla “Kürtçe konuşamamak, bu kimliğin en temel parçasından eksik kalmak gibi geliyor.”

Konuştuğumuz birçok kişide anlatılanlar neredeyse aynı. Dolayısıyla ortada bireysel bir mesele değil, ortak bir hikaye var.

Geçtiğimiz 15 Mayıs Kürt Dil Bayramı’nda, İlke TV için yaptığımız bir röportajda, Kürtçe bilmeyen bir Kürt gencin söyledikleri bu gerçeği özetler biçimdeydi:

“Bu kadar Kürtçeyle temas edip hala konuşamıyor olmamın altında başka bir neden arıyorum. Bir yandan Kürtçeyi bilmiyor değilim bence. Konuşamıyorum. Çok dalga geçerler bununla ama böyle bir gerçek var. Çünkü bu bizden alınan ve artık bize ait olmayan bir şey aslında. Birileri çıktı Kürtleri Kürtçeden vazgeçirmeye çalıştı ve biz de o vazgeçenlerin çocuklarıydık. Şimdi annem ve babam Kürtçe konuştuğunda çok öfkeleniyorum. Nasıl bana dilimi miras bırakmazlar aklım almıyor. Üstelik kendileri bu kadar güzel konuşurken.”

***

‘Statü eksikliği ve tekçilik’ Bawer Başev

Kürtçe yayıncılık alanında çalışan Bawer Başev, Kürtçeyi 20 yaşından sonra öğrenmiş. Kendi deneyimlerinden de yola çıkarak “Kürtçe anlıyorum ama konuşamıyorum” diyenlerin önünde iki büyük engel olduğunu belirtiyor: statü eksikliği ve tekçilik.

Başev, tekçilik dediği şeyi şöyle anlatıyor:

“Türkçenin öbür diller üzerindeki, özellikle de Kürtçe üzerindeki etkisini kastediyorum. Örnek veriyorum: Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş Diyarbakır’a geldiğinde sadece birkaç Kürtçe kelime kullandı ve TBMM’nin resmi hesabından paylaşıldı. Bu paylaşım çok tepki aldı. İnsanlar bu atmosferde olunca devlet de Kürtçeye yanaşmıyor. Kürtçe ile ilgili bir talep olduğunda önünü açmıyor. Özellikle faşist partilerin Kürtçe üzerinde kurduğu bir hegemonya var. Bu durumlar Kürtçenin özgürleşmesini engelliyor.”

Statü eksikliğini ise şöyle anlatıyor:

“Kürtçenin kesinlikle statüsü olması lazım. Türkiye’de okullarda, camilerde, resmi kurumlarda kesinlikle Kürt dili olmalı. Dile maruz kalmak lazım; bunun için de statü lazım. Mesela kızımdan örnek vereyim: Kızımla hep Kürtçe konuşuyordum. Ama belli bir yaştan sonra toplumla konuşmaya başlayınca, mahallenin çocuklarını görünce dili Türkçeye dönmeye başladı. Benim gibi çocuğuyla Kürtçe konuşan ailelerde de aynı durum var. Çocuklar evde Kürtçe konuşsa bile toplumla yan yana geldiklerinde Türkçe konuşuyorlar. Neden? Çünkü mahallenin baskısı var. Türkçeyi sana dikte ediyor.”

‘Önemli olan sorunu kabul etmek’ Rıdvan Polat

Çocuk edebiyatı alanında yayıncılık yapan Rıdvan Polat ile de geçtiğimiz aylarda Diyarbakır’da düzenlenen 10. Kitap Fuarı’nda konuşmuştuk.

O da “Çocuk Kürtçeyi tamamen reddedemiyor çünkü reddederse anne babasıyla iletişimi kopacak. Türkçeden de vazgeçmiyor çünkü gündelik hayatın, piyasanın dili. Müşterisi olduğu esnafla, öğretmeniyle ya da arkadaşlarıyla bu dili kullanıyor” demişti.

İki dil arasına sıkışan çocukların yaşadığı bazı sorunlara da değinmişti:

“Türkçeyi öğrenemezse bu sefer toplumdan dışlanıyor. Entegre olamıyor. Hırsızlık, uyuşturucu, kötü alışkanlıklar edinme, kötü arkadaşlık, okuldan kaçma gibi sorunlar yaşanıyor. Mesela benim yeğenime engelli raporu vermişler. Çocuk hiç Türkçe bilmiyor. Göç etmiş gitmiş İzmir’e. Çocuk için ‘hiç anlamıyor’ deniliyor. ‘Evet, bu çocuk engellidir’ diyorlar. Engelli değil, onun bilmediği bir dilde konuştuğunuz için sizi anlamıyor.” 

“Şimdi akademik Kürtçe çıktı” diyen Polat, şöyle devam ediyor: “Benim annem 70 yıldır akademik Kürtçe konuşmuyor. Hiçbir zaman da yazılı dili olmamış. Bunu söyleyerek insanları küstürmenin, utandırmanın bir anlamı yok. Ne kadar biliyorsak o kadar konuşacağız. İnat edeceğiz. Kitap okuyacağız. İzleyeceğiz. Şarkılar dinleyeceğiz.”

Sorunun çözümüne dair de neler olabilir diye konuştuk. Polat’ın önerileri şu yönde:

“Bunun üzerine komisyonlar kurulur, çalışmalar yapılır. Başka ülkelerde bu sorun nasıl çözülmüş bunlara bakılmalı. Buradaki sorun için özgün çözümlerle birlikte değerlendirilmeli. Önemli olan sorunu kabul etmektir. Diğeri peyderpey, basit, tali olaylardır.”

***

Peki, hem anlayıp hem konuşamamak nasıl olabilir?

Mardin Artuklu Üniversitesi Yaşayan Diller Enstitüsü Kürt Dili ve Kültürü Anabilim Dalı Araştırma Görevlisi Dr. Şehmus Kurt ile konuştuk.

Şehmus Kurt, çok dilli toplumlarda insanların farklı alanlarda farklı dilleri kullanmasının son derece doğal olduğunu, ancak Türkiye’de bu sürecin kendiliğinden değil, dışarıdan müdahalelerle dizayn edildiğini vurguluyor.

Şehmus Kurt’a göre, Cumhuriyet’ten bu yana izlenen tekçi dil politikaları, Kürtçenin eğitimde, kamuda ve toplumsal alanda sistemli biçimde dışlanmasına yol açtı. Tek bir dilin dayatılmasıyla, ana dil ev içine sıkıştırıldı. Zamanla anadili yalnızca algı düzeyinde kaldı. Dolayısıyla bu dille konuşma veya üretme imkanı ortadan kalktı. Bugün sıkça dile getirilen “Anlıyorum ama konuşamıyorum” hali tam da bu sürecin bir sonucu.

Bu kısmı biraz daha netleştirmek gerekirse:

“Anlıyorum ama konuşamıyorum”

Neden anlıyor? Çünkü algılayıcı dil dediğimiz, kritik döneme (6-8 yaşına kadar) kadar edinilen dil mevcut.

Neden konuşamıyor? Çünkü aldıkları eğitim, altyapı ve yaşamları boyunca edindikleri yazılı birikim bu dil ile değil. Kendisini ifade etmede hiçbir imkandan yararlanamamış veya hiçbir alanda o dili aktif kullanmamışlar.

Türkçe neden bilinçdışı olarak tercih ediliyor?

Dil öğrenme süreçlerinin normalde katmanlı ve doğal ilerlediğini anlatan Kurt, bunu bir karşılaştırmayla açıklıyor:

“Türkçe konuşan bir çocuk okulda Türkçenin standart, akademik halini öğrenir ama evinde yerel ağzı konuşmaya devam edebilir. Dünyanın her yerinde böyledir. İster Cezayir’de Arapça lehçeleri, ister Galler’de Galce olsun; insanlar gündelik hayatta yerel varyasyonu, eğitimde ise standart dili kullanabilir.

Ancak milyonlarca Kürt çocuğu için durum böyle değil. Çocuk, okula gittiğinde kendi ana dilinin (Kürtçe) akademik katmanına geçmesi gerekirken, tamamen yabancı bir dilde (Türkçe) akademik alana geçmek zorunda kalıyor. Zamanla kendi ana dilini sosyal ve akademik ilerlemenin önünde bir engel olarak görmeye başlar. Bu yüzden günlük hayatta da artık kendini daha iyi ifade edebildiği dili tercih ediyor.”

Tercihin çoğu zaman bilinçdışı olduğunu söyleyen Kurt, bunu bir anekdotla anlatıyor:

“80’li yıllarda Mardin’den Anadolu’nun bir köyüne öğretmen olarak atanan bir kişi, Türkçe bilmeyen 8-9 yaşındaki kardeşini de yanına götürüyor. Çocuk bir yıl okula gidiyor ve Türkçeyi öğreniyor. Dokuz ay sonra Mardin’e döndüğünde annesi ona Kürtçe, ‘Nasılsın, seni çok özledim’ diyor. Çocuk cevap veriyor. Yarım saatlik diyaloğun sonunda annesi, ‘Vay kurban olayım, Türkçe öğrenmiş, bana Türkçe de konuşurmuş’ deyince fark ediyor: Çocuk, farkında olmadan annesine hep Türkçe cevap vermiş.”

Dil baskısından sonra canlandırma süreci

Kurt, baskı ve dışlanma dönemlerinden sonra genellikle bir “dil canlandırması” sürecinin başladığını söylüyor:

“Baskıların etkisiyle, dilin aktivistleri, yazarları ve eğitimcileri o dil üzerine çalışmalar yapar. Kürtçe örneğinde olduğu gibi, insanlar canlandırılmaya çalışılan dile rağbet eder ve konuşmaya başlarlar. Ancak dile geri dönüş kolay olmaz. İnsanlar şimdi dillerine dönmek istiyor ama yazılı birikimi, eğitimi ve pratiği o dilde olmadığı için hem konuşurken hem de okurken zorlanıyor. Kürtçe için hala halk arasında canlı olan sözlü kültür var, ancak şimdiki kuşaklar bu sözlü gelenekten de mahrum kaldıkları için ‘alıcı dil’ aşamasını aşıp ‘ifade edici dil’ olarak kullanmakta güçlük çekiyorlar. İşte tam da burada ‘dil canlandırması’ sürecine ve bu dili merkeze alan bir eğitim modeline ihtiyaç var.”

Eğitim süreci | Ne olmalı, nasıl olmalı?

Meclis’teki 2026 bütçe görüşmelerinde konuşan Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, talep edilmesi halinde Kürtçe, Kurmanci ve Zazaki dahil olmak üzere yaklaşık 30 yaşayan dil ve lehçede seçmeli dersler için öğretmen ataması yapılacağını söyledi.

Kurt’a göre, bugün okullarda haftada iki saat verilen seçmeli Kürtçe dersleri her ne kadar önemli olsa da yetersiz. Kürtçenin eğitim sisteminde gerçek anlamda yer edinmesi gerekiyor.

“Sadece ortaokullarda değil; ilkokuldan itibaren, haftada birkaç saatin Kürtçe öğretimine, alfabesine, müziğine, hikayelerine ayrılması, çocuğun daha yumuşak bir geçiş yapmasını sağlayabilir. Bununla birlikte ‘anlıyorum ama konuşamıyorum’ diyenlerin sayısının azalacağını düşünüyorum. Çünkü çocuğun kelime haznesi genişleyecek, kendini yazılı olarak ifade edebilecek, En önemlisi eve geldiğinde yaşadığı dilsel travmayı daha az hissedecek. Okulda 40-50 saat başka bir dil yüceltilip kullanıldığında, çocuk ister istemez evde konuşulan dili travma olarak yaşıyor”.

‘Kürtçe zaten yasak değil’ demek yeterli mi?

“Anadilinde eğitim istiyoruz” dendiğinde sıklıkla “Kürtçe zaten yasak değil ki” tepkisi ortaya çıkıyor. Ancak Şehmus Kurt’a göre, “Biz Kürtçeyi serbest bıraktık” demek, o dilin gelişimine katkı sağlamak anlamına gelmiyor. Önemli olan, dilin nerede ve nasıl serbest bırakıldığıyla ilgili.

“Kürtçe müzik yapılabilir; zaten yapılıyor. Ama asıl soru şu: Kürtçe yayıncılığa, tiyatroya, hastanede, kamuda Kürtçe hizmet almaya ne kadar izin veriliyor? Bunların hepsi bir yana, en önemlisi eğitim. Üniversitelerde Kürt Dili Bölümü’nün olması, o dilde eğitim yapıldığı anlamına gelmez. Türkiye’de Ermenice veya Korece bölümler de var. Bunlar akademik alanlar. Eğitim dediğimiz şey, matematiğin, tarihin, sosyolojinin, felsefenin de o dilde yapılabilmesidir.”

Öneri çok net: Çok dilli eğitim programı

Kurt’a göre çözüm, tek dilli bir sistem yerine çok dilli eğitim programlarının hayata geçirilmesi.

“Yüzde yüz Kürtçe eğitim, her ne kadar talep edilen bir şey olsa da pratikte rağbet edilen veya gerçeklerle uyuşan bir talep değil. Nasıl olmalı? Örneğin, Kürtçenin ağırlıkta olduğu, Türkçe ve İngilizcenin kademeli olarak eklendiği dengeli bir program… Diyelim ilkokul 1. sınıfta 10 saat Türkçe dersi yerine 6 saat Kürtçe, 4 saat Türkçe olabilir.

2. sınıfta yine 6 saat Kürtçe, 4 saat Türkçe ve bu sefer 2 saat İngilizce de eklenir. Hayat Bilgisi dersi Kürtçe veriliyorsa Fen Bilgisi Türkçe verilebilir. Bu şekilde ‘dengeli iki dillilik’ sağlanır. ‘Anlıyorum ama konuşamıyorum’ dediğimiz şey, zaten dengesiz iki dilliliğin ta kendisidir.”

Ayrıca, bölgesel farklılıklara uygun esnek modeller de önerileri arasında:

“Hatta diyalektlere göre de modeller geliştirilebilir. Bingöl’de Zazaca, Van’da Kurmanci ağırlıklı başlanıp, ilerleyen sınıflarda diğer lehçe seçmeli olarak sunulabilir. Mardin veya Urfa’nın Arapça konuşulan bölgelerinde ise program Arapça ağırlıklı kurgulanabilir. Bunu özellikle ilkokuldan başlatmak şart. Çünkü çocuk, dil zenginliğini en çok içine çekebileceği o kritik dönemi kaçırırsa, ortaokula geldiğinde tek dilliliğe kaymış olur. O aşamadan sonra seçmeli derslerin etkisi sınırlı kalır.”

Son olarak, taleplerin net bir şekilde formüle edilmesi gerektiğini vurguluyor Şehmus Kurt:

“Çoğu zaman slogan aşamasında kalıyoruz: ‘İstiyorum ama ne istiyorum? Nasıl istiyorum?’ Bunun altını doldurmak lazım. Eğitim hakkı, en az iki dilli modellerin olduğu okulların yaygınlaşması demektir. Bütün okulların aynı olması gerekmez; bazı okullar tek programlı, bazıları çok programlı olabilir. Velilerin tercihine göre yönlendirme yapılabilir. Bunun için akademisyenlerin görüşlerine başvurulmalı, bilimsel çalışmalardan faydalanılmalı ve siyasiler tarafından doğru ifade edilip hayata geçirilmelidir.”

İsim hakkı: Metropollerde Kürtçe isimle yaşamak

Kürtçeden koparılmış çocuklar anlatıyor