• Ana Sayfa
  • Manşet
  • Mehmet Demir yazdı | İdeolojik bir aygıt olarak tribün: Kiminle yan yana durabilirsin?
Mehmet Demir yazdı | İdeolojik bir aygıt olarak tribün: Kiminle yan yana durabilirsin?
Konuk Yazar 21 Mart 2026

Mehmet Demir yazdı | İdeolojik bir aygıt olarak tribün: Kiminle yan yana durabilirsin?

Mehmet Demir yazdı | İdeolojik bir aygıt olarak tribün: Kiminle yan yana durabilirsin?

Geçtiğimiz günlerde Barikat İstanbul’un davetiyle, iki yaşındaki kızımla birlikte bir iftar programına katıldık. Aynı masada farklı kulüplerden taraftar grupları vardı. Amedspor’un yanı sıra Muşspor, Vanspor, Mardinspor; Beşiktaş, Kasımpaşa, Galatasaray ve Fenerbahçe tribünlerinden taraftarlar aynı sofrada buluşmuştu.

Herkes kendi rengiyle, kendi marşıyla, kendi sesiyle oradaydı. Kimse diğerine benzemeye çalışmıyor, kimse kimliğinden ödün vermiyordu. Orada kurulan şey bir “aynılaşma” değil; tam aksine farklılıkların birbirine değebildiği, beraber nefes alabildiği insani bir zemindi.

O akşam kurulan şey çok açıktı:
Tek tip olmadan birlikte olunabiliyordu.

Ancak bu tablo, kısa süre içerisinde bambaşka bir dille yorumlandı. Beşiktaş Çarşı grubunun yayımladığı açıklama, bu birlikteliği adeta bir “sınır ihlali” olarak tarif etti. Kullanılan dil, yalnızca bir mesafe koyma refleksi değil; aynı zamanda kimlerin nerede durması gerektiğini hatırlatan, sınırları keskin bir çerçeveydi.

Amedspor taraftarları ile aynı sofrada bulunmayı bir “sınır ihlali” olarak tarif eden dil, bu çağrıya uymayanları dışarıda bırakan bir çerçeve kurar. Böylece tribün, yalnızca bir spor alanı olmaktan çıkar; bireylerin nasıl düşüneceğini ve kiminle yan yana durabileceğini belirleyen bir ideolojik düzene dönüşür.

Ancak bu tabloya yönelen tepki, meselenin yalnızca bir birliktelik tartışması olmadığını ortaya koydu.
Asıl mesele, kimlerin hangi sınırlar içinde kalması gerektiğine dair kurulan görünmez düzendi.

Modern devlet, gücünü yalnızca zor aygıtlarından değil, zihinleri şekillendiren görünmez mekanizmalardan alır. İdeoloji, bireylere seslenir; onlara kim olduklarını, nerede durmaları gerektiğini ve hangi sınırları aşamayacaklarını hatırlatır. Bu sesleniş, insanları belirli birer “özne” haline getirir.

Bu özneleşme süreci çoğu zaman fark edilmeden işler. İnsanlar kendilerine çizilen sınırları sorgulamadan içselleştirir; kiminle yan yana durabileceklerini, nerede susmaları gerektiğini, hangi ilişkilerin “meşru” sayıldığını bu görünmez çerçeve içinde öğrenirler.

Bu yüzden bir iftar sofrasında yan yana gelmek bile, sadece bir buluşma değil; ihlal olarak görülür. Tepki de tam olarak buradan doğar. Çünkü mesele, bir araya gelmenin kendisinden çok, bu birlikteliğin mümkün olduğunu göstermesidir.

Çarşı’nın açıklamasında yer alan “Aziz Türk milletinin evlatlarıyız” ifadesi, tam da bu çağrının açık bir örneğidir. Bu cümle yalnızca bir aidiyet beyanı değil; aynı zamanda bir konumlandırmadır: “Sen bu milletin makbul bir parçasısın ve davranışının sınırları bellidir.”
Amedsporlular ile aynı sofrada oturmak, bu özneleşme sürecine bir ihanettir.

İdeoloji zihinlere o kadar sızmıştır ki, “muhalif” olduğunu iddia eden yapılar dahi, konu Amedspor ve Kürt kimliği olduğunda bir anda devletin diliyle hizaya girer.

Barış Ünlü’nün “Türklük Sözleşmesi” tezi, bu zihinsel tıkanıklığı anlamak için anahtar niteliğindedir. Çarşı’nın açıklaması, bu sözleşmenin tribün versiyonudur. Amedspor ile yan yana gelmek, bu imtiyazlı sözleşmenin dışına çıkmak; yani “makbul vatandaşlık” zırhını kaybetmek olarak kodlanır.

Çarşı grubunun yazılı açıklamasında Amedspor yerine önce “A” harfinin sansürlenerek *medspor şeklinde yazılması, ardından “ilişkilerin çerçevesi elbette bellidir” denilerek çizilen sınırlar, bu sözleşmenin en saf halidir.

Bu dil yalnızca dışarıya dönük bir mesafe koyma değil; aynı zamanda içeridekileri hizaya getirme işlevi görür. Taraftar gruplarının kendi üyelerini “bireysel inisiyatif” konusunda uyarması, herkesin birbirini denetlediği görünmez bir baskı alanı yaratır.

Böyle bir ortamda, bir iftar sofrasına oturmak bile sorgulanır, açıklama gerektirir hale gelir. Bu noktada mesele artık spor değil; kimlerin yan yana gelebileceğine karar veren bir sınır rejimidir.

Burada asıl mesele, bir arada yaşamanın nasıl mümkün olacağıdır. Birlik fikrini tek kimlik üzerinden kuran anlayış, farklı olanı ya dışlar ya da tehdit olarak kodlar. Oysa birlikte yaşamak, ancak farklılıkların kendi varlığını koruyabildiği bir zeminde anlam kazanır.

Bu açıdan Amedspor, yalnızca bir futbol kulübü değildir. Farklılıklarla birlikte yaşamanın mümkün olduğunu gösteren somut bir deneyimdir.

Ancak tribünlerdeki egemen dil, bu ihtimali bir zenginlik olarak değil, statükoya yöneltilmiş bir tehdit olarak algılar. Çarşı gibi tarihsel olarak muhalif kimliğiyle bilinen bir yapının dahi, mesele Amedspor ve Kürt kimliği olduğunda bir anda devletçi/ulusalcı bir refleksle “terörizm” retoriğine sığınması, tam da bu zihinsel tıkanıklığın en açık göstergesidir.

Amedspor’un varlığı, bu ülkedeki yerleşik statükonun maskelerinin düştüğü, gerçek demokratik duruşların kristalleştiği bir turnusol kağıdıdır.

O akşam, yanımda iki yaşındaki kızımla o sofrada oturduğumda hissettiğim şey; ne sığ bir tartışmanın parçası olmak ne de suni bir gerginliğin tarafıydı. O sofra, her türlü ideolojik aygıtın ve dışlayıcı dilin ötesinde; ekmeğin, kimliğin ve geleceğin en doğal haliyle paylaşıldığı insani bir hakikat alanıydı.

Amedspor taraftarlığı, dışarıdan çizilen hiçbir “çerçeveye” sığmayacak kadar köklü; babadan, anadan evlada devrolan bir onur mirasıdır.

O sofrada kurulan şey, bir istisna değil; mümkün olanın kendisidir.

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.