Üç çocuğuyla birlikte Ağustos 2025’ten bu yana İsviçre’de yaşayan 41 yaşındaki kadın O.A., Türkiye’yi uzun yıllar maruz bırakıldığı sistematik şiddet nedeniyle terk etti.
Çocuklarının babası F.A. tarafından fiziksel, psikolojik ve ekonomik şiddete uğradığını belirten O.A., uygulanan şiddet sonucunda burnunun kırıldığını, cinsel saldırıya uğradığını, istemediği şekilde hamile bırakıldığını ve devam eden şiddet nedeniyle kürtaj olmak zorunda kaldığını ifade ederek, “Anlattıklarım yaşadıklarımın yalnızca bir bölümü” dedi.
Şiddetin yalnızca kendisine yönelmediğini söyleyen O.A.’nın aktardığına göre, oğlu babası tarafından cinsel istismara maruz kaldı, kızlarından biri yaşadığı travma nedeniyle intihar girişiminde bulundu, diğer kızı ise sürekli psikolojik şiddet gördü.
Ev ortamının güvenli olmaktan çıktığını belirten O.A., evde kayıt dışı silahların bulunduğunu ve mühimmatın çocukların erişebileceği yerlerde tutulduğunu söyledi. O.A., bu nedenle çocuklarının hayatının açık risk altında olduğunu ifade etti.
O.A., yaşananlara rağmen kendisi hakkında “çocuk kaçırma” iddiasıyla dava açıldığını, İsviçre’de 2 Şubat 2026’da görülen duruşmanın ardından 5 Şubat’ta çocukların Türkiye’ye gönderilmesine karar verildiğini belirtti.
Gönderme kararının 2-4 Mart tarihleri arasında uygulanmasının planlandığını söyleyen O.A., iadenin hem kendi hem de çocuklarının fiziksel ve ruhsal güvenliğini ciddi biçimde tehdit ettiğini ifade etti.
O.A., “Ben bir anne olarak çocuklarımı korumaya çalışıyorum. Talebim ayrıcalık değil; yalnızca çocuklarımın üstün yararının ve güvenliğinin yeniden, dikkatle ve tarafsız biçimde değerlendirilmesi” diyerek yetkililere ve kamuoyuna seslendi:
“Çocukların güvenliği her şeyden önce gelmelidir. Kararın yeniden gözden geçirilmesini talep ediyorum.”
Çocuk ifadesinde cinsel istismarı ortaya çıkardı
Kadının yakınının aktardığına göre anne ve üç çocuk, babanın verdiği muvafakatnameyle İstanbul’dan Arnavutluk’un başkenti Tirana’ya gitti, buradan da İsviçre’ye geçerek aile içi şiddet gerekçesiyle sığınma başvurusunda bulundu. Ancak baba, Dışişleri Bakanlığı aracılığıyla çocukların kaçırıldığı iddiasıyla süreç başlattı.
Soruşturma kapsamında çocukların ifadeleri avukat ve pedagoglar eşliğinde alındı. Bu görüşmeler sırasında en küçük çocuğun babası tarafından cinsel istismara maruz bırakıldığı ortaya çıktı. Yakınının aktardığına göre çocuklar birçok kez kendi rızalarıyla geldiklerini ve babalarıyla iletişim kurmak istemediklerini söyledi.
Mahkeme risk iddialarını reddetmedi, buna rağmen iade kararı verdi
5 Şubat’ta açıklanan karar metninde çocukların yaşadığı travma, intihar girişimi ve istismar beyanlarının kayıtlarda olduğu kabul edilmesine rağmen, “iç hukuk yollarının tüketilmediği” gerekçesiyle sürecin Türkiye’de yürütülmesi gerektiği belirtildi.
Türkiye’de annenin avukatı ise anne ve çocukların babanın muvafakatiyle yurtdışına çıktığını, bu nedenle Türkiye’de “çocuk kaçırma” iddiasıyla yürütülen soruşturmanın takipsizlikle sonuçlandığını söyledi.
Boşanma davasıyla ilgili sürecin ise devam ettiğini belirten avukatı, çocukların velayeti gibi birçok talepte bulunulduğunu ancak Türkiye’deki hakimlerin çoğunun sosyoekonomik durum araştırması yapılmadan velayet konusunda karar vermek istemediğini aktardı.
Bu ne demek? Mahkeme tarafların sosyal ve ekonomik durumuna bakar. Eve gidilir, gerektiğinde uzman gönderilir; çocuklar kimin yanında, hangi koşullarda yaşayacak incelenir. Anne ya da baba çocuğa kendisi mi bakacak, bakıcı mı var, başka bir aile büyüğü mü bakıyor… Örneğin baba çocukları isteyebilir ama çalışıyordur; mahkeme, “Bu kişi işe giderken çocuklara kim bakacak?” diye araştırır. Aynı şekilde annenin çocuklara bakabileceği asgari koşulları sağlayıp sağlayamadığı incelenir.
Ancak bu olayda boşanmak isteyen kadın ve çocukları yurt dışında olduğu için bunun pratikte gerçekleştirilme imkanı yok.
Bu nedenle avukatlar dilekçe verdi. İlk davada da talep edilen bu husus, mahkemenin sosyal ve ekonomik durum araştırması istemesi ve İsviçre’de iade kararı verilmesinin ardından yeniden dilekçeyle sunularak velayetin anneye verilmesi talep edildi.
Türkiye’den ‘koruma kararı veririz’ bildirimi
Öte yandan avukatının aktardığına göre, Türkiye’de O.A.’nın babasının adresine bir tebligat gönderildi. Savcılık tarafından iletilen yazıda özetle, O.A. ve çocuklarının Türkiye’ye dönmesi halinde kanun gereği koruma sağlanabileceği, babaya yönelik uzaklaştırma kararı verilebileceği belirtildi. Ancak henüz verilmiş bir koruma kararı bulunmuyor. Tebligatta, Türkiye’ye gelmeleri halinde ilgili numara üzerinden başvuru yapılabileceği ifade ediliyor.
Avukatların görüşü, söz konusu tebligatın İsviçre makamlarının bilgilendirmesi sonrası gönderildiği yönünde. Çünkü, Türkiye’de açılmış tek dava var o da boşanma davası ve orada böyle bir talepte bulunulmamış.
‘İç hukuk yolları tükenmedi’ ne demek?
O.A.’nın sürecini takip eden bir diğer avukatla, “Türkiye’de iç hukuk yolları tükenmemiştir” şeklindeki mahkeme kararını konuştuk.
Geçtiğimiz hafta bir günlük mesai saatim içerisinde 6 kadın cinayeti haberi yapmak zorunda kalmıştım. Bu kadınlar boşandığı erkek, boşanma aşamasında olduğu erkek, evli olduğu erkek veya hakkında uzaklaştırma kararı bulunan erkekler tarafından öldürüldü.
Ve ölen kadınların faillerine ilişkin “cezasızlık” gündemini dahi tartışamadık çünkü faillerin çoğu kendilerini de öldürdüler.
Bu yaşananlar karşısında, “Türkiye’de iç hukuk yolları tükenmemiştir” kararını nasıl anlamalı, nasıl değerlendirmeli ve nasıl karşılamalıyız?
Avukatı, İsviçre’nin verdiği kararı şöyle değerlendirdi:
“Buradaki anne ve çocuğun başvurusu insani başvuru. Yani insani sebeplerle iltica başvurusu yapıyorlar. Ben mahkemenin kararını okuduğumda şunu görüyorum: Mahkeme Türkiye’de şiddete uğrayan, istismara uğrayan kadın ve çocukların kendi ülkesine yerleşmesinin önünü kapatmak istiyor. Yani burada hukuki bir karar değil, politik bir karar veriyor mahkeme. İsviçre hükümetinin göç, mülteci politikalarına paralel bir karar veriyor.
Bunu metinden anlamıyoruz tabi ama yaklaşımdan anlıyoruz. Şöyle düşünüyorlar: Eğer ben bu kapıyı açarsam, yani Türkiye’de şiddet görmüş, ‘devlet beni koruyamıyor, yasalar beni koruyamıyor’ diyen her kadın ve çocuğa ben kapıyı açarsam bununla baş edemem. Türkiye’de kadına ve çocuğa yönelen şiddetin boyutunu düşünün. Bu kapıyı açmak istemiyorlar. Bu nedenle zorlaştırıyorlar.
Bana göre bu, İsviçre Mahkemesi’nin de yargısının siyasallaştığını gösteriyor. Çünkü orada küçük çocuğa yönelik istismar ortaya çıkıyor. Çocuklara kimi teknikler kullanılarak fotoğraflar çizdiriliyor, konuşuluyor. Bu tespiti yapmasına rağmen çocuklar hakkında geri gönderilmesi kararı veriyor.”
Sonuç olarak, “Türkiye’de sizi babadan koruyacak mekanizmalara sahip olduğunu biliyorum. Sahip olmadığına ikna değilim. Türkiye’ye gidin, sizi korur” denilerek verilmiş bir karar olduğundan bahsetti avukatı.
‘Kadınlar kendileri koruyacak koşulların olmadığını biliyor’
Yani bir kadının ve çocukların hayatı iltica gerekçesi olarak sayılmadı.
“Orada, koruma mekanizmaları var; sen bunları orada talep etmedin, diyor. Yani ne diyor kadına? İşte KADES’e başvur, karakola git, polise git, savcıya git, koruma iste, uzaklaştırma iste. Çünkü müvekkil bunları yapmadı. Çünkü müvekkil şunu çok iyi biliyordu: Bunu yapan kadınları koruyacak ne hukuksal ne de fiziki koşullar mevcut değil. Bu bilgi zaten Türkiye’de yaşayan kadınlarda var. Bu bilgi Türkiye’nin verilerini istatistikleştiren uluslararası raporlarda, belgelerde de var. İsviçre makamlarının bunu bilmemesi, Türkiye’de kadın ve çocukların yaşadığı şiddeti bilmemesi mümkün değil. Biliyor zaten. Ama sorumluluğu bana getirmeyin, diyor. Sorumluluğu çözün, diyor.”
AİHM çizgisindeki değişimin etkisi
“İç hukuk yollarının tükenmişliği ya da tükenmemişliği” kavramının hukuk literatürüne, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarıyla girdiğini belirten avukatı, 1990’lı yıllarda ağır hak ihlallerine ilişkin birçok başvuruda, iç hukuk yollarının tüketilmesi şartının aranmadığını söyledi. Ancak sonraki yıllarda AİHM’in bu yöndeki kararları değişmeye başladı.
Buna güvenerek yani “iç hukuk yollarını tüketmeden” başvuru yapan başvurucular uzun süre bekledikleri AİHM kararlarında “Türkiye’de iç yargı tüketilmedi için başvurunuz reddedildi” sonucuyla karşılaştılar.
Bu değişimin zaman içinde gerçekleşen bir süreç olduğunu vurgulayan avukat, AİHM’in özellikle ilk dönem kararlarında bireyi devlete karşı koruyan yaklaşımın daha güçlü olduğunu, ancak ilerleyen yıllarda devletlerin mahkeme üzerindeki politik etkisinin artmasıyla bu çizgide geri adımlar yaşandığını belirtti. Avrupa Birliği’nin genişlemesi, farklı hukuk geleneklerinden gelen hakimlerin artması ve devlet merkezli reflekslerin güçlenmesinin karar eğilimlerini etkilediğini söyledi.
İltica ve mülteci başvurularında baskı
Avukat, bu dönüşümün yalnızca yargısal değil, siyasal bir bağlamı da bulunduğunu belirterek Avrupa’da sağ politikaların ve göç karşıtı yaklaşımların güçlenmesinin iltica ve mülteci kararlarını doğrudan etkilediğini ifade etti. Bu nedenle, bugün verilen bazı kararların geçmişte görülen yaklaşım değişiminin devamı niteliğinde değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.
‘Türkiye’de kadına yönelik şiddet artık sınırları aştı’
Dolayısıyla kadına yönelik şiddet de bu ‘iç hukuk’ labirentine hapsedildi.
Avukatı şöyle anlatmaya devam etti:
“Bu kişiler iade edildiğinde ve baba bir zarar verdiğinde dilim varmıyor söylemeye ancak bunun sorumluluğu artık uluslararası bir arenada tartışılıyor olacak. Türkiye’de kadına yönelik şiddet artık sınırları aştı. Kadın kendini can havliyle dışarıya atıyor. O.A. bir şekilde gidiyor, o kapı da kapanıyor. Türkiye’de şiddete uğrayan bir kadına zaten Türkiye’deki bütün kapıları kapalı oluyor. Bir umutla gittiği ‘dünyanın en demokratik ülkelerinden biri olarak bilinen İsviçre’ gibi bir yerde de kapılar kadına kapatılıyor.”
“Türkiye’de şiddete uğrayan kadınlar ve çocuklar için dünya dar” diyen avukatı ile şiddetin sadece bir an ile sınırlı kalmadığını, her an şiddete uğrama ihtimalinin kadınlar üzerinde yarattığı şiddet boyutunu da konuştuk.
“Birinin size şiddet uygulayıp uygulamayacağını bilemezsiniz. Bunun ölçümü yok. Hangi erkek şiddet uygular, hangisi uygulamaz… Kadın ve çocuklar bu korkuyla yaşayacaktır. Her an zarar görebileceği korkusuyla. Olay zaten orada bitiyor. Orada bir şey ölüyor. Şiddet bitmiyor. Şiddet travmatik bir deneyim olarak kadınla yaşamaya devam ediyor. Uzaklaştırma kararı verildi, adam aramadı, sormadı… Ama kadın o korkuyla yaşamaya devam ediyor: 6 ay, 1 yıl, 5 yıl… Biz yıllarca hapis yatıp çıktığı gün eski eşini öldüren erkekler biliyoruz. Kadını rahatlatacak net bir zaman çizelgesi yok. Adam evleniyor, yine öldürüyor. Bunu yaşadıktan sonra öldürülüp öldürülmemek kadınlar için tek ölçü olmuyor. Kadın zaten şiddetin içinde yaşıyor. İsviçre’nin yaptığı şey de bu oluyor: Kadına ‘git, bu korkuyla yaşa’ demek.”
İstanbul Sözleşmesi’nin yokluğu hakimin insafına bırakıyor
Röportajın sonunda konuştuğumuz İstanbul Sözleşmesi meselesi, aslında O.A ve çocuklarının bugün neden bu kadar savunmasız bırakıldığının da özeti.
“İstanbul Sözleşmesi’nin önemi de buradaydı. Hakimlerin inisiyatifine daha az alan bırakıyor, bazı şeyleri zorunlu kılıyordu. Hakim kendini uygulamak zorunda hissettiği bir normla karşılaşıyordu. Çünkü hakimler de insan. Kadın düşmanı hakim de olabilir. Şiddeti şiddet olarak tanımlamayan hakimler de olabiliyor. Mesela bir savcı arkadaşımın anlattığı bir anekdot var. Bir savcı ‘Bir kız gece ikiye kadar barda ne işi var, sonra başına bir şey geliyor şikayetçi oluyor’ diyebiliyor. Bunu duyduğumda kendi kızımı düşündüm. Böyle bir zihniyetle dosya ele alındığında ne olur? ‘Hak etmiş’ yaklaşımı devreye girer.
İstanbul Sözleşme’si tam olarak bu noktada devreye giriyordu. O inisiyatifi sınırlıyordu. Prosedürleri zorunlu kılıyordu. Sözleşme ortadan kalktığında hakimlerin takdirine kalıyoruz. İyi bir hakime denk gelirseniz mekanizmalar çalışabiliyor. Ama aksi durumda şansınız azalıyor.”




