Üç kapı ve üç kapan arasında barış
İdris Baluken 11 Şubat 2026

Üç kapı ve üç kapan arasında barış

Kapılar geçmişi geride bırakıp geleceğe açılan eşiklerdir; kapanlar ise geleceğe kurulan tuzaklar, umutları çalan ve geçişi engelleyen bariyerlerdir. Türkiye bugün tam da bu kapıların ve kapanların arasında duruyor.

Kürt Meselesi, Demokratik Toplum ve Barış Süreci ile artık ara durakların değil, nihai sonuçların şekilleneceği bir düzlüğe girilmiş görünüyor. Önümüzdeki günlerde Meclis Komisyonun hazırlayacağı rapor; yalnızca bugünün politik ortamını değil, iç ve dış politikada Kürt Meselesiyle ilgili nasıl bir yol izleneceğini de belirleyecek nitelikte olacak. Raporla birlikte alınacak kararlar, epeyce süredir inişli çıkışlı ilerleyen sürecin kalıcı bir barış zeminine mi oturacağını, yoksa yeni bir belirsizlik dönemine mi sürükleneceğini tayin edecek. Böylesi eşik anlarında, siyasetin ya da karar vericilerin, yalnız güç dengelerini değil, birlikte yaşama iradesini de hesaba katması gerekir. Hannah Arendt “Siyaset, insanların birlikte yaşama cesaretini kaybettiği yerde çöker” der. Bugün tam da bu cesaretin sınandığı bir döneme girilmiş durumda.

Bu eşiğin aşılabilmesi için önümüzde açılması gereken kapılar var. İlki, yıllardır kilitli tutulan ve barışın anahtarının ardında saklı olduğu İmralı kapısıdır. 27 Şubat’ta yapılan Demokratik Toplum ve Barış Çağrısı, bu topraklarda silahların susması ve demokratik siyasetin gerçek anlamda devreye girmesi için ortaya konmuş güçlü bir iradedir. Ancak bu iradenin karşılık bulabilmesi için, çağrının sahibi olan Sn. Öcalan’ın sağlık, çalışma ve müzakere koşullarının ivedilikle sağlanması elzemdir. Barışın kararlaştırılacağı bir süreçte, temel aktörün dış dünyayla temasının sınırlı tutulması, iletişim olanaklarının kısıtlanması, ulusal ve uluslararası heyetlerle doğrudan görüşme imkânından yoksun bırakılması, süreci ilerletmez; aksine kilitler. Keza AİHM kararları ve bugüne dek verilen sözler ortadayken Umut Hakkı’nın hâlâ yasalaşmamış olması da, kilidin neden bir türlü açılmadığını da ortaya koyar. Oysa bu kapı açıldığında, yalnızca bir mekânın değil, barış ihtimalinin de önü açılacaktır…

İkinci kapı sınırdadır; Mürşitpınar’da. Bu kapının açılması denildiğinde, yalnızca bugün Kobani’de yaşanan kuşatmanın yarattığı insani dramdan söz etmiyoruz. O dramın kendisi zaten insan olmanın, vicdanın, ahlakın ve inancın gereği olarak bu kapının açılmasını zorunlu kılmaktadır. Ancak asıl mesele, Mürşitpınar’ın Suriye sınırındaki diğer kapılar gibi ticari ve insani temasa kalıcı biçimde açılmasıdır. Geçmişte Irak’ta Federe Kürdistan Bölgesi kurulurken sergilenen aşırı güvenlikçi ve paranoyak refleksler hatırlandığında, bugün gelinen nokta öğreticidir. O dönemde korkulan hiçbir şey gerçekleşmedi; aksine Türkiye ile Federal Kürdistan arasında güçlü siyasi ve ekonomik ilişkiler kuruldu. Nitekim Turgut Özal’ın yıllar önce işaret ettiği gibi, sınırlar korkuyla değil; temasla ve ticaretle yumuşar. Kimse kaybetmedi, herkes kazandı. Aynı gerçeklik Rojava için de geçerlidir. Böyle bir adım, Türkiye’nin  dünya genelindeki tüm Kürtler nezdindeki algısını köklü biçimde dönüştürebilir.

Bir diğer kapı Edirne’dedir. Selahattin Demirtaş’ın özgürlüğü, artık yalnızca “hukuki” bir dosya başlığı değil; toplumsal vicdanın sınandığı bir eşik haline gelmiştir. Hakkında üç ayrı AİHM kararı bulunmasına rağmen cezaevinde tutulması, Kürt halkı nezdinde olduğu kadar Türkiye’deki demokratik kamuoyunda da derin bir güven sorununa yol açmıştır. Özellikle son dönemde Rojava’ya dönük saldırılar sırasında bu güven sorunu, duygusal bir kırılmaya dönüşmüştür. Demirtaş’ın sahip olduğu toplumsal karşılık, süreç boyunca biriken olumsuzlukları yumuşatabilecek, hatta tersine çevirebilecek bir güç barındırmaktadır. Ancak burada mesele yalnızca siyasal denge değildir. İnsani ve vicdani boyut, artık ertelenemez bir noktadadır. Yaşanan ağır kayıplar, ailece çekilen acılar bir yana; yalnızca sevgili Dılda ve Delal’ın, babalarına en çok ihtiyaç duydukları yılları ondan ayrı geçirmek zorunda kalmış olmaları, kıymetli Başak Hocanın Diyarbakır-Edirne hattını her defasında omuzlarında bir halkın tarihi yüküyle birlikte arşınlamış olması bile, bu meselenin bir özürle birlikte ele alınmasını zorunlu kılar. Üstelik Demirtaş, siyasetin dar kalıplarına sığmayan; edebiyatı, sanatı, mizahı ve müziğiyle başka bir ülkede olsa el üstünde tutulacak bir birikimin sahibidir. Onun şahsında konuşulan bu mesele, tabiki Figen Yüksekdağ ve benzer durumda olan diğer politik tutsaklar için de geçerlidir. Bu kapının açılması, yalnızca bireysel özgürlüklerin değil, toplumun süreçle kuracağı yeni bir ilişkinin de önünü açacaktır…

Ne var ki barışa açılan kapıların yanı başında, süreci boğmaya hazır kapanlar da durmaktadır. Rojava’da Şam yönetimi ile SDG arasında imzalanan ve hâlâ son derece kırılgan bir dengede duran 30 Ocak mutabakatını boşa çıkaracak her hamle, yalnızca Suriye’yi değil, tüm bölgeyi yeniden istikrarsızlığa sürükleyebilecek bir yangının fitilini ateşleyebilir. Şengal ve Mahmur’a dönük olası müdahaleler ise, özellikle Ezidi halkı açısından 73 fermanın ardından bir 74’üncü ferman korkusunu yeniden canlandırmaktadır. IŞİD barbarlığının Şengal’de bıraktığı derin travmalar henüz bu kadar tazeyken, benzer acıların farklı biçimlerde yeniden üretilmesi, tarihe ve insanlığa karşı telafisi mümkün olmayan suçlara yol açacaktır. Rojava ve Şengal barışa iki tehlikeli kapan yerine iki büyük kapı haline pek ala gelebilir. Yeter ki zihniyet değişsin, yeter ki niyetler iyileşsin…

Kandil’e yönelik bir askeri müdahale ihtimali ise, belki de sürecin en tehlikeli kapanıdır. Demokratik Toplum ve Barış Süreci kapsamında PKK’nin fesih kararı aldığı ve silah yakma iradesi gösterdiği bir dönemde, askeri seçeneğin devreye sokulması, tüm sürecin bilinçli bir sabotajı olarak algılanacaktır. Oysa toplumun beklentisi açıktır: Meclis’te şekillenecek bir barış ya da geçiş yasasıyla, silahların yerini siyasetin alması ve bu insanların demokratik siyaset zeminine dönebilmesi. Yaklaşık bir yıldır süren çatışmasızlık hali, en azından Türkiye sınırları içinde, cenazesiz bir hayatın mümkün olduğunu gösterdi. Yeniden genç insanların cenazelerinin gelmesi, toplumun çok büyük bir kesimi tarafından kabul edilemez bulunacak ve ciddi bir toplumsal reaksiyon doğuracaktır. Feraset sahibi bir siyasetin görevi, yeniden savaşın yollarını döşemek değil; bu cenazesizliği kalıcı kılmaktır.

Elbette yüzyılı aşkın bir geçmişe sahip Kürt Meselesinin çözümü, tek başına birkaç adımla mümkün değildir; çok sayıda yasal ve anayasal düzenleme gerektirir. Bu yazı, böyle ayrıntılara girmeyi değil, bugün karşı karşıya olduğumuz acil eşiklere ve büyüyen risklere dikkat çekmeyi amaçlıyor.

Bugünden bakıldığında pek çoğumuza inandırıcı gelmese de, tekçi ve antidemokratik alışkanlıkların yerine çoğulcu ve demokratik bir düzenin getirilmesi de barışın kalıcı olmasının temel şartı olarak ifade edilmelidir. Çünkü barış, soyut bir kavram değil; somut hayatların toplamıdır. Barış, korkunç bir haberle bir annenin kapısının gece yarısı çalınmaması, bir çocuğun büyürken mezar taşlarına değil hayata tutunmasıdır. Savaş ise her seferinde “son kez” denilerek tekrar edilen, acıyı miras bırakan bir yıkım döngüsüdür. Kapıları açıp geleceği kurtarmak varken, kapanlara kapılmak ve bedelini çocuklara ödetmek, her seferinde aynı trajediyi yeniden yazmaktan başka bir şey değildir.

 

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.