Meclis’te kurulan komisyonda bulunan partiler kendi raporlarını meclis başkanlığına sundular. Şimdi ortaklaşarak yazacakları yeni metin için çalışıyorlar. Herkesin kendi pozisyonunu koruduğu, neredeyse hepsinin esnemek bir yana pozisyonlarını keskinleştirdiği bu raporlar aslında bir senedir dinledikleri STK temsilcilerinden, siyasi bireylere kadar hiçbir kimseden bir şey öğrenmediklerini ya da öğrenmek istemediklerini gösteriyor.
AKP ve MHP yasal düzenlemeyle örgüt militanlarına nasıl bir çözüm bulunacağını, PKK’nin silahları “kesinkes” bırakması koşuluna bağlamış durumda. Yasal düzenleme önerilerinde Kürt meselesine dair elle tutulur hiçbir şey yok. Negatif barışa dair – oda kısmen – ümit var olunabilecek raporlar…
CHP bir ileri iki geri pozisyonunda ısrarlı. Meselenin özüne dair hiçbir şey söylememek adına özel bir çaba harcanarak ülkenin bütün meseleleri raporun içine boca edilmiş. Konuya dair iki sayfa “havaya bakarak” açıklama yapılmış, onun dışında koca rapor alakasız gündemlerle dolu. Ancak bu süreçte – yine Kürt meselesinden uzak değerlendirilme çabası göze çarpsa da – rapordan ziyade parti programına yerel yönetimler özerklik şartına dair eklenenler dikkate değer…
Yeni Yol Grubu’nun raporu ise DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın son açıklamalarının gerisinde bir perspektifi görünür kılıyor.
DEM Parti başından beri söylediğini söylemeye devam ediyor. “Silahlar sussun müzakere başlasın ancak her şeyi konuşabilelim.” Hem negatif hem pozitif barışı birlikte inşa edelim demiş oluyor aslında DEM. Tutarlılık açısından en makul ve üzerine konuşulabilir rapor olduğunu söyleyebiliriz. Üzerine konuşulabilir diyorum çünkü diğer raporlarda üzerine konuşulmasının önü dahi tıkalı gözüküyor…
Salt bu raporları dikkate aldığımızda pozitif barışa (Kürt meselesinin çözümü) dair elle tutulur bir sonuç elde edilemeyeceği aşikâr. Kimsenin onu konuşmaya (sloganik cümleler dışında) niyetinin olmadığını görmek için âlim olmaya gerek yok. Kaçak güreşen siyasetçilerle Kürt meselesi gibi can alıcı bir meseleyi konuşmak, tartışmak hele de çözmek ise gerçekten zor.
Negatif barışa dair (silahların bırakılması, PKK militanlarının geri dönüşü, siyaset yapabilmeleri ve tabi ki cezaevindeki siyasetçilerin salı verilmesi vb. – özetle siyasetin önünün açılması…) bir ortaklaşma çıkması için ciddi bir kamusal baskı da ortalıkta yok. Ancak yine de raporlara baktığımızda bu konuda belli bir aşama kaydedilebilir diye ümitlenebiliriz. Umarım bu konuda daha fazla zaman kaybetmeden adım atma cesaretini gösterir aylarını boşa geçirmiş komisyonumuz…
Biz daha komisyonun raporlarını tartışamadan siyasetin gündemi bir anda Suriye eksenine hapsedilip değiştirildi büyük ölçüde. Suriye gündeminin ana aktörlerinden biri tabi ki Türkiye Cumhuriyeti Devleti. Suriye’deki Kürtlerle ilişki kurmamak için dehşet bir çaba içerisindeki devlet (hangisi olduğu ayrı tartışma konusu…) bölgesel etkisini Şara ve çevresindekilere endekslemiş halde İsrail’in çıkarları için can siperane bir mücadele içerisinde.
Hamasette İsrail’in hasmıyken realitede en büyük müttefiki diyebiliriz bu anlamda hükümet ve “devlet” için…
Hâlbuki birçok aklı başında kişinin dediği gibi zaten etkisi altında olduğunu söylediği Şara ve ekibiyle Mazlum Abdi ve ekibini (ki onlar buna hiç karşı olmadılar) Ankara’da masaya oturtmak hem Suriye’de mantıklı bir çözümün kapısını aralar hem Türkiye’nin prestijini artırır hem de Türkiye’deki sürece tahminimizin ötesinde bir katkı sunabilirdi. Hala da sunabilir ancak önce devletin Kürt fobisinden kurtulması ve ülke çıkarlarına odaklanması gerekiyor…
Siyaset arenası bu şekilde kilitlenmişken toplumsal kesimler, sivil toplum, Kürt meselesinin konuşulmasını öncelemesi gereken demokrat kamuoyu ne yapıyor ya da neler yapabilir?
Bunu da bir sonraki yazıda değerlendirmeye çalışalım…




