• Ana Sayfa
  • Manşet
  • Yeniden düzenlenen Suriye’de Şii–Sünni kuşak stratejisi ve Kürtlerin ulusal savunma ihtiyacı
Yeniden düzenlenen Suriye’de Şii–Sünni kuşak stratejisi ve Kürtlerin ulusal savunma ihtiyacı
Yüksel Genç 24 Ocak 2026

Yeniden düzenlenen Suriye’de Şii–Sünni kuşak stratejisi ve Kürtlerin ulusal savunma ihtiyacı

Suriye’de son dönemde şekillenen siyasal ve askerî süreç, yüzeyde yerel aktörlerin çatışması gibi görünse de, derinlikte bölgesel ve küresel güçlerin kesişen çıkarları doğrultusunda inşa edilen daha geniş bir stratejik çerçeveye işaret etmektedir. Bu çerçeve; Türkiye’nin güvenlik kaygıları, Heyet Tahrir el-Şam’ın (HTŞ) meşrulaşma ve egemenlik ihtiyacı ile İran’ın bölgesel nüfuzunu temsil eden Şii kuşağına karşı bir Sünni kuşak oluşturma hedefinin birleştiği bir formül üzerinden ilerlemektedir.

Bu formül, HTŞ ve benzeri silahlı yapıların Suriye’de fiilen “devlet verilmiş” aktörler olarak konumlandırılmasını mümkün kılarken, bu yapıların hukuki ve kurumsal bir devlet aygıtına dönüşmesini değil; aksine sürekli kullanılabilir, esnek ve denetlenebilir gayrinizami paramiliter güçler olarak tutulmasını öngörmektedir. Böyle bir yapılanma, Suriye’de kalıcı bir istikrar üretmekten ziyade; Suriye, Irak ve İran hattında uzun süreli bir belirsizlik, düşük yoğunluklu şiddet ve yapısal gerilim halini besleme potansiyeli taşımaktadır.

Bu bağlamda söz konusu stratejinin temel hedeflerinden biri, İran’ın bölgesel nüfuzunu kesintiye uğratmak ve Şii kuşağını parçalamaktır. Irak’ın yeniden düzenlenmesi fikri de bu stratejinin tamamlayıcı unsuru olarak gündemdedir. Irak’ın merkezi otoritesinin zayıflatılması, silahlı aktörlerin kalıcılaştırılması ve mezhepsel fay hatlarının derinleştirilmesi; yalnızca İran’ı sınırlamayı değil, aynı zamanda bölgesel statükonun yeniden tanımlanmasını amaçlamaktadır.

Bu konsept içerisinde Kürtler özgün ve kritik bir pozisyonda durmaktadır. Kürt siyasal ve askerî aktörleri, İran’a ya da Haşdi Şabi’ye karşı yürütülecek bir bölgesel savaşın taşeronu olmayı reddetmiş görünmektedir. Bu tutum, Kürtlerin kısa vadeli askerî kazanımlar elde etmesini engellemiş olsa da, onları büyük güçlerin vekâlet savaşlarında araçsallaştırılmaktan koruyan stratejik bir tercihi yansıtmaktadır. Ancak bu tercih aynı zamanda Kürt kazanımlarını hedef alan karşı saldırıların artmasına, hatta Kürtlerin varlığının ve statüsünün doğrudan tehdit edilmesine yol açabilecek bir kırılganlığı da beraberinde getirmektedir.

Şii kuşağını çökertmeyi hedefleyen ve Irak’ın yeniden düzenlenmesini mümkün kılan bu yaklaşım, yalnızca Rojava’daki statüyü ve Suriye Kürtlerini değil; Federal Kürdistan Bölgesi’nin siyasal kazanımlarını, kurumsal yapısını ve toplumsal güvenliğini de tehdit etme potansiyeline sahiptir. Bu nedenle mesele, dar anlamda bir Suriye ya da Rojava meselesi olmaktan çıkmış; Kürtlerin bölgesel düzeydeki tarihsel kazanımlarını ilgilendiren çok katmanlı bir sorun haline gelmiştir.

Tam da bu noktada, Türkiye’de Abdullah Öcalan öncülüğünde yürütülen barış süreci, yalnızca bir iç politika meselesi değil; bölgesel yeniden yapılanma sürecine doğrudan etki eden stratejik bir başlık olarak değerlendirilmelidir. Barış süreci, Kürtlerin silahlı ve gayriresmî direniş aktörleri olarak tanımlandığı güvenlikçi paradigmayı aşmayı; Kürtlerin yasal, meşru ve siyasal aktörler olarak tanınmasını hedeflemektedir. Bu yönüyle süreç, Türkiye’nin uzun vadeli bir “anti-Kürt müesses nizam” kurmasının önüne geçmeyi, Kürtlerin yaşadıkları ülkelerde demokrasi ortak paydası içinde güvence altına alınmasını amaçlamaktadır.

Barış sürecinin stratejik önemi burada ortaya çıkmaktadır: Kürt meselesinin silahlı çatışma ekseninden çıkarılması, Kürtlerin bölgesel güç mücadelelerinde sürekli askerî aparat olarak kullanılmasının önüne geçebilecek yegâne zeminlerden biridir. Kürtlerin yasal siyasal aktörlere dönüşmesi, onları yalnızca Türkiye içinde değil; Suriye, Irak ve İran bağlamında da “meşru muhatap” konumuna taşır. Bu, Kürtleri tasfiye edilebilir bir güvenlik sorunu olmaktan çıkarıp, çözümü zorunlu bir siyasal aktör haline getirir.

Bu koşullar altında Kürtler açısından temel soru, söz konusu bölgesel konseptle nasıl baş edileceğidir. Bu noktada iki temel ihtiyaç öne çıkmaktadır: ulusal bir savunma hattının örülmesi ve çok boyutlu bir diplomatik ağın inşa edilmesi.

Ulusal savunma hattı, yalnızca askerî bir birlik ya da ortak cephe anlamına gelmemektedir. Aksine, Kürtlerin dört parçada ve diasporada, kazanımlarına yönelik tehditler karşısında asgari bir ortak refleks, söylem ve koordinasyon geliştirebilmesini ifade etmektedir. Bu, ideolojik birlikten ziyade, kazanımların korunmasına odaklanan stratejik bir uyumdur. Böyle bir hattın yokluğu, Kürtleri bölgesel güçlerin müdahalelerine karşı parçalı ve savunmasız bırakmaktadır.

Ancak bu savunma hattının kalıcı ve etkili olabilmesi, barış sürecinin açtığı siyasal alanla desteklenmesine bağlıdır. Kürtler, yalnızca askerî direniş ya da fiilî kazanımlar üzerinden değil; bölgesel ve küresel güçlerle kuracakları çok katmanlı diplomatik ağlar üzerinden de varlıklarını güvence altına almak zorundadır. ABD, Avrupa Birliği, Rusya ve bölge ülkeleriyle yürütülecek dengeli ve çok yönlü diplomasi, Kürtleri “istikrarsızlık unsuru” olarak değil; Suriye’nin ve bölgenin yeniden düzenlenmesinde kaçınılmaz ve kurucu bir aktör olarak konumlandırma imkânı sunabilir.

Sonuç olarak, Suriye’de şekillenen mevcut konsept, kısa vadede bazı aktörlere taktik avantajlar sağlasa da, orta ve uzun vadede bölgesel istikrarsızlığı derinleştirme riski taşımaktadır. Kürtler bu denklemde ne edilgen bir nesne ne de kolayca tasfiye edilebilir bir unsur konumundadır. Ancak bu potansiyelin gerçek bir avantaja dönüşebilmesi, ulusal savunma refleksinin kurumsallaşmasına, diplomatik kapasitenin stratejik biçimde genişletilmesine ve barış sürecinin demokratik bir çözüm hattına evrilmesine bağlıdır. Aksi halde Kürt kazanımları, bölgesel güç mücadelelerinin dalgaları arasında aşınma riskiyle karşı karşıya kalacaktır.

 

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.