Venezuela laboratuvarı: Minimum kaynak, maksimum verim!
Yıldız Tar 6 Ocak 2026

Venezuela laboratuvarı: Minimum kaynak, maksimum verim!

Siyaset sahnesinde tanık olduğumuz güç gösterileri, ABD Başkanı Donald Trump gibi figürlerin elinde basit bir dış politika hamlesi olmanın çok ötesine geçiyor. Son dönemde Venezuela örneğinde gördüğümüz müdahaleci tavır, ilk bakışta Trump açısından riskli gibi görünse de, Trump’ın siyasi kariyerini inşa ettiği anlatıyı bir kez daha sağlamlaştırıyor: Güçlü, iş bitirici lider imgesi. Bu arzu ve rıza imalatının siyasette, özellikle yeni faşist dalganın hakim olduğu küresel siyasette nasıl mümkün kılındığını tartışmadan önce, Venezuela vakasının işaret ettiklerine bakalım.

Venezuela’da yaşananlar, Maduro’nun çok kısa sürede ülkeden kaçırılıp ABD’ye götürülmesi ve Ortaçağ’ı andıran görüntülerle sokaklarda gezdirilmesi; Amerikan emperyalizminin yeni bir aşamasına işaret ediyor. Bu gelişmeyi ne tipik emperyalist yöntemler diyerek önemsizleştirebilir ne de tamamen yeni olduğunu öne sürebiliriz.

Her ne kadar ABD’nin tarihi Monroe doktrini ile birlikte kıtanın güneyini kendi arka bahçesi olarak görme, kendi siyasi, ekonomik ve askeri hegemonyasına tehdit oluşturabilecek yönetimleri CIA destekli darbelerle devirme tarihi olsa da; Maduro’nun eşiyle birlikte bir sabah kaçırılması; yeni bir yöntem. İçeriden destekli bir darbe olduğuna da şüphe yok. Bu yöntemin, uluslararası hukuk açısından ne anlama geldiği tartışılıyor. Ancak bu tartışmanın çok da önemli olmadığı fikrindeyim. Çünkü, mesele uluslararası hukukun ilgasından daha karanlık sonuçlar doğurabilecek kudrete sahip.

İşyeri verimliliğinden emperyalist müdahaleye

Bu yöntem, tam da neo-liberal vahşi kapitalizmin “işyeri verimliliği” hedefine uygun bir yöntem. Bir hedefe ulaşmak için minimum zaman, insan gücü ve kaynak harcanması olarak özetlenebilecek bu verimlilik diskuru; ABD’deki teknoloji devlerinin yükselişinin altın anahtarı olarak da görülüyor. Kapitalizmin kendi koyduğu kuralları kendi belirlediği istisna hallerinde esnetebilme yetkisi ile donatılmış bir ABD devlet aygıtı, bu operasyonu tam da böyle “efektif” bir operasyon olarak görüyor. Gelen tepkilerden gördüğümüze göre kendisine uluslararası siyasi alanda hiç maliyeti de yok. Bu yönüyle, daha önceki el koyma, askeri darbe ile yönetim değiştirme, kara ve hava harekatıyla işgal etme gibi yöntemlerden çok daha etkili bir yöntem Venezuela’da olan biten. İnovatif bir çözüm (!) bile diyebiliriz.

Meselenin yeni olmayan kısmı ise, ABD emperyalizminin küresel imparatorluk olarak siyasi, askeri ve ekonomik hegemonyasını bir üçlü sacayak gibi inşa etmek için her türlü müdahaleci yaklaşıma başvurma kapasitesi. ABD’yi daha önce durdurabilen, kısıtlayabilen, geri adım atmaya veya en azından demokrat maskesi takmaya zorlayan ise ülkedeki ve dünyadaki emperyalizm ve savaş karşıtı hareketler oldu. Vietnam’da da, Irak işgalinde de ABD’nin kısmen de olsa gücünü törpülemesini sağlayan güçlü kitle hareketleri mevcuttu. Venezuela’nın ardından böylesi bir hareketin ortaya çıkmaması; bu inovatif ve efektif yöntemin daha sık kullanılabilmesine de yol açacak gibi gözüküyor.

ABD’nin bu hamlesinin petrol ve elektrikli arabalar da dahil yeni teknolojik yatırımlar için gerekli olan değerli yeraltı mineralleri de dahil olmak üzere doğal kaynaklar üzerindeki hakimiyetini arttırma, Çin’in etkisini İndo-Pasifik ile sınırlayarak batı yarımkürenin rakipsiz hegemon gücü konumunu güçlendirme, ticaret yolları üzerinde hakimiyeti koruma gibi hedeflere ulaşmayı hedeflediği aşikar. Ancak bunlar dışında bir iç siyasi amaç da konuşuluyor: Epstein skandalı ile Trump’ın içine düştüğü sıkışıklığı aşma çabası.

Bu yazıda biraz bu son iddia üzerine tartışmak istiyorum. Trump, gerçekten de iç siyasette sıkıştı mı? Epstein skandalı ile ortaya çıkan çocuk istismarı, tecavüz ve eril şiddetin en yoğunlaşmış biçimleri Trump’ı götürecekken, imdadına Venezuela mı yetişti?

İç siyasette gündem değiştirme değil, yeni faşist inşa

Bana kalırsa durum böyle değil. Çünkü Trump, önde gelen temsilcilerinden olduğu aşırı sağ popülist liderler denilen ama aslında yeni ya da proto faşist diyebileceğimiz liderlerinin kuşağının taktikleriyle arzu ve rıza üretiyor. Ve bu lider mitinin yarattığı “güçlü kurtarıcı erkekten” kimse zaten püripak olmasını beklemiyor. Çocuk istismarı da, tecavüz de söz konusu lider olduğunda ne ahlaki ne de hukuki bir yaptırıma tabi tutulamaz hale geliyor.

Bu durum, siyasi analizlerde sıkça düşülen “rasyonel seçmen” hatasını da gözler önüne seriyor. Trump’ın kendi tabanı, aslında içe kapanmacı bir eğilime sahip olabilir, “başka ülkelerin işine karışmayalım” diyebilir. Ancak konu Trump’ın bir güç gösterisine dönüştüğünde, bu taban şaşırtıcı bir hızla dönüşebiliyor. Neden mi? Çünkü ortada politik bir tutarlılıktan ziyade, tatmin edilmeyi bekleyen bir “güçlü erkek lider” fantezisi var.

Bugün karşımızda duran olguya “yeni faşizm” diyorsak, bunun kitleleri nasıl eğittiğine bakmamız gerekiyor. Bu rejimler, senelerdir toplumları sistematik bir korku ve güç pedagojisiyle terbiye etti. Bu pedagoji, kitlelere şunu öğretti: “Dünya korkunç bir yer, tehlikelerle dolu ve seni ancak kuralları hiçe sayabilen, masaya yumruğunu vuran o ‘delikanlı’ lider koruyabilir.”

Bu eğitim süreci, kaba kuvveti ve güçlü bir erkeklik sembolünü sadece kabul edilebilir kılmakla kalmadı, aynı zamanda arzulanır hale getirdi. Liderin yasaları çiğnemesi, uluslararası normları yok sayması veya pervasızca güç kullanması; tabanı için bir “hata” değil, aksine liderin ne kadar güçlü olduğunun bir kanıtı olarak kodlanıyor.

Trump ve benzeri liderlerin karıştığı skandalların (tecavüz suçlamaları, Epstein davası bağlantıları, yolsuzluk iddiaları) neden onları bitirmediğini anlamayanlar, bu güç mekaniğini kaçırıyorlar.

Kapitalizmin maskeler takmaya ihtiyaç duyduğu eski batı dünyasında bir siyasetçinin sonunu getirecek olan cinsel saldırı iddiaları veya karanlık ağlarla ilişkiler, bu yeni faşizm düzleminde liderin “dokunulmazlığının” tescili haline geliyor.

“O kadar güçlü ki, her şeyi yapabilir ve yanına kâr kalır.”

“Kurallar bizim gibiler içindir, onun için değil.”

Bu bilinçdışı kabul, skandalları liderin üzerindeki bir leke olmaktan çıkarıp, o “güçlü erkekliğin kreması” haline getiriyor. Yasayı delip geçebilme kapasitesi, erkin en saf hali olarak sunuluyor. Ahlaki çöküş, bir iktidar şovuna dönüşüyor.

Bu noktada muhalefetin veya demokratik güçlerin düştüğü en büyük tuzak, bu arzu ve rıza imalatını sadece bir gündem değiştirme olarak görmek veya bu liderlerle “erkeklik yarışı”na girmek. Onlardan daha sert, daha milliyetçi veya daha “delikanlı” görünmeye çalışmak; sadece onların kurduğu oyun sahasını meşrulaştırarak kuyruğunu yiyen yılan misali bir fasit daire yaratıyor.

Arzu ve rızayı imal etmeyi hedefleyen bu korku ve haz pedagojisini kırmadıkça, oyun liderin sahasında oynanmaya devam ediyor. Çözüm, biraz da “kim daha güçlü” oyununa dahil olmak değil, inşa ettikleri o “yenilmez erkeklik” façasını, erkeklik yarışının dışındaki bir yöntemle çizebilmekten geçiyor.

Trump gibi liderlerin sarsılmaz görünen iktidarlarını kitleler nezdinde, sadece söylemsel olarak değil pratikte de zayıf konuma düşürmedikçe; bu liderlerin arzulanabilir olması gerçeğini değiştirmek pek de mümkün gözükmüyor. Mesele Trump’ı yenmekten öte, Trump’ı var eden ve besleyen o arzu mekanizmasını dağıtmaktan geçiyor. Şu an için bunun yegane yolu ise; savaş karşıtı kolektif ve kitlesel bir mücadeleyi bu erkekliği madara etmek üzere örgütlemek gibi gözüküyor.

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.