15 Ocak Nâzım Hikmet’in doğum günü.
Doğum gününde Nâzım’ı anmak, yalnızca bu topraklardan çıkan en güçlü şairi ya da bir komünisti anmak değil, doğaya başka türlü bir bakışın mümkün olduğunu da hatırlamak demek.
Bugün ekoloji konuşmalarının çoğu iki uç arasında sıkışıyor: ya romantik bir doğa nostaljisi, ya da teknik bir “rapor dili”. Nâzım ise şiiriyle kadrajı yerinden oynatıyor; “insan”ı merkezin konforundan çekip suyun kıyısına, ağacın gölgesine, kedinin yanına yerleştiriyor.
Nâzım Hikmet, doğayı dışarıda bir fon olmaktan çıkarıp, ekmekle, sağlıkla, barınmayla, savaşla ve özgürlükle aynı dizeye yerleştiriyor. Nâzım’ın şiiri, doğayı ‘çevre’ diye kenara iten dile karşı, hayatın tarafını tutan güçlü bir itiraz olarak hâlâ konuşuyor.
Işık kime vuruyorsa, dünya onundur
“Masalların Masalı” şiiri bu açıdan çok çarpıcı. O kısacık şiiri aynı zamanda güçlü bir ekoloji metni yapan şey, içinde “iklim”, “karbon”, “kriz” kelimesi geçmesi değil. Geçmiyor zaten.
Şiirde insan, bir ağacın yanında durur. Bir üstünlük iddiası yoktur. Sonra kedi girer sahneye, sonra güneş. Ve ışığın kime vurduğunu sayarken kurduğu liste, bize bir dünya görüşü bırakır: İnsan, çınar, kedi, güneş… aynı kadrajda, aynı dizede yan yana durur. Şunu hissederek biliriz: “Doğa” bizim dışımızda bir nesne değildir. Biz, onun içindeki bir türüz. Doğa, ilişkidir. Işık herkese vuruyorsa, hak da herkesindir.
Gökyüzünden rejim yağıyor
“Stronsiyum-90” ise bambaşka bir yere vurgu yapar: Doğanın tahribatının bir “yanlış kullanım” değil, bir çağın siyasal düzeni olduğunu söyler. Hava bir garipleşir: Güneş, yağmur, sonra kar… Sonra mesele “hava” olmaktan çıkar, “çağ” olur.
Şiirin çarpıcılığı, felaketi uzakta tutmamasındadır: Onu “ot, süt, et” diyerek sofraya getirir; “umut, hürriyet” diyerek bunun sadece biyolojik değil, politik bir mesele olduğunu da gösterir.
Nükleer çağın en büyük marifeti, tehlikeyi görünmez kılmaktı. Stronsiyum 90 bunun tam tersini yapar: Tehlikeyi adıyla çağırır. Sonra da okuru bir eşiğe getirir: İnsan ya kendi gücünü hayat lehinde kullanacak ya da ölümün dağıtımını “ilerleme” diye pazarlayacak.
Bugün ekolojik yıkımın dili de benzer biçimde inşa ediliyor: “Kalkınma”, “yatırım”, “arz güvenliği”, “verimlilik”… Bu kelimeler, bazen bir ormanı, bazen bir dereyi, bazen bir tarım havzasını görünmezleştiriyor.
Dünya Duyumuzu Gözden Geçirmek
Nâzım’ın şiirlerinde doğa, tek tek “ağaç”, “deniz”, “rüzgâr” olarak vitrine konan bir tema değil; şiirin damarlarında dolaşan bir dünya duyusu. Bize hiyerarşisiz, eşit özneler olarak yaşamadıkça ‘ilerleme’ diye övündüğümüz şeyin distopyaya dönüşeceğini hatırlatıyor:
Kendi kendimizle yarışmadayız, gülüm.
Ya ölü yıldızlara hayatı götüreceğiz,
ya dünyamıza inecek ölüm.
Bugün Nâzım’ı anmak bir ikaz fişeği işlevi de görmeli: Stronsiyum-90’ın ota, süte, ete, umuda, hürriyete sızdığı o distopyaya varmadan; suyun şavkının çınara, kediye, insana eşit vurduğu bir dünyayı yeniden kurmak zorundayız.




