Yirmi birinci yüzyılın eşiğinde insanlık, yörüngede süzülen uyduların titreşimlerini, atmosferi yaran hipersonik cisimlerin karanlıkta bıraktığı izi, elektromanyetik dalgaların görünmez hatlarda ördüğü küresel ağları ve siber uzayın dehlizlerinde dolaşan algoritmik gölgelerin soğuk nefesini aynı anda hissediyor. Artık yalnızca yeryüzüne ait olmayan, göğü ve uzayı da içine alan yeni bir şiddet düzeninin içindeyiz. Güven duygusu, uzayın derinliklerine çevrilmiş antenlerin topladığı kırılgan sinyaller kadar hassas; tekniğin baş döndürücü kudreti altında ise her geçen gün biraz daha aşınıyor. Bugün ne kentlerin üstünü örten gök, ne köylerin dingin ufku, ne evlerin duvarları, ne de kutsal mekanların kadim sessizliği insanı koruyan gerçek bir sığınak olabiliyor. Parçalanmış egemenliğin uzun gölgesi artık hayatın bütün katmanlarına yayılıyor.
Ama bu kozmik çağın sarsıntısını yalnızca bugünün teknolojik karmaşıklığıyla açıklamak yeterli değil. İçinden geçtiğimiz dönüşümün kökleri çok daha derinlerde, çok daha eski bir tarihsel yarılmada; özellikle yakın bölgemiz ile Güney Asya’da devlet formunun kuruluş sürecinde yatıyor. Bu coğrafyalarda modern devlet, içsel toplumsal dönüşümlerin tabii bir neticesi olarak doğmadı; kolonyal ve postkolonyal müdahalelerin masa başında kurgulanan mühendisliğiyle biçimlendi. Devlet, yerel toplumsal dokunun organik bir uzantısı olmaktan ziyade Batı merkezli jeopolitik tahayyüllerin mekana çakılmış sert bir iskeleti olarak kuruldu. Böylece ulus-devlet, yalnızca siyasal bir çerçeve değil; aynı zamanda dışarıdan tasarlanmış bir düzenleme, denetim ve hizaya sokma aygıtı olarak kurumsallaştı.
Birinci Dünya Savaşı’nın ardından tesis edilen manda yönetimleri, cetvelle çizilen keyfi sınırlar, parçalanan toplumsal bütünlükler ve yeniden kurgulanan kimlikler bu yapıya kalıcı bir karakter kazandırdı. Çünkü burada sınır çizmek yalnızca coğrafyayı bölmek anlamına gelmiyordu; hafızayı parçalamak, aidiyetleri zorlamak, toplumsal bağları koparmak ve kimlik evrenlerini altüst etmek anlamına da geliyordu. Kolonyal mühendislik tam da bu nedenle yalnızca siyasi bir müdahale değil, toplumların tarihsel akışına yönelmiş derin bir ontolojik kırılma üretti. Aradan geçen yüzyıla rağmen bölgede ortaya çıkan ulus-devletler, Weberyen anlamda rasyonel-hukuki bir otorite formuna tam anlamıyla ulaşamadı. Devlet, hukukun evrensel normlarına dayanan kurumsal bir yapı olmaktan çok; güvenlik reflekslerinin belirlediği, patrimonyal ilişkilerin ördüğü, mezhepsel bölünmelerin şekillendirdiği, etnik hiyerarşilerin içe gömüldüğü ve yer yer hanedanlık mantığının işlemeye devam ettiği bir iktidar düzenine dönüştü. Hukuk da bu yüzden toplumsal hayatı adalet temelinde düzenleyen normatif bir zemin olmaktan uzaklaştı ve iktidarın ihtiyaçlarına göre esneyen, daralan ve yeniden biçimlenen araçsal bir aygıta indirgendi.
İşte bu kırılgan zemin üzerinde devlet, yalnızca siyasal bir kriz aygıtı olarak değil, aynı zamanda derin bir sosyolojik yarılmanın taşıyıcısı olarak varlığını sürdürdü. Ne tam anlamıyla kurumsallaşmış, istikrarlı bir egemenlik biçimine dönüşebildi ne de bütünüyle çözülüp tarihin dışına düştü. Tam tersine, sürekli salınan; her sarsıntıda yeniden kurulan, her kuruluşunda biraz daha aşınan bir istisna alanı gibi işlemeye başladı. Böylece iktidarın mantığı, olağan hukuk düzeninin ötesine taşarak Foucault’nun yönetimsellik analizlerinde ve Agamben’in istisna hali kavramsallaştırmasında karşılığını bulan süreğen bir yönetsel forma dönüştü. Artık normun askıya alınması geçici bir sapma değil, yönetimin kalıcı tekniğiydi. Olağanüstü hal ise ara bir rejim olmaktan çıkıp düzenin asli biçimine dönüştü.
Tam da bu tarihsel arka plan içinde Hobsbawm’ın “sosyal haydutluk” kavramı, Orta Doğu ve komşu coğrafyalarda neredeyse tersyüz edilmiş bir anlam kazanıyor. Hobsbawm’a göre haydutluk, özellikle kırsal toplumlarda filizlenen; devlet otoritesine ve yerleşik düzene karşı yönelen bir direniş biçimidir. Oysa bu coğrafyada haydutluk, marjinden yükselen bir itiraz olmaktan çıkmış; devletin bizzat kendi yönetim tekniğine dönüşmüştür. Artık haydutluk devlete dışsal bir sapma değil, devlet aklının içinden işleyen kurumsal bir uzantıdır. Bu yüzden Hobsbawm’ın kavramının yaslandığı ahlaki ekonomi fikri de burada büyük ölçüde anlamını yitiriyor. Çünkü karşımızdaki şey, düzensizliğin içinden filizlenen bir adalet arayışı değil; gasbı, istisnayı ve şiddeti kurumsallaştırmış bir iktidar mimarisidir.
Devletin süreklileşmiş gaspları, şiddet teknikleri ve istisna pratikleri zamanla yeni bir kurumsal haydutluk rejimi üretti. Bu rejim, yalnızca şiddeti denetleyen bir otorite yaratmadı; bizzat şiddeti üreten, dolaşıma sokan ve yönetimin asli aracına dönüştüren otoriter bir yapı kurdu. Bu nedenle İhvan’dan Hizbullah’a, Hamas’tan El Kaide’ye, Nusra’dan DEAŞ’a, mücahitlerden Taliban’a uzanan silahlı örgütleri yalnızca devletin boşluk bıraktığı alanlarda kendiliğinden ortaya çıkmış oluşumlar olarak okumak eksik kalır. Bu yapıların önemli bir bölümü, çoğu zaman devletlerin bilinçli tasarımıyla, gölgesinde ya da himayesinde serpilen paramiliter uzantılar olarak biçimlendi. Devlet dışı olma iddiası taşısalar bile, fiiliyatta devletin karanlık çevrimleri içinde şekillendiler; onun çıkar hesaplarıyla temas eden ve ulus-devlet krizini daha da derinleştiren yapılara dönüştüler.
Nitekim bu örgütlerin hiçbiri, Hobsbawm’ın sözünü ettiği türden yerel bir ahlaki ekonomi üretmedi. Tersine, şiddeti bir yönetim tekniğine dönüştürerek toplumsal dokuyu parçaladı, güvensizliği süreklileştirdi ve kolektif hayatın ritmini kalıcı biçimde kırılganlaştırdı. Bu yüzden Kürdistan ve Filistin gibi coğrafyalarda, pek çok etnik ve dini unsur için varoluş artık edilgen bir bekleyiş olarak sürdürülemez hale geldi. Onun yerine sistem dışı direniş pratikleri, yerel örgütlenmeler ve ulus ötesi stratejiler eşliğinde yeni öznellik biçimleri ortaya çıktı. Bu öznellikler tam anlamıyla bir egemenlik kuramasalar da, süreklilik üreten, direnci canlı tutan ve kültürel yeniden üretimi mümkün kılan alt sistem mekanizmaları yarattı. Sonuçta bölge devletleri, normatif bir siyasal düzen kurmak yerine zorun çıplak gücüne dayanan bir haydutluk rejimi inşa etti.
Bugün İran, İsrail ve Birleşik Devletler arasında giderek sertleşen gerilim de görünür hale gelen hibrit savaş biçiminin, yalnızca yeni bir teknolojik eşik değil; kökleri yüzyıla yayılan bu kurumsal haydutluk yapısının güncel tezahürü olduğunu gösteriyor. Geçmişte bu bölgede haydutluğu bir yönetim tekniği olarak inşa eden güçler, bugün aynı haydutluk repertuarı içinden birbirleriyle savaşıyor. Bu yüzden hibrit savaş yalnızca yeni teknik kabiliyetlerin sahneye çıkışı değil; tarihsel kırılganlıkların yeniden birleştiği, eski şiddet biçimlerinin yeni araçlarla dolaşıma sokulduğu kritik bir moment olarak belirginleşiyor. Artık savaş, belirli cephelere sıkışan bir çatışma olmaktan çıkmış durumda. Felaketin dalgaları altyapıdan üstyapıya, dijital ağlardan gündelik hayatın en küçük damarlarına kadar yayılıyor; üstelik bütün bunlar çoğu zaman açık bir savaş ilanına bile ihtiyaç duymadan işliyor. Kurumsal haydutluk mekanizması, sınır ve mesafe tanımadan sürekli biçim değiştiriyor, görünüşünü yeniliyor ama özünü koruyor.
Bu yeni düzende teknolojik şiddet giderek daha soyut bir karakter kazanırken, varoluşu sabitlemesi beklenen devlet ve toplum gibi yapılar da aynı ölçüde kırılganlaşıyor. Çağımızın karanlık hakikati tam da burada görünür hale geliyor. Çünkü bu dönüşümün içinde derin bir melankoli saklı. Bu melankoli yalnızca artan şiddetin bıraktığı travmatik hafızadan değil; bir asrı aşkın süredir vaat edilen adil, kapsayıcı ve istikrarlı siyasal düzenin hiçbir zaman gerçek anlamda kurulamamış olmasından da besleniyor. Bir zamanlar egemenliğin üzerine bastığı yeryüzü, artık onu kuran güç biçimlerinden uzaklaşıyor; savaşın teknikleri ise insan deneyiminden koparak daha soyut, daha mesafeli ve daha insan dışı bir hal alıyor.
Parçalanmış egemenliklerin ve teknik şiddetin uzun gölgesi altında salınan bu yeni dünyanın belirsiz dokusu içinde, İran’da süren tanımsız savaşın tanıklarıyız. Kimin kazanacağından bağımsız olarak, hep birlikte tekinsiz bir çağın sessiz şahitliğini yapıyoruz. Üstelik bu tekinsizlik artık yalnızca fiziksel şiddetin ürünü değil; bilginin, psikolojinin ve teknolojinin birbirine dolandığı yeni bir iktidar rejiminin distopik sahnesi. Bu atmosferde belirsizlik ve korku, toplumsal dokunun derinliklerine yayılan epidemik bir olgu gibi işliyor; hem bireysel hem kolektif algı sistemleri çözülüyor, anlam üretme kapasitesi aşınıyor. Ortaya çıkan bu duyusal paslanma, zihinsel ve varoluşsal bir çöküşü hızlandırarak gerçeklik duygusunu hayaletimsi bir siluete dönüştürüyor.
Bu nedenle önümüzde duran görev yalnızca olup biteni teşhis etmek değil. Asıl ihtiyaç, tarihsel belleği yeniden kurmak ve varoluşun çıplak yüzüyle yeniden yüzleşmek. Çünkü bu karmaşık ve kırılgan zeminde parçalanmış egemenliklerin uzun gölgesi artık yalnızca siyasal sınırları değil; toplumsal ilişkilerin, kimliklerin ve bireysel varoluşların sınırlarını da belirliyor. Egemenlik, sabit ve merkezi bir yapı olma vasfını yitirerek sürekli yer değiştiren, esneyen ve çoğalan bir forma bürünüyor. Bu yeni durum, hem devletleri hem toplumları kendilerini yeniden tanımlamaya zorluyor; ama tam da bu baskı, yeni krizlerin, yeni çatışmaların ve yeni kırılmaların da zeminini hazırlıyor. Dolayısıyla yirminci yüzyıldan devralınan parçalanmış egemenlik yapıları ile kurumsal haydutluk rejimleri, bugün hibrit savaşların ve teknolojik şiddetin yeni biçimleriyle birleşerek insanlık tarihinin en karmaşık, en tehditkar eşiklerinden birini kuruyor.
Bu eşikte gerçeklik algısının aşınması ve toplumsal dokunun çözülmesi, yalnızca siyasal ya da askeri bir mesele değildir; aynı zamanda doğrudan doğruya varoluşsal bir meydan okumadır. Çünkü burada tehdit altında olan yalnızca sınırlar, rejimler ya da iktidar dengeleri değil; insanın dünyayla kurduğu anlam ilişkisinin kendisidir. Bu meydan okumaya sahici bir yanıt üretmek, ancak tarihsel eksikliklerle yüzleşmek, bastırılmış yarılmaları onarmak ve daha adil, daha kapsayıcı, daha sahici bir siyasal ve toplumsal ufuk kurmakla mümkündür. Aksi halde varlığın anlam derinliğiyle birlikte, o derinlikten doğan etkin özne hali de yavaş yavaş eriyip gidecek; insanlık, yeni bir tufan çağının yalnızca sessiz tanığı olarak kalacaktır.




