Orta Doğu: Yüzyıllık hatanın bitmeyen savaşı

Orta Doğu: Yüzyıllık hatanın bitmeyen savaşı
  • Yayınlanma: 5 Mart 2026 10:05

“Savaşın gerçek kazananı yoktur; geriye yalnızca yıkım, acı ve kayıplar kalır.”

Orta Doğu’da bugün yaşanan savaş ve gerilimler yalnızca güncel askeri hamlelerle açıklanamaz. Bölgenin yüzyıl önce kurulan siyasal mimarisi, halkların birlikte yaşama ihtimalini bastıran bir düzen yarattı. Eğer bu tarihsel hata sorgulanmazsa, yeni yüzyıl da eski acıların tekrarı olmaktan kurtulamayacaktır.

ABD ve İsrail’in İran’a dönük saldırıları ve buna karşı İran’ın füze hamleleri, bölgeyi bir kez daha tarihsel bir kırılma noktasına sürüklüyor. Ancak yaşananları yalnızca güncel askeri hamleler üzerinden okumak eksik kalır. Bu tabloyu anlamak için en az bir yüzyıl geriye gitmek; bölgenin nasıl dizayn edildiğini ve neden kalıcı bir barış üretilemediğini sorgulamak gerekir.

Sykes–Picot Anlaşması ve Lozan Antlaşması ile şekillenen Orta Doğu düzeni, dış müdahalelerle çizilmiş sınırlar ve dar milliyetçi reflekslerle inşa edilen merkeziyetçi ulus-devlet modeli üzerine kuruldu. Yüzyıl boyunca bu model, bölgeye huzur, refah, barış ve demokrasi getiremedi; aksine etnik, dinsel ve mezhepsel çatışmaların ve sürekli istikrarsızlığın zeminini oluşturdu.

Bu yüzyıl, halkların bir arada yaşama iradesinin güçlendiği bir dönem değil; birbirine karşı kışkırtıldığı, korkuların siyasetin malzemesi haline getirildiği bir boğazlaşma süreci olarak kayda geçti. Devletler sınırlarını korudu belki, ancak toplumlarını barış içinde bir arada tutamadı. Kurulan siyasal mimari çoğulculuğu değil, tekliği; müzakereyi değil, bastırmayı esas aldı.

Bugün bölge ülkelerinin kırılganlığı yalnızca dış müdahalelerin sonucu değildir; aynı zamanda yüz yıllık iç siyasal başarısızlığın ürünüdür. Baskıcı rejimler ve rantçı iktidarlar, toplumsal barış yerine kendi iktidarlarını önceledi. Kaynaklar halkların refahına değil, iktidar aygıtlarının tahkimine harcandı. Sonuç olarak etnik, mezhepsel ve dinsel gerilimler çözülmediği gibi derinleşti ve bölge halkları ağır bedeller ödedi.

Ezilen, bastırılan ve dışlanan halklar ise bu sürecin faili değil, mağdurdur. Kürtler, Asuri-Süryaniler, Ermeniler, Êzidîler, Aleviler ve diğer gayrimüslim topluluklar, yüzyıl boyunca bu gidişata müdahil olmak için sayısız girişimde bulundu. Eğer bu kolektif itirazlar demokratik bir yeniden kuruluş fırsatı olarak değerlendirilseydi, Orta Doğu bugün bambaşka bir yerde olurdu. Ne bölge bu yıkım sarmalına sürüklenir ne de Suriye ve İran başta olmak üzere yaşanan kitlesel ölümler bu denli trajik boyutlara ulaşırdı.

Irak Savaşı ve Arap Baharı süreci, bölgenin demokratik dönüşüm ihtimalini içinde barındırıyordu. Ancak bu dinamikler barışçıl ve çoğulcu bir perspektifle okunmadı. Devrimsel ya da evrimsel dönüşüm ihtimalleri küresel ve bölgesel güçlerin müdahaleleriyle çarpıtıldı; ortaya makyajlanmış ama özünde aynı otoriter yapılar çıktı. Suriye’de görüldüğü üzere, bir yerde yıkım yaşanırken gerçek bir çözümün tartışılması yerine iktidarı kimin devralacağı konuşuldu.

Bugün bazıları ABD ve İsrail’in bombalarına, bazıları ise İran’ın füze ve dronlarına seviniyor. Oysa her sevinç, kan, gözyaşı ve ölümlerle gölgelidir. Ölenler, yaralananlar ve geride kalan aileler bir tabloya indirgenemez. Bu nedenle yalnızca sonuçları tartışmak değil, yüz yıllık meselelerin kökenine inmek ve kalıcı çözümler üretmek ahlaki bir sorumluluktur.

Yazının bundan sonraki kısmında “Kürtler” derken, büyük ölçüde ezilen halkların ortak demokratik arayışını kast ettiğimi belirtmek isterim. Kürtler, dört parçada yaşadıkları devletlere demokratik ve barışçıl çözüm önerileri sundular. Ancak bu öneriler çoğu zaman güvenlikçi reflekslerle karşılandı ve kanlı bastırmalarla sonuçlandı; bu da birçok başkaldırı hareketini beraberinde getirdi.

2013–2015 çözüm sürecinde yaptığımız görüşmelerin ana omurgası tam da bu tarihsel okuma üzerine kuruluydu. Bölgenin kırılganlıkları öngörülmüş; demokratik bir uzlaşının hem Kürtleri hem Türkiye’yi hem de bölgeyi büyük fırtınadan koruyabileceği ifade edilmişti. Benzer şekilde 27 Şubat’ta Sayın Öcalan tarafından yapılan Demokratik Toplum ve Barış Çağrısı, halkları korumayı ve herkesi en az zararla krizden çıkarabilecek bir “köprüden önceki son çıkış” niteliği taşıyordu.

Ancak dört ülkedeki yerleşik Kürt fobisi ve ezilenlerin ortaklaşmasından duyulan korku, bu çağrının sağlıklı değerlendirilmesini engelledi. Bugün tablo ortadadır: Suriye’de rejim çöktü, İran’ın bölgesel hattı zayıfladı, Irak’ta yeni bir kaos ihtimali güçlendi ve İran’a yönelik saldırılar yeni bir bölgesel yangın tetikledi. Tüm bu ortamda Kürt halkı için bastırma ve katliam tehlikesi de hâlâ varlığını koruyor. Yani “Demokratik Toplum ve Barış” anlayışı yerine “Hegemonik Devlet ve Savaş” zihniyeti devam ettiği sürece, ufukta hiç kimse için huzur ve güven görünmüyor…

Bu tablo içinde, rejimlerin akıbeti vicdanları sarsmayabilir; ancak bombalar altında yaşamını yitiren öğrenciler, siviller ve askerler ile geride kalan ailelerin acıları insanlığın ortak yüküdür. Bunlar yaşanmayabilirdi. Öte yandan, bugün bazı çevreler Kürtlerin pozisyonunu savaşa göre konumlandırmasını “tarihi fırsat” olarak sunuyor. Oysa bu yaklaşım hem barışçı-demokratik teklifi zedeler hem de Kürtleri halklar arası yeni bir boğazlaşmanın koçbaşı haline getirir. Yüz yıllık mücadele, başkalarına zarar vermek için değil, gasp edilmiş hakları geri almak içindir. Pusula açıktır: Barış ve demokrasi.

Kürtler, İran’da ne dış müdahaleyi savunacak bir yerde olabilir ne de baskıcı bir rejimin arkasında saf tutabilir. Öncelik kendi halkının güvenliği ve özgürlüğü ile birlikte aynı coğrafyayı paylaştığı halklarla demokratik ve barışçıl bir geleceği inşa etmektir. Bu duruş, savaşın tarafı olmak değil; barışın ısrarcısı olmaktır.

Orta Doğu’nun makus kaderini değiştirecek tek yol; çoğulcu, demokratik ve müzakereye dayalı yeni bir siyasal mimaridir. Sınırların değişip değişmemesinden çok, zihniyetlerin değişip değişmemesi önemlidir. Eskinin yıkıntıları üzerine kurulan bir statüko yerine, yeninin temelleri üzerine yükselen bir demokrasi mümkündür. Güvenlikçi reflekslerin yerine cesur bir barış aklı geçmelidir.

Barış ve demokrasinin pusulasını taşımakta ısrar, kısa vadede kayıp gibi görünebilir. Ancak orta ve uzun vadede hem bölgeyi hem de küresel ölçekte Kürtleri tarihe yön veren özne konumuna taşır.

Bugün İran’da, Suriye’de ya da başka bir yerde patlayan her bomba bize aynı gerçeği hatırlatıyor: Yüz yıl önce yapılan hataları tekrarlayarak yeni bir yüzyıl kurulamaz. Eğer Orta Doğu halkları için eşitlik, demokrasi ve ortak yaşam güçlenmezse, bugün atılan her bomba yarının daha büyük savaşlarının habercisi olacaktır.

Barış hâlâ mümkündür. Fakat bu kez kaçırılırsa, bedelini yalnızca bir ülke ya da bir bölge değil, bütün bir insanlık ödeyecek gibi duruyor…