Öcalan, Rojava ve entegrasyon
Müslüm Yücel 19 Şubat 2026

Öcalan, Rojava ve entegrasyon

Öcalan’ın hayat hikâyesinin önemli bir kısmı Rojava’da geçer; buradan etkilenir, burayı etkiler. Bugün, buradaki yapının yalnızca ideolojisinin değil, yaşamının da felsefe taşı odur. Öcalan’ın geliştirdiği kadın özgürlüğü, ekoloji, taban demokrasisi; kon federalizm burada vücut bulmuştur. Özetle, anayasaya dönüşmemiş olsa da bu fikirler, sosyal bir sözleşme niteliğindedir: Cinsiyet eşitliği, çok kültürlülük, yerel meclis, kooperatife dayalı ekonomi… Siyasetten, ekonomiye, silahlı güç olmaktan günlük yaşama bu fikirler etrafında bir kadın devrimi yaşanmıştır. Bütün bunlar, 2011- 2012 yıllarında uygulanmaya başlanmış, en çok Türkiye’de tartışılmışlardır: 2013’ten, 2015’e kadar İmralı’da bu mesele pek çok boyutuyla ele alınmıştır. Görüşme notlarına geçip geçmediğini bilmiyorum ama bir aktarım yapmam gerek. Zamanın başbakanıyla Sırrı Süreyya Önder arasında bir konuşma geçer. Konu Cemil Bayık’tır. Başbakan, Bayık’ın kendisine meydan okuduğunu, “kabadayılık yaptığını” söyler. Önder bunu Öcalan’a aktarır. Öcalan, güler, Cemil’i uyaracağını dile getirir, “başbakanla da siz konuşun” der, ekler: “Bu üslupla olmaz.” Sorun şudur: Başbakan “Kuzey Irak benzeri bir yapıya izin vermeyeceklerini” dile getirir. Öcalan, biraz sinirlenir: “Siz de ona söyleyin, biz de merkezi Suriye devleti içinde Kürtleri eritmeyeceğiz. Bu da bizim kırmızı çizgimiz…”
Çözüm süreci bitti, Öcalan’la, 2025 yılına kadar bir iletişim sağlanamadı. Öcalan’a ağır bir tecrit vardı ve bu tecridin kırılması için pek çok çalışma yapıldı: 2025’te kapı aralandı, Öcalan “Demokratik Toplum Çağrısı” yaptı. Yeni bir süreç başladı; PKK, ateşkes ilan etti, kendini feshetti, silahlarını yaktı. Ancak barış konuşulurken Rojava’ya dönük kimi saldırılar başladı. Bu saldırılan yalnızca bölgeyle sınırla kalmadı, Halep’teki Kürt mahallelerinin tehcirine kadar vardı. Öcalan, devreye girdi, işgal engellendi. Öcalan’ın kilit kavramı entegrasyondu; bununla iki şey yapıldı; ilki, stratejik müdahale; ikincisi, fikrin gücüydü.

II

20’inci yüzyılın önemli konularından biri varlık meselesi ve modernitenin eleştirisidir ve dikkat çeken ilk kişi Heidegger’dir; temel sorusu şudur: Neden hiçlik değil de varlık var?
Sorunun sorulma nedeni, varlığın nesneleşmesi, unutuşa terk edilişidir… Öcalan’ın ilk itirazı bunadır. Varlığı nesneleştiren her şeye itirazdır: Doğa, toplum; kadın, nesneleşiyor… Bunu yapan kim: Hiyerarşi, devlet, patriyarkal sistem… Buna modern deniliyor; modern düşünce varlığı, nesneye indirgiyor, insan hesaplanabilir, kontrol edilebilir hale geliyor…
Heidegger, karşı koyamıyor; sessiz bir bekleyiş öneriyor, içine kapanarak bir ret öneriyor, bırakılmışlıkla belkiyi yokluyor; Öcalan, sessizliğe, bırakılmışlığa itiraz ediyor: Çevreci ve merkezde kadının olduğu bir toplum öneriyor.

Heidegger, devletle ilgili konuşmuyor, modern devletin çerçevenin (gestel) bir parçası olduğunu dile getiriyor, devleti tanımlıyor; devlet, hiyerarşinin doruk noktasıdır, patriarkanın kurumsallaşması, kapitalizmin siyasal biçimidir. Buna göre devleti yıkmadan, ne otantik ne özgür bir Da-sein (orada olma) mümkün. Heidegger, varlıktan, “varlığın çobanı” olmayı bekliyor; Öcalan, varlığın örgütlenmesini (kon federal) diliyor. Heidegger, başka başlangıçlar arıyor; söz gelimi Antik Yunan’dan kopuş; burada, varlığı yeniden düşünmek istiyor ama bu siyasal bir projeye dönüşmüyor. Öcalan, başka başlangıçlar için Sümer’den Neolitik’e uzanıyor, onların ruh dünyasına iniyor.
Heidegger, modern dünyanın varlığı unutturduğunu söylüyor; Öcalan, unutturulan varlığı örgütleyip nasıl özgür kılabileceğimizi söylüyor.
Heidegger teşhis ediyor, ama başında Hitler var, tedavi edemiyor, halk kıyımdan geçiyor; Öcalan, teşhis ediyor, birilerine rağmen tedavi de…

Temel sorun, özgürlüktür… Sartre için özgürlük varoluşun temel kavramıdır. Özgürlük tek bir şey veriyor: Sorumluluk… Kimse eylemlerinin sonuçlarından kaçamaz. Öcalan, bireysel ve kolektif özgürlüğü güvence altına almak istiyor. Sartre ve Öcalan, burada birleşiyor; Sartre, “özne merkezli sorumluluk” diyor; Öcalan, kadın ve toplum özgürlüğü, öz yönetim. Her ikisi de öznenin pasif nesne olmasına itiraz ediyor; özne, aktif, yaratıcı ve sorumlu olandır, varlık, böylece ortaya çıkar… Özgürlük, eylem ve sorumlulukla gerçekleşir: Varlık önce gelir, öz ise sonra.

Sartre’da bunun politik anlamı Cezayir’de karşılık bulur. Sartre’a göre devlet bireye sınır koyar. Öcalan, özgürlüğü bireysel değil, kolektif ve siyasal bir proje olarak ele alır; özgürlük, eylem ve sorumlulukla gerçekleşir; siyaset ve özgürlük, bu anlamda birbirinden ayrılamaz; Öcalan, ulus devlete itiraz ediyor; ulus devlet, merkeziyetçiliği üretiyor, baskı kapasitesiyle çalışıyor, yereli yok ediyor; oysa devletin yerine yerelin gelmesiyle sorunlar çözülecektir.

Sartre bir felsefeci/ edebiyatçı olarak özgürlüğe bakıyor, toplumsal pratiklerle ilgilenmiyor; Öcalan bireysel, kurumsal ve kolektif düzeyde bunu görmek istiyor, yorumluyor… İkisinin ortak yanları sömürgeci karşıtlığıdır.
Sartre’da sömürgecilik bireyi ve halkı pasifleştirendir; yapılması gereken özgürleşme ve öznelleşmedir; bu, aynı zamanda varoluşsal bir süreçtir; çünkü özgürlük eylem ve özgürlük üzerinden devleti değişmek değildir yalnızca, bilinçlenmeyi kapsıyor. Öcalan, halkın siyasal, toplumsal haklarının tanınmasını istiyor; bu olmadan özgürleşme olmaz; askeri çözüm değil, siyasal ve toplumsal süreçlerle sorunların çözümü asıl meseledir… Sömürgeci devlet, norm üretir, halkı pasifleştirir… Özgürlük bahsi üzerinden Öcalan, merkezi baskıyı yok eden, öz yönetimle çoğulcu yapılar kurma sorumluluğu taşır, buna entegrasyon der; hem Sartre hem Öcalan’da halk ve birey, pasif birer nesne değillerdir, eyleyen öznelerdir; Kürtler (Öcalan için) sadece siyasal bir gurup değillerdir, toplumsal, kültürel öznedirler: İkisi için de özgürlük, öznelleşme ön koşuldur: Temel sorun!

Temel sorun, özgürlük ve devlettir. 20’inci yüzyılda, iktidar dağılmıştır; iktidarlar disiplinler ve biyo-politik tekniklerle işlemektedir (Foucault) ve devletin iktidarı, istisna (kriz) hallerinde mutlaklaşmıştır (Agamben). Bu iki tanımın doğulu yanını Öcalan gösteriyor; iktidar ki buna daha çok “merkezi baskı” ya da “kriz üretici” diyor; bu, yerel ve çoğulcu iktidar ağları önerir, örüyor. Bütün iktidarların hatta en küçüğünden en büyüğüne kadar siyasi partilerin bunun üzerine düşünmesi gerekiyor. Hal böyle olunca yaralanan özgürlük oluyor; istisna, özgürlüğü askıya alıyor ve özgürlük egemenin insafına kalıyor. Bugün bir ayını doldurmuş olan Kobani kuşatması çok büyük bir örnek teşkil ediyor. Sınırı açıp yardım ulaştırma iktidarın iki dudağı arasındadır; muhalefetin ise bu iki dudağı açıp konuşma sırasıdır… Yardım kampanyaları, iyi niyetli konuşmalar, oradaki yarayı sarmıyor… Hatta biraz ileri gidilirse bu, kişilerin reklam malzemesi bile olabiliyor…
Bu anlamda entegrasyon, çoğulcu bir çözüm tasavvuru olarak karşımıza çıkıyor… Çünkü devlet kriz üretip, baskı potansiyeliyle var oluyor, sürekli normlarını dayatıyor. Çoğulcu olan buna itiraz ediyor; çoğul, birleştirendir; uyum bunun esasıdır, burada birine katiyetle uymak diye bir şey yoktur; farklı düşünceler, değerler, kimlikler, dinler, hatta bilgi alanları anlamlı, tutarlı bir bütün oluşturdukları oranda varlardır ve değer ve davranış arasında bir tutarlıkları da söz konusudur; buna duyu ve akıl birlikteliği denilebilir; buradan içsel bir tutarlılık, kimlik uyumu çıkar; bir kişinin ahlakı, siyaseti, bilgisi, benliği söz konusu değildir…

Öcalan, siyaset alanının açılmasını istiyor, devlet ve toplum ilişkisini yeniden düzenliyor; tekçi kimlikleri reddediyor; devlet, toplumun üstünde değildir, toplumun hizmetinde tezini işliyor; asimilasyon yok, çoğulcu kimlikler var: kimliklerin inkarı yok, tanınması var; siyasal katılım ve her şeyden önce silahlı siyaset yerine siyasal müzakere… Hodri meydan.

Hedeflenen, Kürt kimliğinin anayasal ve kültürel düzeyde tanınmasıdır; çatışmanın bitmesi, siyasal bir çözüm sürecinin olmasıdır… Bu olunca, kimlikler ve eşitlik kazanacak, egemenlik merkezden yerele, herkese dağılacaktır: İnsan, herkestir.
Bugün Kürtleri bölen devletlerin yapısı ortadadır. Tümü, ulus devlete yoğunlaşmış bir baskı aygıtı halini almışlar, toplumsal ilişkiler ağını da bu tertip üzerinde kurmuşlardır; bedeni, ruhu ve hatta nüfusu kendilerince uydurdukları rasyonel tekniklerle idare etmektedirler; dil, eğitim, askerlik, sağlık, nüfus kayıt işlemleri vs kurumlarıyla makbul vatandaşı inşa etmişlerdir.
Öcalan, tek merkezli egemenliği sorunlu buluyor. Bu anlamda Foucault’la bir bağ kuruyor: Egemenlik yalnızca bir merkezde aranmaz. Foucault için modern devlet nüfusu istatistiksel bir nesneye dönüştürmüştür; kimin nerede az ya da çok olduğuna karar veren odur ve böylece, ulusal kimlikte, biyoyönetimin, iktidarın aygıtları olarak işlerler (hastaneler, hapishaneler ve ordulardır.) Öcalan sunduğu entegrasyon, homojenleştirici kimlik üretimini ret ediyor, çoğul kimlik tanımlaması yapıyor. Yerel meclis ve topluluk temelli örgütlenme önerisiyle, merkezi disiplin kurumlarına alternatif yatay ağlar üretmeyi hedefliyor; ulus devletin disiplinler ve biyopolitik yapısına karşı çoğulcu bir siyasal düzen öneriyor.

Ancak bu siyasal düzene imkan verilmiyor. Terör, etnik çatışma denilerek olağanüstü bir hukuk uygulanıyor. Sürekli bir sıkıyönetim hali vardır; demin atıfta bulunduğum Kobani, otuz gündür ablukadadır ve Türkiye’deki siyasi partiler, sessizdir. Burada entegrasyon yara alıyor, istisna/ kriz hali işliyor; asimilasyon devreye giriyor; sadece dilde değil, ekonomi ve siyasette, sosyal hayatta işleyen bir asimilasyondur bu; derincedir; benim ekonomim, onlardan birinin elindedir ama benden yana görülür; benim siyasetim, onlar lehine, onlar için çalışan birileri yapıyordur ve benim sosyal hayatım, buna bayramlar dahil, onların kontrolündedir ve hatta, öyle bir şey vardır ki merkezi krizin küçük bir benzeri olmuşumdur. Oysa egemenlik kriz anlarında görülür ve eğer önüne geçilmezse mutlaklaşır.
Öcalan, krizlerin çoğulcu yöntemle çözümünü işliyor; çünkü krizlerde baskı ve askıya alma merkezin işlevi, niteliğidir; hukuk da burada yerini alıyor, siyasal sürecin aktif bir parçası oluyor. Bu istisna hale karşı, hukukun sürekliliği, toplumsal katılım elbette krizi önleyecektir ama burada merkezin yönetiminde, benden yana gibi görülen başka bir merkez, bir diş bulup budak salıyor… MHP, Öcalan’ın dışarıda olmasını istiyor; bu temenniden öteye geçmiyor; muhalefet, bunu kolektif ve siyasal bir proje olarak ele almıyor; DEM Parti, son dört aydır bunu işliyor… Entegrasyon burada, Öcalan üzerinden dile gelen ama Öcalan tarafından açık bir şekilde halkla paylaşılacak bir düşünce olmaktan çıkartılıyor. Fikir alınıyor ama fikrin sahibi ve uygulayıcısı dışarıda tutuluyor. Öcalan çıksın, fikirlerini açıklasın; lehte ve aleyhte olanlar da tartışma imkânı bulsun.

III

Örnek olarak Suriye’de bir entegrasyon sınavı verilmektedir. Burada ne tek bir dil ne de tek bir millet vardır. Araplar yüzde 60’a tekabül eder ama bu yüzde altmışlık arasında dinsel ve kültürel pek çok farklılık vardır. Geçici olarak yönetimi alan HTŞ, ne Arapları ne farklı din ve kültürleri karşılayabilecek bir hukuk sistemine sahiptir; Cumhurbaşkanı bile yasal olarak halkoyuna sunulmamıştır. Muhaliflerin devlete dâhili, silahlı gurupların tasfiyesi ya da orduya entegrasyonu, yerel yönetimlerin merkezi yapıya uyumu söz konusu bile değildir. Kürtleri bir yana bırakırsak bile, kendi içinde tutarsız bir yönetim vardır. Kürtler, Rakka’dan çekilince aşiretler birbirleriyle, sonra HTŞ’yle çatışmaya girmişlerdir; HTŞ bir hükümet olamamıştır, cihatçı bir serüven peşindedir hala, kendinde olmayanlara baskı ve şiddet uygulamaktadır. Halep’te hala gözaltında tutulan, akıbeti bilinmeyen yüzlerce kişi var; Alevilere yapılanların ne kaydı tutulmuş ne yapılan katliamların sorumluları mahkeme edilmişlerdir; hatta katliamlar meşru görülmektedir, ganimet tek hukuklarıdır.
Entegrasyon, belli bir sınır dahilinde de düşünülemez. Örneğin milyonlarca Suriyeli farklı ülkelere gitmişlerdir. Türkiye’nin dört ili; Antep, Mardin, Kilis ve Urfa’da milyonları aşan bir Arap nüfus yoğunluğu oluşturulmuş, bu kentlerin demografisi etkilemiştir; Türkiye ve Suriye, geri dönüşlerle ilgili bir çalışma içersine girmemiştir. Dahası bu illerdeki Arapların Suriye’ye dönüşü ve onların Suriye’deki mülki hakları da göz ardı edilmiştir, bununla ilgili hukuki bir yol dahi aranmamıştır. Bu anlamda Avrupa’da üstüne düşeni yapmamıştır. Mültecileri geri döndürmek için Colani’yi sevimli göstermenin ötesine geçmemiştir. Mültecilere için şu ana kadar bir güvenlik garantisi verilmemiştir. Dahası, HTŞ’ye zorunlu askerlik gibi bir şartta vardır. Adaletin olmadığı, af yasalarının çıkmadığı, ekonomik düzenlemenin haraca, ganimete dayandığı bir yerde, evet bir iktidar vardır ama yönetim şekli, faşizmin ötesindedir. Örneğin cumhur ve kabinesinin yetkileri, yerel yönetim yetkileri, yargının bağımsızlığı, seçim sistemi, ordu ve güvenlik reformu oluşturulmamıştır. Rejim baskıyla, sistemini koruyor. Muhalefete ise iki şey uyguluyor: Tehcir ve katliam…

Entegrasyondan Kürtlerle, Colani iktidarının anladığı aynı şeyler değildir. Colani, eğitimde Kürtçeyi geri plana itiyor, seçmeli hale getiriyor; Kürt kimliği ve diline anayasal bir güvence vermiyor. Ayrıca, Kobani’ye giden bütün yollar kapalı tutuluyor. Afrin’den tehcir edilmiş kimselere geri dönüş tartışılıyor ama bir türlü bir sonuca bağlanmıyor. Benzer bir durum Süryani ve Ermeni nüfus içinde geçerlidir; tehcir edilenler, geri dönebilecek midir; kırıma uğrayanlar için tazminat, gasp edilen arazileri için yeni bir tapu ya da düzenleme yapılacak mıdır?
Bağlarsam, Heidegger, modern dünyanın varlığı nesneleştirip unuttuğunu, çözüm olarak sessiz bekleyişi, içine kapanmayı önermiştir; Sartre, özgürlüğü varoluşun temel kavramı olarak ele almış, bireyin eylem ve sorumluluk yoluyla öznelleşmesini vurgulamıştır. Öcalan, benzer teşhislere dayanarak felsefi ve siyasal bir çözüm önerisi geliştirmiştir. Öcalan’ın önerdiği entegrasyon, çoğulcu, yerel ve kadın merkezli bir siyasal örgütlenme aracılığıyla özgürlüğün yeniden kurulmasını hedefler. Rojava deneyimleri, yerel meclisler, kadın eşbaşkanlık sistemleri ve kooperatif temelli ekonomi, teoriden uygulamaya geçebileceğini göstermiştir. Suriye’deki güncel örnek, entegrasyon kavramının sınırlarını daha net ortaya koymaktadır. HTŞ veya rejim kontrolündeki bölgelerde tek bir dil, etnik grup veya merkezi otorite dayatılması, farklı mezhepler, kültürler ve aşiretler arasında çatışmayı artırmakta, hukuki ve siyasi uyumu sağlamamaktadır. Mülteci geri dönüşleri, azınlık haklarının tanınması, hukuki reform, güvenlik garantileri eksik olduğu için entegrasyon nominal kalmaktadır; Kobani yollarının kapalı tutulması, Afrin’den tehcir edilenlerin geri dönüşünün belirsizliği ve Halep’teki gözaltılar bunun örnekleridir. Devlet şiddeti, hukuksuzluk ve ekonomik baskılar, çoğulcu ve özgür bir yapının oluşmasını engellemektedir. Öcalan’ın entegrasyon modeli, yalnızca merkezi devletin otoritesine dayanan homojenleştirici bir yaklaşımın yetersizliğini gözler önüne sermektedir. Entegrasyon, toplumsal çoğulculuk, yerel katılım, hukuki güvence ve hakların tanınmasıyla mümkündür. Suriye örneği, tek merkezli iktidarın çoğulcu toplumları yönetmede başarısız olduğunu, özgürlüğün güvenceye alınmasının ancak yerel ve çoğulcu örgütlenmelerle sağlanabileceğini göstermektedir. Bu bağlamda özgürlük, hem bireysel hem kolektif düzeyde, merkeziyetçi baskıya karşı yeniden inşa edilebilecek bir süreç olarak anlaşılmalıdır.

 

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.