Atilio Boron
(Arjantinli Marksist sosyolog ve siyaset bilimci. Latin Amerika, emperyalizm ve ABD dış politikası üzerine çalışmalarıyla tanınıyor.)
- Caracas’taki bombardıman ve Maduro’nun kaçırılması Çin’den Ortadoğu’ya pek çok aktöre, benzer hamleler için kapı aralıyor.
Donald Trump, şu meşhur “kurallara dayalı dünya düzeni”nden geriye kalan kırıntıları da az önce yerle bir etti. Caracas ve çevresindeki çok sayıda askeri tesisin bombalanması ve bunun kaçınılmaz sivil kayıplara yol açması, ardından da Başkan Nicolás Maduro Moros’un “kaçırılması” uluslararası sistemde yeni bir sayfa açıyor. Bundan sonra pek çok aktör, Trump’ın Venezuela’da yarattığı bu emsali kullanarak dünyanın bambaşka köşelerindeki güç mücadelelerini kendi lehine çözmeye kalkışabilir.
Kendini “barışın başkanı” diye pazarlayan, Nobel Barış Ödülü’ne heves edip durduğu hâlde oraya bir türlü yaklaşamayan Trump, son dönemin en savaşçı liderlerinden biri oldu. Soykırımcı Benjamin Netanyahu’yu silaha boğuyor; diplomatik, askeri ve medya düzeyinde her tür korumayı da esirgemiyor. Onursuz Avrupalı vasallarına, neonazi Volodimir Zelenski’yi ayakta tutmak için silah ve askeri teçhizat satın aldırıyor; böylece zaten kaçınılmaz biçimde kaybedilmiş bir savaşta Ukrayna halkının çilesini uzatıyor. Üstelik Trump, bu savaşı “24 saatte bitiririm” diye böbürlenmişti.
Patolojik megalomanisinin peşinde savrulurken bu kez de Nijerya’nın kuzeyini bombalatıyor; sözde bazı Hristiyan toplulukları, İslam inancına mensup kişiler tarafından saldırıya uğruyormuş da onları kurtarıyormuş. Gazze’de barışı sağladığını iddia ediyor; oysa bu koskoca bir yalan. Irkçı İsrail rejimi katliamını sürdürüyor; şimdi bunu açlıkla, susuzlukla ve kamu sağlığını çökertmekle yapıyor. Sınırda aylarca bekletilen altı binden fazla kamyon dolusu gıda, su ve ilaç var. Kamboçya ile Tayland arasında barışı sağladığını söyleyip övündü; ama iki taraf arasındaki saldırılar durmaksızın devam ediyor.
Şimdi sıra Venezuela’ya geldi. Uzun aylar süren, son derece maliyetli bir operasyonun sonunda başkanın ve eşi Cilia Flores’in şaşırtıcı biçimde kaçırılmasıyla karşı karşıyayız. Trump kamuoyu önündeki açıklamasında, bu askeri operasyonun ABD’nin dünyanın en güçlü ülkesi olduğunu kanıtladığını söyledi. Bu söz, açık biçimde Çin’e yöneltilmişti; bir bakıma Rusya’ya da.
Bununla da kalmadı: “Ülkeyi, akıllıca ve uygun bir geçiş sağlayana kadar biz yöneteceğiz” diyerek kendini Venezuela’nın imparatorluk valisi ilan etti. Washington’un, “Venezuela’da halkın çıkarları dikkate alınmadan bir başkasının iktidarı ele geçirmesine izin vermeyeceğini” de ekledi. Burada “halk”tan kastının ne olduğu belli: Sanki “yenilmiş ve ehlileştirilmiş” Chavista halk onu bir kurtarıcı gibi karşılayacakmış! Oysa Trump, onları petrolünü çalmaya gelmiş bir haydut gibi karşılanmaktan başka bir şey beklememeli; çünkü Trump’ın esas derdi petrol. Ona demokrasi, adalet, özgürlük ya da insan hakları hiçbir zaman dert olmadı; özellikle de dünyanın bu kısmında. Venezuelalılar bunu gayet iyi biliyor.
Konuşmasının sarhoşluğuyla Trump, Maduro’yu tamamen kurmaca bir yapı olan “Güneşler Karteli” üzerinden ABD’ye yüklü miktarda uyuşturucu sokmakla suçladı. Ayrıca Tren de Aragua’nın suçlularını göçmen kılığına sokup ülkeye yolladığını iddia etti. Dahası, uyuşturucu ticaretini Venezuela’nın Amerikalıları öldürmek için örgütlediği bir kampanya olarak niteledi; bunu küresel ölçekteki en büyük terör örgütleriyle aynı kefeye koydu.
Bu da seri bir yalancının yeni bir yalanı. The Washington Post, Trump’ın ilk başkanlık döneminde 30.573 yalan söylediğini ortaya koymuştu. Madem amaç ABD halkını uyuşturucu belasından korumak, o zaman Trump Honduras’ın eski başkanı Juan Orlando Hernández’i neden affetti? ABD yargısı onu 45 yıl hapse mahkûm etmişti; zira 400 tondan fazla kokain ve başka uyuşturucunun ABD’ye sokulmasıyla sonuçlanan operasyonlara katıldığı kanıtlanmıştı. Ama nedense “narkotikçi” Maduro oluyor.
Dış politikada neredeyse bir yıl boyunca üst üste gelen fiyaskoların ardından Trump’ın bir “başarı” göstermek için duyduğu çaresizlik, onu Venezuela operasyonuna bütün ağırlığıyla yüklenmeye itti. Oysa bu, çok perdeli bir trajedinin yalnızca ilk sahnesi. Üstelik sonraki perdelerin Washington için bu sabaha karşıki kadar “şanslı” geçmesi pek olası değil. Dahası, zaten sarsıntı içindeki uluslararası sistemde başka aktörleri de benzer davranışlara teşvik edecek.
Peki Pekin neden 2049’u beklesin? Devrimin zaferinin yüzüncü yılı gelsin diye niçin sabretsin? ABD’nin Çin Halk Cumhuriyeti’ni sıkıştırmak için kullandığı, “asi” bir Çin eyaleti olan Tayvan’la yeniden birleşmeyi neden bugünden tamamlamasın? Üstelik sayısız kanıt, Tayvan’ın tarihsel olarak daima Çin’in parçası olduğunu tartışmasız biçimde gösteriyorken… Bu konuda Washington ile Pekin arasında gidip gelen, dört önemli diplomatik belge bulunduğu da biliniyor.
Benzer soruları başka dosyalara da soralım: Tel Aviv’deki rejim neden bir dakika daha beklesin de elindeki korkunç askeri gücü kullanıp Batı Şeria’daki Filistin Ulusal Yönetimi’ni tamamen tasfiye etmesin ve “nehirden denize” uzanan Büyük İsrail’i kurmasın? Böylece Ortadoğu’daki yangını daha da büyütmesin? Azerbaycan neden kampanyasını tamamlayıp Ermenistan’ın tüm topraklarını kesin biçimde ele geçirmesin? Rusya neden savaşı hızla bitirmek için şimdi gerçekten bütün yıkıcı kapasitesini devreye sokup Ukrayna’yı harabeye çevirmesin ve ülkenin büyük bir bölümünü ilhak etmesin? Trump’ın yaptığını örnek alarak bunu yapmasına hangi “kurallar” engel olabilir?
New Yorklu emlak baronunun yaptıklarının hiçbirine şaşırmamak gerekir. Bunu yüz kez söyledik: İmparatorluklar gerileme dönemlerinde şiddetlerini artırırlar. Bugün Washington’daki Pennsylvania Avenue’de zafer marşları çalıyor olabilir; ama bir muharebe kazanmak, savaşı kazanmak demek değildir. Vietnam bombalanırken de aynı coşku hâkimdi. On yıllar sonra Afganistan bombalanırken de. İki durumda da ABD sonunda travmatik ve aşağılayıcı yenilgiler yaşadı.
Tarih bize şunu öğretir: Bugün kaygıyla izlediğimiz türden maceralar, çoğu zaman imparatorluk için kötü biter. Şimdi işlerin, ABD’yi yöneten bu suç çetesi için daha “güler yüzlü” biteceğini düşünmek için elde pek bir veri yok. Elbette zaman gerekir; çünkü halkların emperyal saldırılara tepkisi çoğu zaman anında ortaya çıkmaz. Ama bir kez tutuştu mu, artık önüne geçmek mümkün olmaz.
Kaynak: www.telesurtv.net, Çeviri: Kıvanç Eliaçık




