Size; ışıksız, karanlık bir gecede, şafağa ereceğiniz umudunu verdim. Ki sonsuza kadar sürecek sanılıyordu o karanlık.
Ben size, boydan boya kar kaplamış bir iklimde, umuda selam duran bir berfin gibi, baharın yakın olduğu müjdesini verdim. Talan edilmiş bir coğrafyanın, yasaklanmış dilinin, yasaklanmış isminin şifresini verdim.
Ben, size; yüzlerce yıllık korkularınızla yüzleşmenin cesaretini verdim.
Yalçın dağların, serin zozanların kucağında, sizden, sizin olan bir ülkenin bağrına sığınarak, yine ve yeniden direnerek, ayağa kalkmanın onurunu verdim.
Karanlık bir hücrede, Zagros’larda, Cudi’de, Gabar’da küllenmiş ocaklarda; yanmaya hazır Newroz ateşlerini tutuşturacak kıvılcımı verdim. Kava sürtünen kibrit çöpünün çıtırtısında, unuttuğunuz stranların ezgisini, yitirdiğiniz şiirlerin ilk dizesini, kurulmamış govendlerin ilk adımını verdim size.
Tutuşan bedenimle, ateşte dövülerek şekillenen demirin, insanlığa sunduğu bilinci verdim. Ölüme inat, yaşam çığlığımdır ki bugün meydanlarda kadınların zılgıtlarıyla yankılanmakta. Özgürlüğe yürüyen çocukların ayak sesleriyle çınlamakta sokakları ülkemin. Ben size sesimi verdim.
Yok sayılmış, yokluğa mahkûm edilmiş bir halkın, dağlarından, köylerinden, şehirlerinden yükselen bir başkaldırının resmidir sıkılmış yumruğum. Ben size öfkemi verdim.
Halaya durmuş erkeklerin, gökkuşağı fistanlı kadınların, gün yüzlü çocukların, yeşermiş buğday tarlalarının, Fırat’ın coşkun akışının, Dicle’nin süzülüşünün, Van Gölü’nün mavi bakışının, Ağrı’nın dumanlı başının, Dersim’in yeşilinin, Amed’in taş sokağının, Mardin’in sarışın güneşinin, Hakkari’nin dağlarının özgürlüğüdür yaşamdan anladığım. Size yaşama sevincimi verdim.
Tel örgülerle, mayın tarlalarıyla parçaladıkları bir coğrafyanın, size uzak kılınmış parçalarında; Rojhilat’ta, Rojava’da, Başûr’da, tutacağınız bir el, omuz vereceğiniz bir omuz, sesinizi katacağınız bir ses olduğunu hatırlattım. Size tarihinizi verdim.
Yirmi yedi yaşında, bir bahar gecesinde, yıldızlı göklerden, yağmur bulutlarından, yeni göğermiş ekinlerden, filizlenmiş dallardan, patlamaya yüz tutmuş çiçek tomurcuklarından uzakta, bahardan koparılmış bir ömrü ateşe vererek yaktım Newroz ateşini, üç kibrit çöpünün aleviyle. Size milyonlarla kutlanacak bir bayram verdim.
Bir kibrit çöpünün duvarlara yansıyan ışığıydı eksik olan. Çünkü, sınırlarını yüreğinde çizdiğin coğrafyanın, tarihini bilincinde taşıdığın hafızanın, geleceğini omuzlarında taşıdığın halkının Newroz ateşini ilk avuçlarında tutuşturmak gerekir.
Ve ilk kıvılcımı ellerinin arasında nefesiyle harlayanlar, şimdi göğe yükselen ateşlerle ısınacak. Yola düşerken ilk adımı atanlar, milyonlarca omuzla beraber yürüyecek. O ilk çığlığı atanın sesi, yüz binlerin söylediği bir şarkıya karışacak.
Şimdi adımla çağırdığınız binlerce çocuk, bir Newroz daha büyüyerek, bir Newroz’u daha büyüterek, baharı getirecekler toprağıma. Daha bir harlanacak ateş, daha görkemli olacak halaylar. Milyonlar aynı anda söyleyecek şarkılarını.
Şimdi nazlı ve usulcacık akıyordur Dicle. Önce berfinler güneşe sevdalanmış, sonra yamaçlardan erimiştir kar. Ve Dicle, bu sevdayla beslenmiştir. Biz bilemeyiz bir nehir olmanın ne demek olduğunu, bağrında kaç dağın suyunu taşımak gerektiğini. Fırat’a kavuşmak için kaç bin yıldır sabırla akışını. Ondandır bu sevdayı ateşle kutsamamız, ateşle mühürlememiz.
Benim çığlığım yankılandı ateşin dalgalandığı duvarlarda, siz umudun, barışın ve aşkın şarkılarıyla inletin sokakları. Dicle’nin akışına, Fırat’ın çağıldayışına bakın, bahardır çünkü gelen.
Newroza we pîroz be.




