Siyaset biliminde barış genelde ikiye ayrılır: Savaşın ve fiziksel şiddetin yokluğu olan negatif barış ve adaletin, eşitliğin ve huzurun kurumsallaşmış halini ifade eden pozitif barış. Ancak bugün dünyada ve yerelde eksikliğini hissettiğimiz şey, bu tanımların çok daha ötesinde bir kavram; barışın toplumsallaşması.
Barışın toplumsallaşması, barışı sadece devletlerin veya diplomatların masada attığı bir imza olmaktan çıkarıp, onu sokağın, evin, okulun ve nihayetinde bireyin vicdanının ana dili haline getirme sürecidir. Barış, yukarıdan aşağıya inşa edilen siyasi bir iradeyle başlar ancak aşağıdan yukarıya benimsenmediği sürece kırılgan kalmaya mahkumdur. Bir çatışma sonrası imzalanan protokoller, eğer toplumun kılcal damarlarına sızmazsa; ön yargılar, nefret söylemleri ve “öteki” algısı varlığını korur. Toplumsallaşmayan bir barış, sadece bir ateşkes durumudur. Gerçek barış ise bir uzlaşma kültürüdür.
***
Barışın bir yaşam biçimine dönüşmesi için kimi uygulama ve dönüşümlere ihtiyaç vardır. Dilin arındırılması bunların başında gelir. Şiddet önce dilde başlar. “Öteki”ni canavarlaştıran, kutuplaşmayı besleyen ve çatışmayı yücelten bir dilin yerine; empati kuran, kapsayıcı ve yapıcı bir retoriğin ikame edilmesi konunun olmazsa olmazıdır.
Eğitim sisteminde barış eğitimi, sadece bir müfredat maddesi değildir. Çocuklara çatışma çözme becerilerinin öğretilmesi, farklılıklarla bir arada yaşama sanatının aşılanması barışın sürdürülebilirliği için hayatidir. Bir başka dönüşüm ihtiyacı hafıza ve yüzleşme olayıdır. Toplumsal barış, geçmişin acılarını yok sayarak değil, onları ortak bir yas ve anlayış zemininde kabul ederek inşa edilir. “Senin acın, benim acım” yerine “bizim kaybımız” diyebilmek, toplumsallaşmanın en zor ama en kritik eşiğidir.
***
Barış bir son durak değil, bir yoldur. Toplumsallaşması, toplumun her ferdinin kendisini bu sürecin bir parçası ve koruyucusu olarak görmesiyle mümkündür. Bu; mahalle bakkalından akademisyene, medya mensubundan işçiye kadar herkesin, karşılaştığı bir gerilim anında şiddeti değil diyaloğu seçme iradesidir. Unutmamak gerekir ki; barış, sadece topun, tüfeğin susması değil, insanın insanla kurduğu bağın adalet ve onur üzerine yeniden inşa edilmesidir.
Sonuç olarak; barışı toplumsallaştırmak, onu kutsal ve ulaşılamaz bir ideal olmaktan çıkarıp gündelik hayatın sıradan, doğal ve vazgeçilmez bir parçası haline getirmektir. Yarının huzuru, bugünün küçük ama kararlı diyalog adımlarında gizlidir.
***
Bir toplumun huzur iklimi, sanılanın aksine meclis kürsülerinden veya diplomatik masalardan önce; evdeki, kıraathanedeki ve sokak aralarındaki sohbetlerde kurulur. Şiddet, fiziksel bir eylem haline gelmeden çok önce dilde filizlenir, kelimelerle meşrulaşır ve sıfatlarla beslenir. Bu yüzden barışın toplumsallaşması, her şeyden önce dildeki mayınlı arazilerin temizlenmesini gerektirir.
Dil, sadece düşüncelerimizi aktardığımız bir araç değil, dünyayı algılama biçimimizi de inşa eden bir yapıdır. Eğer dilimiz savaş terminolojisi ile kuşatılmışsa, barışı inşa etmemiz imkansızdır. Kutuplaşmış toplumlarda dil, bir köprü olmaktan çıkıp bir silaha dönüşür. Böyle bir durumda karşı taraftaki insanı ismiyle veya kimliğiyle değil; aşağılayıcı sıfatlarla, hayvan benzetmeleriyle veya canavarlaştırarak anmak; insan olmaktan çıkarılan birine karşı şiddet uygulamayı zihinsel olarak daha kolay hale getirir.
“Onlar hep şöyledir”, “bunlar zaten böyledir” gibi toptancı ifadelerle genelleme ve etiketleme, bireyi yok sayar ve kitleleri homojen, düşman gruplar olarak kodlar. Gündelik hayatın en basit tartışmalarını bile “darbe vurmak”, “saf dışı bırakmak”, “imha etmek” gibi askeri terimlerle ifade etmek, toplumsal bilinci sürekli bir tehdit ve savunma modunda tutar.
Dili arındırmak, gerçeği sansürlemek veya Pollyannacılık yapmak değildir. Aksine, gerçeği daha insan odaklı ve şiddetten arınmış bir biçimde ifade etme becerisidir. İnsanları ideolojik veya etnik etiketlerle tanımlamak yerine somut eylemlerine odaklanmak; birine “hain” demek yerine “yaptığı şu davranış güven sarsıcı” demek, diyalog kapısını aralık bırakır. “Biz” ve “onlar” ayrımını besleyen ifadelerden kaçınıp, ortak paydaları ve insani gereksinimleri vurgulayan bir sözlük oluşturmak gerekir.
***
Dildeki arınma bireyde başlar ancak kitleselleşmesi için medyanın tavrı kritiktir. Öfke saçan manşetlerin toplumsal hafızada bıraktığı tahribat çok büyüktür. Sosyal medyadaki linç dili, barışın toplumsallaşması önündeki en modern ve en sert engeldir. Klavyenin ardındaki anonimliğin verdiği cüretle söylenen her kırıcı söz, toplumsal dokuya atılmış bir jilettir.
Barış, dilde başlar. Bir komşumuza, bir yabancıya veya bizden farklı düşünene hitap etme şeklimiz, aslında nasıl bir toplumda yaşamak istediğimizin beyannamesidir. Kelimelerimizi özenle seçmek, sadece bir nezaket meselesi değil, aynı zamanda bir güvenlik ve bir arada yaşama bilincidir.
Sonuç olarak; kelimeleri iyileştirmek, toplumu iyileştirmektir. Yaraya sargı bezidir. Yarayı birlikte sarmak gibidir.




