Türkiye’de devlet ile Abdullah Öcalan arasında yeni bir sürecin başlatıldığı ilan edildiğinden bu yana, siyasal alanda yalnızca aktörler değil, dilin kendisi de dönüşüme zorlanıyor. Bu dönüşmüş dil son tahlilde aynı köye varmak istiyor.
Türkiye’de başlayan bu “yeni süreç”ten önce, uzun yıllar boyunca Kürt siyasetinden talep edilen temel pozisyon “Öcalan’la, PKK ile aranıza mesafe koyun” çağrısıydı. Bugün bu açık talep yerini daha örtük fakat çok daha yönlendirici bir telkine bırakmış durumda. “Öcalan’la aranızdaki mesafeyi kapatın” biçiminde tarif edilebilecek bu yaklaşım adeta günün sonunda o arzu edilen tarihsel mesafelendirmeyi başarmayı arzuluyor.
Bu yön değişimi, yüzeyde “yeni bir süreç” izlenimi yaratsa da sahada bambaşka bir tabloyu işaret ediyor. Çünkü çağrının kendisi değişmiş olsa da sürecin işleyiş biçimi ve yarattığı tartışmalar izlendiğinde, devletin hâlâ klasik reflekslerini taşıdığı görülüyor. Tam da bu nedenle bugün yaşananlar yalnızca bir süreç olarak değil, yeni bir konsept olarak mümkün hâle geliyor.
Konseptin merkezindeki isim: Devlet Bahçeli mi?
Bu yeni konseptin merkezinde yer alan isim Devlet Bahçeli görünüyor. Bahçeli’nin Öcalan’a dair son dönemde kurduğu dil, bir yandan Öcalan’ı sürecin muhatabı olarak işaret ederken diğer yandan onun etkisini, belirleyiciliğini ve meşruiyetini tartışmalı hâle getiren hamleler içeriyor…
Aslında bu iki çizgi birbiriyle çelişmiyor; tersine aynı stratejinin iki tamamlayıcı unsuru gibi duruyor. Bahçeli’nin dili, Öcalan’ı sürecin adresi olarak kabul ederken onu gerçek bir muhatap olmaktan uzaklaştıran bir çerçeve üretiyor.
Zamanlama ve algı yönetimi: Rastlantı değil, müdahale
Son olarak bir buçuk ay önce verilmiş, sürecin yürütülmesinde bir motivasyon jesti olarak düşünülmüş bir kilimin bugün gündeme taşınması; kasım ayına ait, reel, pragmatik politikanın izlerini taşıyan Meclis tutanaklarının özellikle Rojava’ya dönük saldırıların yoğunlaştığı bir dönemde servis edilmesi yalnızca sembolik değil, aynı zamanda bilinçli bir zamanlama tercihini de içeriyor.
Bu hamleler, Kürt siyasal hareketinin en hassas alanlarına dokunan bir algı ve psikolojik yönelim setinin işlevini görüyor. Amacı şöyle tariflemek mümkün görünüyor: Öcalan etrafında biriken güveni, liderlik/önderlik algısını ve siyasal merkez olma kapasitesini aşındırmak!
Kürt siyasetinde önderlik: Bir kişiden fazlası
Herkes bilir ki Kürt siyasal tarihinde lider/önder figürü, basit bir şahsiyet ya da sembol değildir. Liderlik; kolektif hafızanın, tarihsel sürekliliğin ve direnme kapasitesinin dönüşümüdür. Bu nedenle Kürt siyasetinin temel dinamiği şu zincir üzerinden işliyor:
Öndere/lidere güven – örgüte güven – mücadele edebilme iradesi.
Görünen o ki bugün kurulan siyasal dil ve yürütülen hamleler, tam olarak bu zinciri kırmayı hedefliyor. Liderlik tartışmaya açıldığında yalnızca bir isim değil, Kürtlerin siyasal özne olma kapasitesi de hedef alınmış oluyor.
Aslında devlet, süreci başlatıp Bahçeli’nin ağzından muhatabı tanımlarken bedelini muhataba ödetmenin yollarını da döşüyor. Öcalan’la temas ihtimalini açık tutarken aynı anda onun meşruiyetini sistematik biçimde aşındırmaya da başlıyor!
Kürtler ise bilinçli olarak ikili bir sıkışmaya zorlanıyor; Öcalan’a sahip çıktıklarında “devletle iş birliği yapan”, sahip çıkmadıklarında ise “liderine güvenmeyen” bir konuma itiliyor. Yani hiç de tesadüfi olmayan, siyasal olarak çıkışsız bir pozisyon kuruluyor; Kürt siyasal alanı hem güvensizleştiriliyor hem de merkezsizleştiriliyor.
Bu nedenle Bahçeli’nin zamanlaması tercihli söylemleri, salt kişisel yorum ya da gündelik siyaset söylemi olmaktan çıkıyor; stratejik bir konseptin parçası olarak görülmeye başlanıyor. Bu konsept özetle:
- Öcalan’ın liderlik rolünü aşındırmayı ve güven algısını kırmayı,
- Kürt siyasi ve toplumsal örgütlenmesini merkeziyet ve disiplin bağlamında sorgulatmayı,
- Psikolojik ve algısal baskı yoluyla sürecin yükünü Kürtlerin omzuna yıkmayı,
- Dezenformasyon ve zamanlamalı hamlelerle toplumsal kafa karışıklığını maksimuma çıkarmayı hedefliyor.
Kısacası Bahçeli ve dolaylı olarak devlet, sürecin resmi muhatabı olarak Öcalan’ı tanırken aynı zamanda onun tanınmasını fiilen tartışmalı hâle getirerek süreci manipüle etmeyi umuyor. Eğer öyle ise olanlar; yalnızca Rojava’daki askerî ve siyasi riskler bağlamında değil, Kürtlerin kolektif hafızası ve siyasal özneliği açısından da kritik bir müdahale olarak okunmayı hak ediyor.
Konsepti sürece çevirmenin anahtarı: Umut hakkı
Tam da bu noktada kritik bir eşik ortaya çıkıyor. Eğer devlet, gerçekten böyle bir “merkezsizleştirme” ve meşruiyet aşındırma konseptinin devrede olmadığı iddiasında bulunacaksa bunu kanıtlamasının yolu son derece açıktır.
Bu yol, ironik biçimde, bizzat Devlet Bahçeli’nin sürecin başında sarf ettiği sözlerden geçiyor: Abdullah Öcalan’a umut hakkının tanınması gerekiyor. Sürecin sağlıklı ilerleyebilmesi için Öcalan’ın örgütle, siyasal çevrelerle ve halkla doğrudan temas kurabilmesinin sağlanması ve Öcalan’ın sembolik bir figür değil, gerçek bir muhatap olarak kabul edilmesi gerekiyor.
Eğer bunlar hayata geçirilmezse bugün yürütülen tartışmaların “yeni süreç” değil, eski devlet aklının güncellenmiş bir versiyonu olduğu kuşkusu açık hâle gelmiş oluyor.
Son kertede tartışmaya açılan şey yalnızca Öcalan’ın pozisyonu değil. Asıl mesele, Kürtlerin kendi siyasal iradelerine, liderliklerine ve mücadele hafızalarına ne ölçüde sahip çıkabilecekleridir.
Bu nedenle bugün yaşananları bir süreç olarak değil, bir konsept olarak okumak çok daha ihtimal dâhilinde görünüyor. Ve bu konseptin nasıl şekilleneceği, en çok da Kürtlerin kendi iç tartışmalarını hangi düzlemde ve hangi öz güvenle yürüteceğine bağlı olacağa benziyor. Unutulmasın ki geçmişte Öcalan’ı lider kabul eden geniş çeperin, bu manipülatif okumaları boşa çıkaracak çok fazla deneyimi bulunuyor.




