Rüzgâr
Lokman Ergün 16 Mart 2026

Rüzgâr

Efil efil estiğim de oldu, buğday başaklarının, yeşil çimenliklerin, kır çiçekleriyle bezeli tepelerin üzerinden. Yapraklarını okşayarak meşe ağaçlarının, geceye ses verdiğim de.

Dağların yamaçlarından geçtim karlı kışlarda etrafı tozutarak. Kara kışların uğultusu oldum. Keskin bir bıçak gibi değdim tenine ayazda yolda kalanın.

Kuşlar kanatlarının altına alıp beni, seyr u sefer eylediler cihanda. Uzak kıyılardan deniz kokusu getirdiğim oldu, sıcak çöllerden toz bulutları.

Işıltılı şehirlerin, göğü delen binaların üstünde egzoz gazından ağırlaşarak, yeşil dağların kucağına sığındım bazen. Ve viranelerin üzerinden geçerken duydum biçarelerin iniltilerini. Öfkelenip önüme kattım alevleri, küllerini yine ben savurdum sonra yaktığım yerlerin.

Denizler kabardı soluğumla, kıyıları, kayaları dövüp durdu korkumdan. Duvarları, camları titrettim öfkelendiğimde. Sonra sakinleşip, usul usul çekildim gökyüzüne. Neysem, o oldum, gizlenmeden, aldatmadan. Bir kez hariç.

Bir kez, sadece bir kez zalimin zulmüne ortak oldum. Elma kokusuna meftun oldum da ölümü yetiştirdim çocuklara. Şairin, “seni, dişlerinde elma kokusu” dizesinin sarhoşluğunda, binlerce canın son nefesi oldum.

Gece serinliğinde metal kanatların altındaki uğultuydum, kapkaranlık bir gökyüzü üstümde. Uzak dağların ardından geliyordu demirden kuşlar. Ovaların üzerinden, yeni yeşermiş nehir kıyılarından geçiyordum. Sular bahar coşkunluğunda, uzak bir denize akmadayken.

Halepçe derler, küçük bir kasabanın sokaklarında esip durdum amaçsızca. Gece sessiz, cılız ışıklar sızıyor uyku mahmuru evlerden. Toprak damların altında, kerpiç duvarları sessizce okşar gibi sızdım uyandırmaya kıyamadığım çocukların odalarına.

Sonra gökyüzü yırtılır gibi aydınlandı birdenbire. Önce ışık mı parladı, ses mi sağır etti kulakları bilemeden? Toprak damlar, kerpiç duvarlar, dar sokaklar bir alev huzmesinin içinde kaybolur gibi oldu. Çığlıklar yükseldi daha demin sessizce uyuyan çocukların odalarından.

Ve ben rüzgârdım. Bildiğim ve olduğum tek şeyi yapmaktaydım. Duman ve barut kokularının arasından, elma kokusu yükseldi yerden. Bağrıma alıp elma kokusunu, gece boyu amaçsızca dolaştığım sokaklara, kapıların kenarlarından içeri sızmayı öğrendiğim evlere, güzel gözlü çocukların yatak uçlarına yetiştirdim. Sandım ki bağrımda taşıdığım nice kokuya benzer, baharın, çiçeğin ve balın, çimenin, ağacın ve meyvenin, yemişin, buğdayın ve ekmeğin rayihasıyla mutlu edecek insanları. Derin bir solukla içlerine çekecekler beni ve hayata, doğaya derin bir tevekkülle şükredecekler.

Ve ben rüzgârdım. Ölümden, yaşamdan ve zamandan azade. Elma kokusuyla ölüm götürdüğüm çocukların büyüyen göz bebeklerine bakarken utandım. Ciğerlerine bir kanca gibi takılıp, yarım kalmış bir solukta kaldım.

Üç gün boyunca ateş topları yağdıktan sonra gökyüzünden, bu kez tozu ve dumanı yüklendim sırtıma. Elma kokusu, is kokusuna, çürüyen et kokusuna bulanmıştı. Ve tenleri erimiş çocuk bedenleri seriliydi sokaklarda. Çocuğuna sarılıp kalmış anneler, babalar.

Dağlara ve ovalara, denizlere ulaşmak için çağıldayan ırmaklara, baharda çiçeklerini, güzün yapraklarını savurduğum ağaçlara, kara ve yağmura, üzerimde parıldayan güneşe ant olsun ki, ben ebetten ezele esmekte olan bir rüzgârdım sadece.

Yaşama vesile olsun diyeydi esmekliğim. Yağmur yüklü bulutları sürükledim kavrulmuş topraklara, çiçek tozlarıyla dölledim hayatı yeniden. Bir çocuğa elma kokusuyla ölümü taşımanın utancını bana yazın elbet. Çocuklara ölümü reva gören vahşetinizle yüzleştikten sonra ama.

 

 

 

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.