Batı medeniyetinin, oldukça sınırlı bir şekilde uygulanmış olan en büyük başarılarından biri, devletin öldürme hakkının elinden alınmasıdır. Kabul etmek gerekir ki bu hak, yalnızca mahkeme önüne gelen ve yasal bir süreçle karara bağlanan vakaları kapsamakta; orduların binlerce sivili hesap vermeksizin öldürdüğü pek çok suçu ise dışarıda bırakmaktadır. Yine de böyle bir yasanın, sınırlı düzeyde de olsa varlığı hala övgüye değerdir.
Soru şudur: Orta Doğu’daki devlet yapıları böyle bir şeye izin verir mi ve bir Orta Doğu devletinin öldürme hakkından vazgeçmesi ciddiyetle düşünülebilir mi? Ya da daha kesin bir ifadeyle, Orta Doğu’da bu soruyu gündeme getirmeye ve ana akım tartışmalara taşımaya kim karşıdır?
Batı Felsefesi’ndeki idam cezası söylemi, öldürme hakkına ilişkin hukuki ve felsefi soruların siyasi olanlardan önce geldiğini göstermektedir. Aydınlanma’dan ve özellikle Immanuel Kant’tan beri, “Devlet, öldürme suçunun cezalandırılmasında kendisi bir katile dönüşüp suçluyu öldürme hakkına sahip midir?” sorusu merkezi bir önem taşımış ve günümüze kadar hararetle tartışılmaya devam etmiştir.
“Yaşamın kutsallığı”na dair günümüzdeki yaygın farkındalık, kısmen bu diyaloğun bir ürünüdür. Elbette, farklı filozoflar bu soruya farklı cevaplar vermektedir; çünkü cevap, “insan” ve “devlet” hakkındaki bir dizi diğer görüşle bağlantılıdır. Yani, idam cezasını meşru gören Kant ve Hegel gibi klasik felsefenin en büyük savunucularından; bu cezanın Albert Camus ve Jacques Derrida gibi en büyük modern karşıtlarına kadar, argümanlar -siyasi duyguların argümanların şekillenmesinde doğrudan bir rolü olmaksızın- her zaman felsefi, rasyonel ve evrensel argümanlar olmuştur. “Öldürme hakkı” sorusu saf bir siyasi soru değil; felsefi, hukuki ve etik bir sorudur.
Orta Doğu’da ise, şiddet kullanma hakkının yanı sıra öldürme hakkını da tekeline almış bir devlet tipini savunanlar, yalnızca siyasi argümanlar kullanırlar. Bu argümanlar; “vatanı korumak”, “yabancının elini kesmek”, “Allah’ın düşmanlarını yok etmek”, “hainleri ve satılmışları cezalandırmak” ve “düşmanlara korku salmak” gibi çizgilerdedir.
Peki bu farklılığın dini bir kökeni var mıdır?
Hristiyanlıkta ceza, bir dereceye kadar adaleti ve eşitliği sağlamayı amaçlar. Eski Ahit’te şöyle okuruz: “Cana can, göze göz, dişe diş, ele el, ayağa ayak, yanığa yanık, yaraya yara, bereye bere.” (Mısır’dan Çıkış 21:23-25).
Fakat İslam’da ceza ve öldürme, adaleti sağlamaktan ziyade; inançsızlıkları, farklı bir dine mensup olmaları ve farklı bir kimlik taşımaları nedeniyle başkalarını cezalandırmakla çok daha fazla ilgilidir. Tevbe Suresi’nde şöyle okuruz: “Allah’a ve Ahiret Günü’ne inanmayan; Allah’ın ve Resul’ünün haram kıldığını haram saymayan ve Hak dini, din edinmeyen kimselerle, üstünlüğünüzü kabul ettirinceye, kendi elleriyle size o cizyeyi verinceye kadar savaşın.” Benzer şekilde Âl-i İmrân Suresi’nde şöyle belirtilir: “Kim İslam’dan başka bir dine yönelirse, onunki kabul edilmeyecektir. ” Aynı şekilde Muhammed Suresi’nde de: “İnkar edenlerle [savaşta] karşılaştığınızda boyunlarını vurun” denir.
İdam cezasına yönelik rasyonel Batılı bakış açısı, Hegel’in perspektifinde açıkça somutlaşmıştır. Hegel’in görüşüne göre ceza, hak olanın yeniden tesisi ve onaylanmasıdır. Hukuk Felsefesinin Prensipleri adlı eserinde Hegel, kitabın birkaç önemli paragrafını idam cezası için rasyonel bir gerekçelendirme oluşturmaya ayırır.
Hegel’in perspektifinden bakıldığında cezalandırmak derin bir saygı ifadesidir; sanki suçluya şöyle diyormuşuz gibidir: “Seni bir deli ya da bir hayvan olarak görmüyoruz; seni sorumluluk taşıyan, bilinçli bir insan olarak görüyoruz. Eylemlerinden sorumlu bir insansın ve bu nedenle kendi fiilinin sonuçlarını kabul etmen gereklidir.” Hegel için öldürme, ötekinin yaşam hakkının olumsuzlanmasıdır; idam cezası ise “olumsuzlamanın olumsuzlanmasıdır.” Hegel, tezinde idam cezasını yalnızca birini öldürme suçuna karşılık olarak adil kabul eder; diğer durum ve vakalarda ise bundan söz etmez. Hegel için öldürme, Hristiyanlıkta olduğu gibi bir kısas ya da “göze göz” olarak görülmez; dinle ya da ötekinin kimliğiyle bir bağlantısı da yoktur. Aksine bu, insanın rasyonel bir varlık olarak tanınmasına dayanan hukuki bir durumdur. Burada eşitlik kavramı önemli bir rol oynar; cinayet gibi bir suçun karşısında yalnızca idam cezası gerçek bir ceza olabilir ve suçun büyüklüğüne denk düşebilir.
Günümüzdeki pek çok idam cezası savunucusunun hâlâ Hegel’in argümanlarının yörüngesinde hareket ettiğini söyleyebilirim. İdam cezasının en sıkı destekçilerinden biri, New York’taki bir hukuk fakültesinde profesör olan çağdaş Amerikalı filozof Robert Blecker’dır. Blecker, idam cezasını “ahlaki dengeyi” korumanın tek yolu olarak görür. Onun inancına göre “bazıları yaşamamalıdır”; bu ifadeyle belirli bir suçlu tipini, yani seri cinayetlere, işkenceye ve soykırıma karışmış kişileri kasteder. Blecker, idam cezasının var olması gerektiğine ancak bunun çok özel vakalarda kullanılması gerektiğine inanır. Ayrıca, idam cezasına karşı çıkmayı günümüz toplumlarında bir tür ahlaki zayıflık olarak değerlendirir.
Diğer tarafta ise en önde gelenleri Camus ve Derrida olmak üzere, idam cezasının bazı oldukça radikal karşıtları yer alır. Jacques Derrida, devletin öldürme eylemini ve idam cezasını kullanmasını daha derin bir kökene dayandırır. Kendisinden önceki, devlete öldürme hakkı tanıyan ve buna gerekçeler sunan Batı felsefesinin büyük bir kısmına yönelik derinlikli eleştirisinde Derrida; öldürme arzusunun ne Jean-Jacques Rousseau’nun ifade ettiği gibi “toplumun kendisini savunmasıyla” bir ilgisi olduğuna ne de Hegel’in görüşündeki gibi cezalandırılan kişiyi bilinçli bir birey olarak kabul ederek ona saygı duymakla ilgili olduğuna inanır.
Aksine bu, devletin yaşam ve ölüm üzerindeki gücünü sergileme arzusunu açığa vurmaktır. Derrida’nın inancına göre idam cezası, devletin içinde yapısal bir arzudur; öyle ki devlet bu yolla doğrudan Tanrı’nın bir ikamesi gibi davranır. Derrida, idam cezasının en sıkı karşıtlarından biri olan Cesare Beccaria gibi birinin görüşünü bile kabul etmez. Derrida meseleye şu perspektiften bakar: Soru, idam cezasının iyi mi kötü mü, faydalı mı yoksa yararsız mı olduğu değildir; aksine bu ceza hiçbir kanıt veya mazeret sunulmaksızın reddedilmelidir. Sırf “Devletin birini öldürmeye hakkı var mıdır?” diye sormak bile, hâlâ şüphe içinde olduğumuzun bir işaretidir. Derrida’ya göre idam cezasının devlet tarafından reddi, hiçbir şüphe veya tereddüt barındırmamalıdır.
Burada amacım, Batı’da devlet ve öldürme hakkı meselesine dair yürütülen o tartışmaları ele almak değil, bilakis Orta Doğu’daki bu durum hakkında bir soru ortaya atmaktır. Bir süredir, sanki tartışmasız bir gereklilikmiş gibi “silah yalnızca devletin elinde olmalı” sloganı öne sürülüyor. Sanki Orta Doğu’daki sorunların büyük bir kısmı, devletin elindeki silahlarından kaynaklanmıyormuş gibi…
Sorunu bu mantıkla görenler, devleti evrensel bir form olarak kabul ediyorlar; böylece Orta Doğu devletlerini yapı, tarih ve altyapı bakımından Batı devletlerine benzeterek vahim bir hata yapıyorlar.
Geçtiğimiz elli yıla dönüp baktığımızda, silahların çoğu durumda münhasıran devletin elinde olduğu bir dizi güçlü Merkezi ve Orta Doğu Avrupa devletiyle karşılaşırız. Saddam Hüseyin rejimi, Beşşar Esad rejimi, Türkiye’nin askeri devlet anlayışı ve İran’ın dini devleti: Bu dört devasa Orta Doğu devleti, devletin yapısının ve varlığının öldürme hakkını tekelleştirme temelinde tasarlandığı totaliter devlet örnekleriydi.
Öldürmek, devletin kendisini kanıtlama aracı haline geldi. Öldürmek; adaleti veya hakkaniyeti tesis etmekle değil, aksine devletin kendini gerçekleştirmesiyle bağlantılıydı. Eğer devlet öldürmeseydi ve yaşam üzerinde mutlak bir güce sahip olmasaydı, kendisini gerçek bir devlet olarak göremezdi. Orta Doğu’da, birçok Batılı filozofun devlete yönelik görüşlerinin aksine, devlet toplumun bir uzantısı değildir, kolektif bir anlaşmanın ürünü değildir, açık ve yazılı bir “toplumsal sözleşme” üzerine kurulu değildir; aksine Tanrı’nın bir uzantısıdır ve Tanrı’nın temsilcisi gibi davranır. Bu devletlerde gelişen tek aygıt gözetleme, cezalandırma ve öldürme aygıtıdır.
Hegel’in cezalandırma ve öldürme için sunduğu gerekçeler Orta Doğu’da tamamen tersine çevrilmiştir. Hegel’in tezinin derinliğinde, birini başka birini öldürdüğü için öldürdüğümüzde bu, yaşamların değerinin eşit olduğunu kanıtlamak içindir; ancak Orta Doğu’da cezalandırma, soykırım ve kitlesel kıyım; devletin düşmanlarına onları insan seviyesinde görmediğini söylemek, güçlü ile güçsüzün aynı seviyede olmadığını kanıtlamak içindir. Burada öldürmek toplumun savunulması veya korunması için değil, yalnızca devletin gücünü ve sınırsız kapasitesini sergilemek içindir. Derrida’nın devleti Tanrı’nın bir varisi ve ikamesi olarak gören bakış açısı, çağdaş Orta Doğu devletlerinde barizdir.
Bugün Suriye ve Irak’ta devlet, bir yeniden yapılanma ve yeniden kurulma sürecinden geçiyor. Bu süreçte sürekli duyduğumuz temel slogan, “silahlar yalnızca devletin elinde olmalıdır” şeklindedir; bu söylem, her ne kadar bazıları tarafından istikrar ve barışı tesis etme niyetiyle öne sürülse de Orta Doğu’daki devletin gerçek doğasından uzak bir söylemdir.
Orta Doğu’nun geçtiğimiz yüz yıllık tarihi bize, “silahlar yalnızca devletin elinde” ifadesinin, faşist bir merkezi devleti yeniden inşa eden korkunç bir strateji olduğunu kanıtlıyor. Bu, “silahlar herkesin elinde olsun” anlamına gelmez; aksine, en başta devletin kendisi olmak üzere herkesten öldürme hakkını geri alacak net bir mekanizma tasarlama çağrısıdır. Yetkileri net bir şekilde tanımlanmamış bir devlet, Saddam Hüseyin ve Beşşar Esad devletlerinin tarihini tekrarlayacaktır. Her şeyden önce gereken, öldürme hakkının devletten bile geri alındığı bir toplumsal sözleşme hakkında konuşmaktır.
Şiddet kullanma hakkını devlet lehine tekelleştiren merkezi ve güçlü bir devleti sıkça destekleyenler, Orta Doğu’daki en korkunç silahın devletin elindeki silah olduğu ve en korkunç şiddet türlerinin devletten kaynaklandığı gerçeğini anlamamışlardır. Orta Doğu devletlerine Batı devletlerinin standartlarıyla bakmak, Orta Doğu’da korkunç bir yanlış anlamadır; şiddetin gerçek kontrolü devletin öldürme hakkının elinden alınmasıyla başlar.
Şimdiye kadarki Orta Doğu devletlerinin hepsi mezhepçi, milliyetçi ve dini devletler olmuştur; devlet kurumlarının gerçek ve radikal bir demokratikleşmesi olmaksızın, ordu ve silahlar, bir mezhebin ve bir etnik kökenin elinde diğerlerini yok etmek için kullanılan korkunç baskı aracı olarak kalmaya devam etti. Orta Doğu’ya sükunet getirecek gerçek diyalog, “silahlar kimin elinde” diye sormak değil, Orta Doğu’ya demokrasi ve barış getirmek isteyen her türlü diyaloğun ana noktasının, devletin öldürme hakkının elinden alınmasının gerekliliğinde ısrarcı olmaktır.
Bu diyaloğu yüzeysel, aşırılıkçı ve duygu yüklü siyasi düzeyden etik ve felsefi bir soruya taşımadan, Orta Doğu’da bizlerin bu sorunla savaşsız ve fanatizmden uzak bir şekilde sakinlikle yüzleşmemiz zordur. Siyasi zorunluluk her zaman tarafların ellerinde silahlarla karşı karşıya gelmesini talep eder; yalnızca etik ve entelektüel zorunluluk insanların silahlarını bırakmasını ve birbirleriyle başka bir şekilde konuşmasını sağlayabilir.
Bextiyar Elî’nin bu yazısı Amargi’de yayınlanmıştır.




