• Ana Sayfa
  • Manşet
  • Muhsin Bilal yazdı | Kadının susturulan kahkahası ve bir coğrafyanın çöküşü                                             
Muhsin Bilal yazdı | Kadının susturulan kahkahası ve bir coğrafyanın çöküşü                                             
Konuk Yazar 9 Mart 2026

Muhsin Bilal yazdı | Kadının susturulan kahkahası ve bir coğrafyanın çöküşü                                             

Bu yazının fikri, yıllar önce katıldığım sohbetlerde ve konferanslarda dile getirdiğim basit ama sarsıcı bir gözlemden doğdu: Kadınların neşeli kahkahalarının duyulmadığı toplumlar yavaş yavaş çürümeye başlar. Aradan geçen zaman, bu sezginin yalnızca bir retorikten ibaret olmadığını; aksine bu coğrafyanın yaşadığı travmatik süreçlerin arka planını anlamak için elverişli bir çerçeve sunduğunu gösterdi.

8 Mart, sembolik kutlamaların ötesinde, bir coğrafyanın kendi karanlığıyla yüzleşmesi gereken bir günü işaret eder. Kadının fikrini, hayalini, kahkahasını ve itirazını tehlike olarak algılayan bir dünya gerçekten yaşayabilir mi?

Orta Doğu’nun çöküşü yalnızca savaşların, darbelerin ve emperyal hesapların sonucu mudur gerçekten?  Bu çöküş aynı zamanda hakikate ve medeniyete meydan okuyan ölümcül bir zihin dünyasının, bir geleneğin ve kıyıcı bir politik kültürün sonucu olamaz mı? Kadının, hayatı aydınlatan ve anlamlandıran neşeli kahkahasından korkan bir zihniyetin hepimizi sürüklediği yer aslında cehennemin kör kuyusudur.

Orta Doğu’nun neden bu kadar uzun süredir savaşların, yıkımların ve bitmeyen krizlerin coğrafyasına dönüştüğü sorusu üzerine sayısız analiz yapıldı. Akademik metinler, siyasal yorumlar, stratejik raporlar ve düşünsel tartışmalar zaman içinde oldukça zengin(!) bir literatür oluşturdu. Bu literatürün önemli bir bölümü emperyal müdahaleleri, otoriter siyasal yapıları, mezhepsel çatışmaları ve ekonomik eşitsizlikleri merkeze aldı. Bütün bu açıklama modelleri belirli ölçülerde haklıydı lakin bu tartışmaların büyük çoğunluğu, meselenin en derin ve en rahatsız edici boyutunu, kadının yaratıcı potansiyelinin sistematik biçimde bastırıldığı gerçeğini görmemeyi tercih etti.

Bir toplum kadının yaratıcı potansiyelini engellediğinde bir hayali ve bir geleceği susturur. Kadının sesi bastırıldığında toplum konuşma yeteneğini, düşünme yeteneğini, kahkahası bastırıldığında yaşama sevincini kaybeder. Ve bir toplum yaşama sevincini kaybettiğinde geriye nefes bile alma imkanımızın kalmadığı, içinde kaybolacağımız zifiri bir karanlık kalır.

Beri yandan tarih başka bir hakikati de bize gösterir. Kadın ayağa kalktığında tarih yön değiştirir. Kadın konuştuğunda sessizlik dağılır. Kadın yürüdüğünde korku geri çekilir. Kadın direndiğinde karanlık çatlamaya başlar. Zira unutulmaması gereken bir gerçek vardır: Bir toplum kadının ışığını söndürdüğünde karanlık yalnızca kadınların üzerine çökmez. Karanlık herkesin üzerine bir kabus gibi çöker.

Hannah Arendt, insanın dünyayı kurma yeteneğini “eylem” kavramıyla açıklarken, özgürlüğün ancak kamusal alanda görünür olan bir insan varlığıyla mümkün olduğunu söyler. İnsan ancak konuşabildiğinde, tartışabildiğinde ve dünyayı dönüştürme iddiasını ve iradesini ortaya koyabildiğinde gerçekten var olur. Bu çerçevede kamusal alan yalnızca bir siyaset alanı değil, insanın varlık sahnesidir. Kadının sesi kamusal alandan silindiğinde, toplum yalnızca bir cinsiyeti susturmaz; kendi dünyasını kurma kapasitesini de eksiltir.

Michel Foucault’nun işaret ettiği gibi iktidar yalnızca yasaklayan bir mekanizma değildir; aynı zamanda hayatı düzenleyen, bedenleri disipline eden ve zihinleri şekillendiren bir ağdır. Bu coğrafyada kadının bedeni, arzusu, sesi ve kahkahası bu disiplin ağının merkezine yerleştirilir, Kadın özgürlüğü “tehlike” olarak kodlanır, potansiyeli bir tehdit gibi sunulur ve varlığı sürekli kontrol edilmesi gereken bir alan haline getirilir. Böylece kadın yalnızca siyasal alanın dışına itilmemiş; aynı zamanda düşünsel ve kültürel hayatın da sınırlarına sürülür. Oysa bir toplum kadının hayal gücünü bastırdığında, aslında kendi geleceğini ürpertici bir karanlığa mahkum eder.

Zygmunt Bauman, modern toplumların en büyük krizinin kendi korkularını üretmeleri olduğunu söyler. Kadının özgürleşmesinden korkan kültürler de tam olarak böyle bir korku üretmiştir. Kadının sesinden, kahkahasından, görünürlüğünden korkan bir politik kültür, bir zihin dünyası kendi kırılganlığını güç gibi sunmaya çalışır. Kadınların neşeli kahkahalarının kamusal alanda yankılanmadığı bir dünya, sessiz bir çürümenin başladığı dünyadır. Kahkaha, yalnızca bir neşe hali değil; aynı zamanda var olma cesaretidir. Otoriter kültürler bu yüzden kahkahadan korkar. Çünkü kahkaha korkunun yenildiği yeri bize gösterir.

Kadınların kahkahasının kamusal alandan silindiği bir dünyada çürüme çoktan başlamıştır. Çünkü kahkaha yalnızca bir neşe hali değil; korkuya teslim olmadığımızı gösteren en sade özgürlük ilanıdır. Orta Doğu’nun bugünkü karanlığını anlamak isteyenler, belki de önce bu sessizliğe, kadınların susturulmuş kahkahasına bakmalıdır.

Kürtlerin travmatik hafızası, bu karanlığın en utanç verici suçlarından birinin yakın tarihte Musul ve Rakka’da ortaya çıktığını unutmadı. Kürt kadınlarının köle pazarlarında birkaç dolar karşılığında satıldığı sahneler yalnızca bir savaşın barbarlığı değildi; insanlıktan çıkarma pratiğinin en çıplak ifadesiydi. Bir kadının bedeninin pazarlık konusu haline getirildiği bir yerde insanlığın kendisi de pazarlık konusu haline gelmiştir. Köle pazarında teşhir edilen kadın bedeni insanlıktan çıkarma (dehumanizasyon) pratiğidir. Amaç yok etmek değil aşağılamak, ibret üretmek ve insanı bir mesaja dönüştürmektir.  Bu, Arendt’in söz ettiği ahlaki çöküşün en uç biçimidir: kurban artık insan değil, mesaj taşıyan bir nesnedir.

Fakat tarihin ironisi tam da burada ortaya çıktı. Aynı coğrafyada, aynı karanlığın içinde Kürt kadınının göz kamaştırıcı direniş hikayesinin doğuşuna da tanıklık etti. Bu direniş yüzyıllardır bastırılmış bir potansiyelin yeniden ortaya çıkışını ve ontolojik bir itirazı temsil eder. Kadınların kendi kaderlerini ellerine alma iradesi, bu coğrafyada uzun zamandır unutulmuş bir hakikati yeniden hatırlattı: Kadın yalnızca hayatın taşıyıcısı değil, aynı zamanda onun kurucu öznesidir.

Tarih bize defalarca aynı hakikati hatırlatmıştır. Kadınların susturulduğu toplumlar önce hayal kurma yeteneğini sonra düşünme cesaretini, ardından adalet duygusunu ve en sonunda insanlığını kaybeder. Çünkü kadının yaratıcı potansiyelini silmeye çalışan her düzen, her toplum aslında adım adım cehennemin kör kuyusuna sürüklenir. Bir toplumun gerçek çöküşü tanklarla, bombalarla başlamaz. Gerçek çöküş, bir kız çocuğunun hayal kurmasının tehlikeli sayıldığı. bir kadının kahkahasının yasaklandığı anda başlar.

Son söz; Bir yerde kadınların kahkahası özgürce yankılanıyorsa, bilin ki orada insanlığın henüz tamamen kaybetmediği bir gelecek umudu vardır.

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.