Orta Doğu’nun en kadim halklarından biri olan Kürtlerin ulusal, kültürel, siyasal ve toplumsal konumu; klasik etnik azınlık kuramlarının açıklayıcılığını aşan, çok katmanlı bir tarihsel-jeopolitik özneleşme sürecine işaret etmektedir. Bu süreç, ulus-devlet inşasının dışlayıcı mantığı, emperyal paylaşımın kalıcı mirası, bölgesel güvenlik mimarilerinin tahkim edici karakteri, çevre-merkez hiyerarşileri ve küresel güç dengelerinin kesişiminde biçimlenen nesnel bir olgu olarak ele alınmalıdır.
Osmanlı İmparatorluğu’nun çözülüşünü izleyen dönemde, yirminci yüzyılın başında dış müdahalelerle şekillenen sınır rejimleri -özellikle Sykes-Picot düzenlemeleri ve Lozan sonrasında oluşan yeni statüko- Kürtleri Türkiye, Irak, Suriye ve İran arasında bölünmüş; kurumsal statüden yoksun ve egemenlik mimarisinin dışında bırakılmış bir topluluk hâline getirmiştir. Bu dönüşüm, salt bir sınır tanzimi olmaktan öte, Kürtlerin yeni jeopolitik ve jeostratejik düzenin kurucu bileşenleri olarak tanınmaları yerine, söz konusu düzenin güvenlik öncelikleri ve güç projeksiyonları içinde ikincilleştirilmeleri ve kimi bağlamlarda kurbanlaştırılmaları sonucunu doğurmuştur. Başka bir ifadeyle, Kürt meselesi, basitçe “gecikmiş uluslaşma” anlatısıyla açıklanamayacak; büyük güç rekabetlerinin ve devlet merkezli düzen kurma pratiklerinin ürettiği yapısal bir statüsüzlük ve parçalanmışlık rejiminin sonucu olarak okunmalıdır. Sınırlandırma siyaseti, bir yandan ulus-devlet ideolojilerinin homojenleştirici ve dışlayıcı karakteri, diğer yandan uluslararası sistemin egemenlik ilkesine dayalı yapısı nedeniyle, Kürtlerin kolektif siyasal taleplerinin uzun süre sistematik biçimde bastırılmasına zemin hazırlamıştır. Nitekim yeni siyasal düzenin erken safhalarında Kürtler, yaşadıkları dört farklı coğrafyada kimi zaman kurucu süreçlere fiilen katkı sunmuş, kimi zaman da özerklik, federalizm veya bağımsızlık gibi alternatif siyasal statüler talep ederek mevcut egemenlik çerçevesini zorlamıştır.
Türkiye’de Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında patlak veren ve Şeyh Said’in önderlik ettiği 1925 ayaklanması, yalnızca dinsel ya da yerel bir başkaldırı olarak değil; merkezî uluslaşma projesine karşı Kürt kimliğinin siyasal tanınma talebini de içeren, geniş ölçekli bir itiraz olarak değerlendirilmelidir. Irak’ta İngiliz manda yönetimine ve Bağdat merkezli otoriteye karşı Şeyh Mahmud Berzenci tarafından yürütülen hareketler, Kürtlerin kendi kaderini tayin iddiasını açık biçimde görünür kılmış; İran’da ise Qazi Muhammed öncülüğünde Mahabad merkezli kurulan Kürdistan Cumhuriyeti, kısa ömürlü olmasına rağmen modern dönemde Kürt siyasal egemenliğinin somut bir tezahürü olarak tarihe geçmiştir. Suriye’de Fransız manda döneminde Kürt elitlerinin devlet bürokrasisi ve yerel yönetim mekanizmalarında kayda değer roller üstlenmesi ise Kürtlerin siyasal düzen içinde dışlanmış pasif bir topluluk değil, kurucu ortaklık kapasitesi taşıyan bir aktör olduğunu göstermiştir.
Bununla birlikte, bölgedeki ulus-devletlerin giderek sertleşen homojenleştirme siyasetleri, dilsel, kültürel ve siyasi çoğulluğu bir güvenlik riski olarak kodlamış; başlangıçta müzakere edilebilir görünen özerklik ya da ortaklık modelleri zamanla tasfiye edilmiş, Kürt hareketleri ağırlıkla askerî yöntemlerle bastırılmış ve siyasi talepler sistematik biçimde marjinalleştirilmiştir. Bu süreçte Kürtler, modern Orta Doğu’nun kuruluş momentinde bir yandan kurucu özne olma imkânından yoksun bırakılmış, diğer yandan da yeni devletlerin ulusal bütünlüğünü pekiştiren güvenlik söylemlerinde başat “iç öteki” olarak konumlandırılmıştır. Bu tarihsel bastırma ve yeniden düzenleme dinamiği, ulus-devletlerin yalnızca sınırları değil, aidiyet rejimlerini de yeniden inşa ettiğini ortaya koymaktadır.
Bu çerçevede Anderson’ın “hayali cemaatler” kavramı, Kürtlerin kadim toplumsal bağlarının modern devlet mantığı tarafından çözülerek, sınırlandırılmış ve yeniden tanımlanmış kolektif temsiller üzerinden yeniden kurulmaya zorlanmasını açıklamak bakımından güçlü bir analitik imkân sunar.
Ulus-devletlerin tek-tip yurttaşlık ideolojisi ise, Arendt’in kamusal alan kuramında merkezî önemde olan tanınma, görünürlük ve siyasallaşma koşullarını sistematik biçimde askıya almış; Kürtleri eşit siyasal aktörler olarak değil, yönetilmesi, disipline edilmesi ve gerektiğinde asimile edilmesi gereken bir nüfus kategorisi olarak kodlamıştır. Bu nedenle, erken yirminci yüzyıldaki Kürt hareketleri çoğu kez yerel direniş biçimleriyle sınırlı kalmış; buna karşılık uluslararası sistemde ortaya çıkan krizler, savaşlar ve emperyal müdahaleler, bastırılmış öznenin kimi zaman kurumsal ve siyasal kazanımlara tahvil edilebildiği istisnai fırsat pencereleri yaratmıştır.
Bu dinamiğin en somut ve paradigmatik tezahürlerinden biri Irak bağlamında ortaya çıkmıştır. Saddam döneminde, İran Devrimi sonrasında sarsılan bölgesel dengeler ve ardından patlak veren İran–Irak Savaşı, Irak’ın kuzeyindeki Kürt coğrafyasını yoğun askerî şiddetin ve nüfus mühendisliğinin hedefi hâline getirmiş; özellikle Halepçe’de kimyasal silah kullanımının yarattığı derin travma, kolektif hafızayı yeniden biçimlendirerek Kürt kimliğinin siyasal bir özne olarak kristalleşme sürecini hızlandırmıştır.
Bu yıkımın hemen ardından Irak’ın Kuveyt’i işgali ve Birinci Körfez Savaşı’nda uğradığı yenilgi, merkezî devlet kapasitesini daha da aşındırmış; 1991’de uluslararası toplum tarafından tesis edilen uçuşa yasak bölge rejimi, Bağdat’ın kuzey üzerindeki fiilî egemenliğini gerileterek Kürtlerin bağımsız idari ve askerî yapılar inşa etmesine imkân tanımıştır. ABD öncülüğündeki müdahale ve sonrasında sağlanan koruma şemsiyesi, Peşmerge güçlerinin yeniden örgütlenerek kurumsal bir askerî aktöre dönüşmesini mümkün kılmış; böylece Irak’ın kuzeyinde beliren yapı, ayrılıkçı bir kopuştan ziyade, devlet otoritesinin çözülmesi ile uluslararası koruma mekanizmalarının kesişiminde şekillenen yarı-egemen bir siyasal alan olarak tarih sahnesine çıkmıştır.
Nitekim 1991’de oluşan fiilî (de facto) özerklik, 2003’te ABD öncülüğündeki müdahalenin ardından kurumsal ve hukuksal bir çerçeveye kavuşturularak anayasal statüye tahvil edilmiş; böylece Kürdistan Bölgesi, Irak devlet yapısı içinde federal bir siyasal birim olarak resmen tanınmıştır. Bu süreç, Foucault’nun iktidar–bilgi diyalektiğine ilişkin çözümlemeleri ile Hobsbawm’ın “icat edilmiş gelenekler” tezinin kesişiminde okunduğunda, salt askerî ya da güvenlik odaklı bir müdahaleyi aşan, özne üretimine yönelik kurucu bir epistemik düzenleme olarak belirginleşmektedir. Başka bir ifadeyle uluslararası aktörler, yalnızca egemenlik alanını yeniden tertiplemekle kalmamış; aynı zamanda Kürt siyasal varlığının tanınabilir, temsil edilebilir ve yönetilebilir bir forma kavuşacağı hukuksal-kurumsal ve söylemsel bir matrisi de tesis etmiştir. Bu çerçevede ortaya çıkan kazanımlar, bir yandan yerel direniş hafızasının ontolojik sürekliliğini teyit eden bir tarihsel anlatı üretirken, diğer yandan küresel hegemonik düzenin normatif ufku içinde yeniden kodlanan; seçici biçimde hatırlanan ve ritüelleştirilen bir geçmiş kurgusuna dönüşmüştür. Böylece Kürt öznelliği, hem direnişin maddi pratiği hem de meşruiyetin söylemsel ekonomisi içinde, tarihsel süreklilik ile stratejik yeniden-inşa arasındaki gerilimli alanda konumlanan hibrit bir politik varlık olarak kristalize olmuştur.
Suriye’de Kürt öznelliği ise, 1970’lerden itibaren baba ve oğul Esad dönemlerinde kurumsallaşan Baasçı devlet iktidarının tesis ettiği siyasal-ontolojik şiddet alanı içinde şekillenmiştir. Pan-Arap doktrin, ulusu yalnızca siyasal bir topluluk olarak değil, tarihsel hakikatin yegâne meşru taşıyıcısı olarak kurgulayan seküler bir kurtuluş teolojisine yaslanmaktaydı. Bu nedenle Arap olmayan varlıklar özellikle Kürtler siyasal özne olarak tanınmaktan ziyade yönetilmesi gereken bir nüfus ya da ortadan kaldırılması gereken bir “anomali” olarak kodlanmıştır. Bu tablo, modern devlet ırkçılığının yalnızca biyolojik değil, aynı zamanda kurumsal ve epistemikdüzeylerde üretildiğini gösteren bir “idari etno-teoloji” örneği olarak okunabilir.
Benzer bir tekçi-homojenleştirici mantık; Irak’ta Saddam rejimi, Türkiye’de Kemalist ulus mühendisliği ve İran’da Şii-Pers merkezli devlet ideolojisi altında farklı söylemsel formlar içinde yeniden üretilmiş; tümü çoğulluğu ontolojik bir tehdit olarak çerçeveleyen ve farklılığı nüfus politikaları, kültürel silme pratikleri ile zor aygıtları aracılığıyla nötralize etmeyi hedefleyen radikal tek-ulus metafiziklerinin varyantları olarak işlev görmüştür. 2011’de başlayan Suriye iç savaşı, devletin egemenlik kapasitesini dramatik biçimde zayıflatmış ve kuzey bölgelerinde belirgin bir iktidar boşluğu yaratmıştır.
Kürt hareketi, klasik rejim değişikliği eksenine eklemlenmek yerine savunma temelli bir strateji ve yerel yönetim inşasına odaklanarak, devlet dışı aktörlerin siyasal kapasitesini genişleten bir hat izlemiştir. Radikal İslamcı örgütlere karşı yürütülen askerî mücadele, uluslararası meşruiyet üretiminde belirleyici bir rol oynamış; Araplar, Süryaniler ve diğer topluluklarla kurulan ittifaklar ise çok kimlikli bir yönetim modelinin kurumsallaşmasına alan açmıştır. Bu deneyim, savaş koşullarında devlet dışı aktörlerin alternatif siyasal düzenler kurabileceğine dair literatürdeistisnai örneklerden biri olarak öne çıkmaktadır. Öte yandan uluslararası diplomatik platformlarda Kürt temsilcilerinin muhatap alınması; “Save the Kurds” gibi söylemsel girişimler ile Münih Güvenlik Konferansı benzeri küresel zeminlerde dolaşıma giren diplomatik dil, Kürtlerin artık yalnızca yerel bir aktör değil, bölgesel düzenin yeniden inşasında korunması ve hesaba katılması gereken bir ortak olarak konumlandırıldığını sembolize etmektedir.
İran bağlamında henüz devlet kapasitesinin çözülmesine işaret eden yapısal kırılmanın tam anlamıyla tezahür etmemiş olması, mevcut rejimin zafiyetini ve olası çöküşünü bertaraf etmeye muktedir olmadığını göstermektedir. Ancak, bu zayıflık ve mevcudun kırılganlığı, Kürtlerin Irak ve Suriye örneklerinde müşahede edilen siyasal konumları elde edebileceğine dair artık inkârı mümkün olmayan nesnel deliller ve somut verilerle desteklenmektedir. Bu bağlamda, İran’daki Kürt hareketlerinin, ABD ve İsrail müdahaleleriyle birlikte şekillenen güncel konjonktürde, kaçınılmaz bir cephe savaşı sürecine sürüklendiği aşikârdır. Tarihî tecrübeleri ve savaş alanlarındaki pratiğiyle donanmış olan Kürt güçleri, bu yeni dönemde daha avantajlı bir mevzi edinmiş bulunmaktadır. Mevcut müdahale senaryolarında uluslararası aktörlerle iş birliğine açık olduklarını beyan etmeleri, bölgesel dengelerdeki değişimlerin Kürt meselesini yeniden biçimlendirme kudretine sahip olduğunu evrensel bir hakikat olarak ortaya koymaktadır.
Elbette, bu süreç inişli çıkışlı, taktiksel olduğu kadar stratejik değişiklikleri de zorunlu kılacak, ancak asıl olan, Kürt birliğinin tahkim edilmesi ve Kürt ittifakının pekiştirilmesidir. Bu gerçekleştiği takdirde, Rojava’da elde edilen kazanımların Rojhilat coğrafyasında da benzer biçimde tahakkuk edeceği hususunda zerre kadar şüphe kalmayacaktır. Macron’un son ulusa seslenişinde sarf ettiği “Ortadoğu’daki Kürt müttefiklerimize karşı taahhütlerimize bağlıyız” ifadesi, salt bir diplomatik beyan olmaktan ziyade, bölgesel ve küresel güç dengelerinin yeniden tanzim edildiği yeni bir paradigmanın müjdecisi olarak telakki edilmelidir. Bu söylem, küresel hegemonik aktörlerin ve bölgesel güç merkezlerinin Ortadoğu’daki stratejik konumlarını yeniden tarif ettiği, Kürt meselesinin ise bu yeniden tarif sürecinde merkezi bir mihenk taşı olarak işlev gördüğü bir dönemin habercisidir.
Macron’un bu açıklaması, uluslararası sistemin çok katmanlı güç ilişkileri içerisinde Kürtlerin stratejik ehemmiyetini teyit etmekle kalmayıp, aynı zamanda Kürtlerin bölgesel ittifaklar ve direniş ağları üzerinden güç kazanma süreçlerini de meşrulaştırmaktadır. ABD’nin İran Kürt güçlerini rejime karşı silahlandırdığına dair iddiaların ötesinde, Kürt güçlerin oluşturduğu Kürt İttifakı, tarihsel süreklilik içinde Kürt direnişinin güncel ve dinamik bir uzantısı olarak değerlendirilmelidir. Bu ittifak, yalnızca askeri veya siyasi bir birliktelik değil, aynı zamanda Kürt ulusal bilincinin ve kolektif direniş stratejisinin somutlaşmasıdır. İran rejiminin güçten düşmesiyle birlikte Rojhilat’ın birçok kentinde Kürt güçlerinin alan hakimiyetini sağlaması, bölgesel statükonun sarsıldığı ve yeni güç dengelerinin tesis edildiği bir sürecin göstergesidir.
Merivan’da yaşanan gelişmelerin benzerlerinin diğer kentlerde de tezahür etmesi, Kürt güçlerin sadece lokal değil, aynı zamanda bölgesel bir dönüşümün öncüsü olduğunu apaçık ortaya koyacaktır. Bu bağlamda, Kürt güçlerin kazanımları yalnızca İran içindeki dengeleri değiştirmekle kalmayacak, aynı zamanda uluslararası kamuoyuna ve bölgesel aktörlere Kürtlerin siyasi ve askeri kapasitesinin somut bir göstergesi olarak yayılacaktır.
Rojava örneğinde olduğu gibi, mevcut nesnel durumun hem küresel hem de çevre merkez ilişkilerini belirlediği dikkate alındığında, Merivan benzeri gelişmelerin Kermanşah ve Sine gibi stratejik kentlerde yaşanması, yeni bir Kobanî tesiri yaratacaktır. Bu tesir, yalnızca Kürt coğrafyasını değil, aynı zamanda bölgesel güç dengelerini de derinden sarsacak, Beluci bölgelerinde benzer dinamiklerin ortaya çıkması ise bu sürecin çok boyutlu ve yaygın bir dönüşüm mekanizmasına evrilmesine vesile olacaktır. Dolayısıyla, Türkiye başta olmak üzere bölgedeki ulus-devletlerin Kürt karşıtlığı, bölgesel ve küresel destekle Kürt kazanımlarını boğma gayretleri devam etmekle birlikte, Kürt halkının ulusal bilinçlenmesi ve Kürt siyasal partilerinin siyaset üstü bir yaklaşımla geliştirdiği yeni paradigmalar, bu baskılar karşısında evrilmekte ve direnmektedir.
Yeni paradigmalar, yalnızca mevcut güç dengelerine karşı bir reaksiyon olmakla kalmayıp, aynı zamanda Kürt mücadelesinin tarihsel ve güncel gerçekliklerini derinlemesine analiz eden, stratejik ve entelektüel bir yeniden yapılanmayı temsil etmektedir. Bu bağlamda, Kürt hareketinin yeni paradigmaları, bölgesel ve küresel güç ilişkilerinin çok katmanlı yapısını anlamak için vazgeçilmez bir nesnellik sunmakta, geleceğe yönelik sağlam ve kapsamlı analizlerin temelini oluşturmaktadır. Eski dilin ihtişamıyla ifade etmek gerekirse: “Müesses-i nizamın süremeyeceği vakit gelmiş, devranın değiştiği ve eski kalıpların yeni hakikatlere mukavemet edemeyeceği aşikâr olmuştur.” Bu hakikat, Kürt hareketinin tarihsel sürekliliği ve geleceğe dönük stratejik vizyonunu ortaya koyan dinamik bir dönüşüm olarak okunmalıdır. Zira artık ne eski devletlerin katı sınırları ne de geleneksel güç dengeleri, bu yeni çağın çok boyutlu ve çok aktörlü siyaset arenasında muteber kalabilmektedir. Ortadoğu’daki Kürt meselesi, sadece etnik veya bölgesel bir sorun olmaktan çıkmış; küresel güçlerin ve bölgesel aktörlerin çıkar çatışmalarında merkezi bir konuma yükselmiştir.
Kürtlerin tarihsel direnişi, güncel ittifakları ve yeni paradigmaları, bölgesel statükoyu dönüştürmekle kalmayıp, aynı zamanda uluslararası politikaların şekillenmesinde belirleyici bir unsur haline gelmiştir. Bu süreç, hem tarihî sürekliliği hem de geleceğe dönük stratejik perspektifiyle, yeni bir dönemin mührünü taşımaktadır. Türkiye örneği, uluslararası sistemin karmaşık dokusu içinde kendine has bir seyir izlemekle beraber, sınırlarının güçlü koruma mekanizmaları ve ulus-devlet yapısının tahkim edilmiş otoritesi nedeniyle diğer bölge ülkelerinden farklı bir hal almıştır. Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren, Kürtlerin siyasal ve kültürel varlığı uzun müddet inkâr edilerek, isyanlar ve örgütlü hareketler, müesses-i nizamın sert ve kati sınırları içinde bastırılmıştır. Türkiye’nin NATO üyeliği, Avrupa kurumlarıyla tesis ettiği çok katmanlı ilişkiler ve Batı ittifakı içindeki stratejik konumu, Irak ve Suriye’de görülen türden özerk siyasal yapıların ortaya çıkışını büyük ölçüde men etmiştir. Bu sebeple modern Kürt hareketi, özellikle 1990’lardan itibaren, stratejik ufkunu bağımsız devlet kurma idealinden ziyade, demokratikleşmiş ve çoğulcu bir Türkiye içinde kolektif hakların tanınması ve siyasal eşitliğin kurumsallaştırılması yönünde yeniden inşa etmiştir.
Öcalan’ın demokratik entegrasyon perspektifi, ulus-devletin sınırlarını değiştirmeksizin siyasal eşitlik ve çoğulculuk üretmeyi hedefleyen, post-milliyetçi bir paradigmaya işaret etmektedir. Modernleşme, kentleşme ve siyasal mobilizasyonun dinamikleri, büyük şehirlerde yoğunlaşan Kürt nüfusun yalnızca etnik bir topluluk olmaktan çıkarak, ekonomik, kültürel ve siyasal alanlarda sistemle iç içe geçmiş bir toplumsal aktör olarak görünürlüğünü artırmıştır. Bu dönüşüm, ayrılma eksenli çözüm arayışlarından ziyade, demokratik entegrasyon ve eşit yurttaşlık taleplerinin güçlendiği sağlam bir zemini tahkim etmiştir. Erdoğan liderliğinde kurumsallaşan parti-devlet yapılanmasının otoriter eğilimleri belirginleşse de, Türkiye’nin ekonomik bağımlılıkları, uluslararası bağlantıları ve toplumsal çoğulluğu, uzun vadede demokratikleşme yönündeki baskıyı canlı tutan yapısal unsurlar olarak varlığını sürdürmektedir.
Kısacası, Orta Doğu’daki Kürt öznelliği; tarihî sınır inşaları, devlet egemenliğinin aşınması veya çöküşü, küresel müdahaleler, devlet dışı aktörlerin stratejik hamleleri ve neoliberal çağın güç ilişkileri arasındaki karmaşık etkileşim içinde şekillenmektedir. Bu çerçevede, Kürt modern hareketi yalnızca tarihî hak talepleri veya silahlı mücadele pratikleriyle açıklanamayacak kadar dinamik ve çok katmanlı bir kolektif eylem alanı olarak ele alınmalı; uluslararası sistem, bölgesel güç dengeleri, devlet dışı örgütlenmeler ve çevresel/toplumsal ilişkilerle iç içe geçmiş bir jeopolitik özneleşme süreci olarak değerlendirilmelidir. Bu perspektif, Kürt öznelliğini modern siyaset, hegemonya ve küresel güç ilişkilerinin Orta Doğu’da somutlaşan tarihî bir izdüşümü olarak kavramaya imkân veren temel bir çerçeve sunmaktadır.
Böylece, müesses-i nizamın eski kalıplarıyla bu yeni gerçekliği idare etmesi mümkün olmayıp, yeni paradigmaların inşası zarurî hale gelmiştir. Kürt kazanımlarının tarih sahnesinde somutlaşabilmesi, ancak üç temel koşulun eşzamanlı ve kesişen varlığıyla mümkün olmaktadır: Merkezî devletin kapasitesinde belirgin bir zayıflama, uluslararası müdahale ya da koruma rejimlerinin sahaya nüfuz etmesi ve yerel düzeyde örgütlü, stratejik aktörlerin hazır bulunması. Bu üçlü koşul, hakikat sonrası çağın çok katmanlı ve çok aktörlü güç ilişkileri içinde ulusal kurtuluş mücadelelerinin klasik şemalarının geçerliliğini yitirdiğini, Filistin ve Kürt örneklerinde açık ve somut biçimde ortaya koymaktadır.
Dolayısıyla, geliştirilen bu olgusal çerçeve, Kürt modern hareketinin Rojava, Türkiye ve İran bağlamlarında tarihsel süreçlerin özgün dinamikleriyle örülmüş yapısal bir paradigmanın ürünü olduğunu, bu paradigmanın tesadüfi değil, derin ve sistematik bir olgusallık taşıdığını kanıtlamaktadır. Bu bağlamda Kürt modern hareketi de diğer Kürt yapılar gibi, sadece etnik kimlik ve bölgesel taleplerin ötesinde, uluslararası sistemin hegemonik yapıları, bölgesel güç dengeleri ve neoliberal küreselleşmenin çok katmanlı mekaniği içinde yeniden tanımlanan bir jeopolitik özne olarak yükselmektedir. Bu yükseliş, tarihsel süreklilik ile güncel güç ilişkilerinin kesiştiği, devlet ve devlet dışı aktörlerin karşılıklı etkileşiminden doğan karmaşık bir siyasal alanın ürünüdür. Böylece Kürt modern hareketi, hem yerel hem küresel düzeyde siyasetin yeniden kurgulandığı, hegemonya mücadelelerinin yeni biçimlere büründüğü çağdaş uluslararası sistemde, belirleyici ve dönüştürücü bir aktör olarak konumlanmaktadır. Bu gerçeklik, Kürt meselesini salt bölgesel bir sorun olmaktan çıkarıp, küresel güç ilişkilerinin tarihsel izdüşümü ve yeni siyasal paradigmaların üretildiği dinamik bir alan haline getirmektedir.




