Birinci Dünya Savaşı sonrası Ortadoğu’yu şekillendiren diplomatlara atfedilen bir söz vardır: “Haritayı çizdik, gerisini zaman halleder.” Aradan geçen yüz yıl, zamanın halkların lehine değil, çoğu zaman onların aleyhine işlediğini gösterdi.
Ortadoğu’da giderek kızışan hegemonya savaşlarını anlamlandırmak için, yüzyıl öncesine, Sykes-Picot düzeniyle şekillenen ve ulus-devlet tahkimi üzerinden kurumsallaşan statükoya dönmek gerekir. Bu statüko yalnızca sınırların çizilmesiyle sınırlı kalmamış; aynı zamanda bölge halklarının iradesini bastıran, kimlikleri inkâr eden ve merkeziyetçi iktidar yapılarını meşrulaştıran bir siyasal düzen üretmiştir. Aradan geçen yüz yıl boyunca bu düzen farklı biçimlerde sorgulanmış olsa da özünde kendini yeniden üretmeyi başarmıştır.
Bugün bu statükonun iki yönlü bir basınç altında olduğu görülmektedir. Bir yanda tarihsel olarak otoriter ve antidemokratik karakterleriyle öne çıkan bölge devletleri, mevcut sınırları ve iktidar yapılarını korumaya odaklanmaktadır. Diğer yanda ise başını ABD ve İsrail’in çektiği küresel bir güç ekseni, statükoyu dönüştürme iddiasıyla hareket etmekte; ancak bunu yaparken halkların özgürlük, demokrasi ve barış taleplerini değil, kendi jeopolitik çıkarlarını merkeze almaktadır. Dolayısıyla ortaya çıkan tablo, statüko ile değişim arasındaki bir mücadeleden ziyade, farklı güç odaklarının kendi çıkarları doğrultusunda bölgeyi yeniden dizayn etme çabasını yansıtmaktadır.
Bu durumun en somut örneklerinden biri Suriye sahasında yaşandı. Esad rejiminin zayıflamasıyla birlikte ortaya çıkan güç boşluğu, farklı aktörlerin müdahalesine açık bir alan yaratmıştı. Ancak “demokrasi” ve “özgürlük” söylemleriyle sahaya inen güçlerin pratikte nasıl bir düzeni hedeflediği ciddi soru işaretleri barındırmaktaydı.Eğer gerçekten amaç demokratik bir Suriye inşa etmek olsaydı, daha düne kadar terör listelerinde yer alan cihadist yapılar yerine, yerel halkların katılımını esas alan çoğulcu modellerin desteklenmesi beklenirdi. Buna karşın, sahadaki gelişmeler bu beklentinin karşılanmadığını açıkça göstermektedir.
Rojava deneyimi bu açıdan kritik bir örnek sunmaktadır. Uzun yıllar boyunca fiili bir özerklik modeli geliştiren ve yerel demokrasi, kadın özgürlüğü ve çok kimlikli yönetim anlayışıyla dikkat çeken devrimsel süreç,ne bölgesel statükocu güçler ne de küresel aktörler tarafından tam anlamıyla tanınmış ya da korunmuştur. Şeyh Maksud ve Eşrefiye gibi bölgeler üzerinden yürütülen saldırılar ve bu saldırıların arka planına dair ortaya çıkan Paris mutabakatı gerçeği, Kürtler ve diğer ezilen halklar açısından “yeni” ile “eski” hegemonik güçler arasında esaslı bir fark bulunmadığı yönündeki kanaati güçlendirmektedir.
Benzer bir tablo İran ve özellikle Rojhilat ekseninde gelişen süreçlerde de gözlemlenmektedir. ABD-İsrail hattı ile İran rejimi arasındaki gerilim, yüzeyde karşıt bloklar arasında bir mücadele gibi görünse de, her iki tarafın da nihai hedefinin demokratik, özgürlükçü ve kapsayıcı bir toplumsal düzen olmadığı açıktır. Bir tarafta diz çöktürülmüş bir rejim, diğer tarafta daha fazla itaat eden bir toplum tahayyülü söz konusudur. Bu nedenle Kürtler açısından bu tür çatışmalarda taraf olmak yerine, kendi bağımsız siyasal hattını geliştirmek tarihsel bir önem taşımaktadır. Hegemonya mücadelelerinde taraf olmak çoğu zaman güç üretmez; asıl mesele, kendi eksenini kurabilmektir.
Tam da bu noktada “üçüncü yol” olarak ifade edilen stratejik yaklaşım öne çıkmaktadır. Bu yaklaşım, Kürtlerin ne bölgesel otoriter rejimlerin ne de küresel hegemonik güçlerin yedeğine düşmeden, kendi özgün siyasal pozisyonlarını inşa etmelerini esas alır. Bugünlerde Kürt siyasi hareketinin önemli bir bölümünde karşılık bulan bu stratejinin düşünsel temellerinin, İmralı’da Sn.Öcalan tarafından geliştirilen politik perspektiflerle şekillendiğini belirtmek gerekir.
Elbette Kürtler içerisinde bu konuda farklı eğilimler de mevcuttur. Bir kesim, emperyalist kuşatmaya karşı İran ile birlikte hareket edilmesi gerektiğini savunurken; başka bir kesim ise ABD ve İsrail hattıyla yakınlaşmanın Kürtler için fırsatlar yaratabileceğini düşünmektedir.Kanımca bu yaklaşımlar, reel politik ve somut deneyimler üzerinden değerlendirildiğinde önemli çelişkiler barındırmaktadır.
İran rejiminin kendi halkına yönelik baskıcı politikaları, idam uygulamaları, muhaliflere dönük sert müdahaleler ve toplumsal hareketlere karşı uygulanan şiddet, bu rejimle kurulacak herhangi bir stratejik yakınlaşmanın sınırlarını açıkça ortaya koymaktadır. Öte yandan, ABD ve İsrail ekseninin Kürtlere yönelik yaklaşımı da benzer biçimde sorgulanmalıdır. Eğer bu güçlerin gerçekten Kürtlere kalıcı ve güvence altına alınmış bir statü kazandırma niyetleri olsaydı, Güney Kürdistan’daki referandum sonrası yaşanan gelişmeler karşısında daha net bir tutum sergileyebilir, Rojava’daki fiili özerkliği tanıyabilir ya da en azından uluslararası koruma mekanizmalarını devreye sokabilirlerdi.
Bunun yerine, zaman zaman Kürtlerin statü taleplerini sınırlayan, mevcut ulus-devlet yapılarını esas alan ve Kürtleri daha çok jeostratejik bir araç olarak değerlendiren bir yaklaşım öne çıkmıştır. Bu durum, sosyal medyada zaman zaman dile getirilen “Kürtlere hazır bir devlet sunulduğu” yönündeki iddiaların da gerçeklikten uzak olduğunu göstermektedir.
Tüm bu tabloya rağmen, Kürtler açısından en doğru siyasal hattın, hiçbir gücün denetimine girmeden, ancak tüm aktörlerle diplomatik ilişki kanallarını açık tutarak ilerlemek olduğu açıktır. Bu yaklaşım, ne içe kapanmacı bir izolasyonu ne de dışa bağımlı bir siyaseti ifade eder. Aksine, ilkesel bir duruşla, diplomatik ilişkiler kurmayı hedefleyen dengeli bir siyasal aklı temsil eder.
Bu çerçevede bölge başkentleri ile kurulacak ilişkiler ne kadar önemliyse;siyasal başkentlerle ile geliştirilecek temaslar da aynı ölçüde önemlidir. Esas mesele, bu ilişkilerin hangi ilkeler doğrultusunda ve nasıl bir denge içinde yürütüleceğidir. Kürtler, sürekli savunmada kalan bir siyasal özne olmaktan çıkıp, kendi gündemini belirleyen ve oyun kurabilen bir aktöre ancak bu şekilde dönüşebilir.
Bununla birlikte, bu stratejinin hayata geçebilmesinin en temel koşulu Kürtler arasında sağlanacak ulusal birliktir. Ancak bu birlik perspektifinin özellikle altı çizmek gerek: Ulusal birlik, bölge halklarına ya da komşu ülkelere karşıtlık temelinde değil, Kürt halkının tarihsel olarak gasp edilmiş, ertelenmiş ve inkâr edilmiş haklarının iadesi temelinde ele alınmalıdır.
Böyle bir yaklaşım, hem siyasal gerçeklik hem de ahlaki sorumluluk açısından daha sağlam bir zemin sunar. Zira bölge halklarıyla doğrudan bir düşmanlık hattı üzerinden kurulacak bir siyaset, Kürtler açısından kalıcı kazanımlar üretmekten ziyade yeni çatışma ve yıkım süreçlerini tetikleme riski taşımaktadır. Ortadoğu’nun son yüzyıllık deneyimi, halklar arası savaşların kazananı olmadığını defalarca göstermiştir. Bu nedenle Kürtlerin ulusal birlik arayışı, başka halkların aleyhine değil; herkes için daha adil, eşitlikçi ve birlikte yaşamı mümkün kılan bir siyasal zemin yaratma hedefiyle ele alınmalıdır.
Bu çerçevede ulusal birlik, dar ve dışlayıcı bir milliyetçilik biçimi olarak değil; çoğulcu, kapsayıcı ve barışçıl bir siyasal vizyonun ifadesi olarak değerlendirilmelidir. Kürtlerin bölge halklarıyla kuracağı ilişkiler, karşıtlık ya da üstünlük iddiası üzerinden değil; eşitlik, karşılıklı tanıma ve ortak gelecek tahayyülü üzerinden şekillenmelidir. Bu yaklaşım, hem olası gerilimleri azaltacak hem de Kürtlerin haklı ve meşru taleplerinin daha geniş bir toplumsal ve uluslararası zeminde anlaşılmasını kolaylaştıracaktır.
Sonuç olarak, Ortadoğu’daki hegemonya mücadeleleri Kürtler açısından hem ciddi riskler hem de tarihsel fırsatlar barındırmaktadır. Bu süreçte izlenecek yol, kısa vadeli kazanımların ötesinde, uzun vadeli bir siyasal vizyonla belirlenmelidir. Üçüncü yol stratejisi, tüm zorluklarına rağmen, Kürtlerin kendi kaderini tayin mücadelesinde en gerçekçi ve en dengeli seçeneklerden biri olarak öne çıkmaktadır. Bu hattın güçlendirilmesi ise hem iç birliğin sağlanmasına hem de dış ilişkilerin ilkesel ve dengeli bir zeminde yeniden kurulmasına bağlıdır. İki ateş arasında kalmak kader değildir; üçüncü bir yol, çoğu zaman ateşi söndürmekle başlar.




