Bloomberg’ün enerji konularını ele alan köşe yazarı Javier Blass, dünyadaki önemli petrol rezervlerinden biri olan Venezuela’ya yönelik operasyonun ardından başlayan ABD’nin petrol başta olmak üzere enerji kaynakları üzerindeki hakimiyet kurma çabası üzerine yazdı.
“Trump’ın artık kendine ait bir petrol imparatorluğu var” başlıklı yazının Türkçe çevirisi şöyle:
Bir hesap yapalım. ABD’nin petrol üretimiyle başlayalım ve buna Kanada’yı ekleyelim. Ardından Venezuela’yı ve Latin Amerika’nın geri kalanını katalım: Meksika’dan Arjantin’e uzanan hattaki tüm ülkeler, Brezilya, Guyana, Kolombiya dahil, bu coğrafyanın tamamı giderek daha saldırgan bir Washington’un Amerika kıtası üzerindeki etki alanı içinde. İster kabul edilsin ister edilmesin bu böyle.
“Donroe Doktrini” olarak adlandırılan bu yeni düzen, ABD’nin ekonomik ve jeopolitik nüfuzunu yeniden tanımlıyor. Bu ülkeler birlikte ele alındığında, dünya petrol üretiminin yaklaşık yüzde 40’ını oluşturuyor.
Bundan sonrası, ABD yönetiminin bu devasa petrol hacmiyle ne yapacağına kalıyor: Venezuela örneğinde olduğu gibi doğrudan kontrol mü, yoksa üretimi gözetme, yönlendirme ve getirilerinden yararlanma mı?
Kullanılan kavram ne olursa olsun sonuç net: Donald Trump’ın artık kendine ait bir petrol imparatorluğu var.
Üstelik söz konusu olan, yeraltında duran ve çıkarılması yıllar alacak rezervler değil, halihazırda piyasaya akan, fiyatları belirleyen gerçek variller. Bu kaynaklar Trump’a, ABD’nin Franklin D. Roosevelt döneminden bu yana sahip olmadığı ölçekte bir ekonomik ve jeopolitik imkan sağlıyor.
ABD, hem kendi topraklarında hem de yakın çevresinde neredeyse sınırsız bir petrol havuzuna erişim imkanı elde etti.
Dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip ülkesi Venezuela’ya engelsiz erişimin ne anlama geldiği, enerji çevrelerinde – özellikle de ABD’nin rakipleri tarafından – hemen anlaşıldı. ABD’nin yaptırım uyguladığı Rus oligark Oleg Deripaska, cumartesi günü durumu açık biçimde ifade etti:
“Washington, petrol fiyatını varil başına 50 dolar civarında tutabilecek bir güce ulaşır, bu da arzı kısarak fiyatları yükseltmek isteyen aktörlere karşı ABD’ye belirleyici bir üstünlük sağlar.”
Kremlin temsilcisi Kirill Dmitriev ise Venezuela’da iktidarın ele geçirilmesinin küresel enerji piyasası üzerinde “çok büyük bir kaldıraç” yarattığını söyledi.
Batı Yarımküresi’nin petrol zenginliği üzerinde fiili denetime sahip olmak, jeopolitik dengeleri köklü biçimde değiştirir. On yıllar boyunca ABD’nin askeri müdahaleleri, enerji fiyatları üzerindeki etkileri nedeniyle sınırlandırılmıştı.
Bugün ise Beyaz Saray, petrol üreten ülkeler karşısında benzersiz bir önceliğe sahip.
Son 18 ay, bu yeni hidrokarbon zenginliğinin ABD dış politikasını nasıl dönüştürdüğünü açıkça gösterdi.
Trump yönetimi, yakın zamana kadar tahayyül edilmesi güç adımlar attı: İran’ın nükleer tesislerinin bombalanmasından, Ukrayna’nın Rus petrol rafinerilerini hedef almasına verilen desteğe kadar.
Caracas yakınlarında saklanan Nicolas Maduro’nun yakalanması ise, petrolün artık Pentagon’un hareket alanını sınırlamadığı bir dönemin en çarpıcı örneği oldu.
Venezuela petrolü, ABD’ye bir başka stratejik avantaj daha sağlıyor: Başkalarının sunduğu enerji ortaklıklarını geri çevirme gücü.
Kremlin, aylardır Beyaz Saray’la yürütülen temaslarda kendi petrol ve doğalgaz rezervlerini bir pazarlık unsuru olarak masaya koyuyordu. Trump artık Vladimir Putin’e Sibirya’daki sahalara ihtiyacı olmadığını söyleyebilir. ABD’nin elindeki kaynaklar fazlasıyla yeterli.
Ancak bu tabloyu yalnızca Trump’ın başarısı olarak görmek yanıltıcı olur. O, doğru zamanda iktidarda.
Kaya petrolü devrimi, Kanada’nın ağır petrolü ve Brezilya ile Guyana’daki yeni keşifler olmasaydı bu güç birikimi mümkün olmazdı. Barack Obama ve Joe Biden da bu enerji bolluğundan faydalandı.
Trump’ın farkı, bu dağınık enerji gücünü Washington’un güvenlik ve dış politika şemsiyesi altında toplamış olması.
ABD Başkanı James Monroe’nun iki yüzyıl önce Latin Amerika’yı ABD’nin etki alanı ilan eden Monroe Doktrini’nden bu yana, Amerika kıtası ilk kez bu ölçekte yeniden tanımlanıyor. “Donroe” ifadesi de bu tarihsel sürekliliğe işaret ediyor. Bu kez belirleyici olan, askeri güç kadar doğal kaynaklar.
Yeni ABD dış politikasında Latin Amerika’daki her petrol üreticisi ülke önemli; ancak Venezuela bu denklemde en büyük ödül. Bunun nedeni bugünkü üretimi değil. Günde yaklaşık 1 milyon varillik üretim, Brezilya’nın oldukça gerisinde.
Asıl önem taşıyan, ülkenin geçmişte ulaştığı seviye – 1970’te günde 3,7 milyon varilden fazla – ve bu kapasiteye yeniden erişme potansiyeli.
Jeolojik altyapı hala yerinde. Venezuela’nın petrol zenginliğini yeniden açığa çıkarmak için gerekenler belli: sermaye, zaman ve siyasi istikrar. 1990’larda Caracas yönetimi üretimi önce günde 5 milyon, ardından 6,5 milyon varile çıkarma planları yapmıştı. Hugo Chavez’in gelişi ve ardından Nicolas Maduro dönemi bu hedefleri durdurdu. Bu seviyelere yeniden ulaşılabilir mi? Evet.
Yakın vadede mümkün mü? Hayır. Önümüzdeki beş yıl içinde? O da düşük ihtimal.
Ancak dünya bugün, gelecek yıl ya da 2027-2028’de ek Venezuela petrolüne ihtiyaç duymuyor. Bu ihtiyaç 2030’ların başında ortaya çıkacak. O zamana kadar, Trump’ın öngördüğü gibi Caracas Washington’la uyumlu hareket ederse, Venezuela’nın petrol üretimi çok daha yüksek seviyelere çıkabilir.
Trump’ın hedeflediği Maduro sonrası düzen – Delcy Rodriguez’in geçici olarak “yumuşak bir otoriterlik” (dictablanda) altında iktidarı devralması – ABD petrol şirketleri açısından işlevsel bir çerçeve sunuyor. Rodriguez, sınırlı da olsa piyasa kurallarına dönüşle ekonomiyi istikrara kavuşturmaya başladı. Amerikan saldırılarına yönelik sert açıklamaların büyük bölümü iç kamuoyuna dönük ve bu nedenle Washington tarafından şimdilik tolere ediliyor.
Trump’ın beklentileri ise son derece açık. Cumartesi günü düzenlenen bir basın toplantısında, dünyanın en büyük Amerikan petrol şirketlerinin Venezuela’ya gireceğini, milyarlarca dolar yatırım yapacağını, çökmüş petrol altyapısını onaracağını ve ülke için gelir üretmeye başlayacağını söyledi.
ABD Başkanı Fox News’e verdiği bir röportajda ise ABD’nin Venezuela petrol sektöründe “çok güçlü biçimde yer alacağını” vurguladı.
Trump’ın açıklamalarına temkinle yaklaşmak gerektiği biliniyor.
Ancak ikinci döneminde söylediklerinin önemli bir bölümünü hayata geçirdiği de ortada.
Bu nedenle ABD’nin Venezuela petrolüne dahil olacağı yönündeki sözlerini ciddiye almak gerekiyor. Bu girişim, Trump’ın anlattığı kadar görkemli ya da karlı olmayabilir. Ancak bu, gerçekleşmeyeceği anlamına gelmiyor.
Venezuela’nın petrolü artık Alaska’dan Patagonya’ya uzanan bir petrol imparatorluğunun parçası. Ve bu imparatorluk Washington’un himayesi altında.
Çeviri: Sevda Çetinkaya




