Yıkımın görünmeyen bilançosu
Yıldız Önen 13 Nisan 2026

Yıkımın görünmeyen bilançosu

“Sırf bir kova ile ortaya çıktıkları için, dünyayı ateşe verenleri alkışlamayacağız.”

İspanya Başbakanı’nın ABD-İran ateşkesi sonrası söylediği bu söz, ateşkesin siyasi bağlamını anlamak açısından önemli bir çerçeve sunuyor. Haftalar süren saldırıların ardından ilan edilen ateşkes, çatışmaların durması açısından önemli bir gelişme. Ancak ateşkes, var olan yıkımı ortadan kaldırmıyor. İran, Lübnan, Irak ve Körfez ülkelerinin farklı noktalarında sivillerin hayatını kaybettiği, milyonlarca insanın yerinden edildiği, yaşam alanlarının yıkıldığı, altyapının ağır biçimde tahrip edildiği bir tabloyla karşı karşıyayız.

Sadece ateşkesi değil, yıkımın nasıl ortaya çıktığını, kimler tarafından üretildiğini ve nasıl meşrulaştırıldığını da konuşmalıyız.

Tabloyu incelediğimizde, ortada tarafların iddia ettiği gibi bir “zafer” değil, siyasi sıkışmışlıklar ve devasa bir ekonomik yıkımın dayattığı zorunlu bir duraklama olduğunu görüyoruz.

Bugün gelinen noktada ateşkes, pamuk ipliğine bağlı. İsrail’in Lübnan’daki saldırılarını sürdürmesi ve İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatması, Pakistan’da sürdürülen görüşmelerin çıkmaza girmesi, “duraklama” döneminin her an bitmesine ve savaşın tekrar başlamasına yol açabilir.

Trump’ın mecburiyeti

Bu savaş büyük bir olasılıkla Trump’ın, “koca bir medeniyeti yok etme” tehdidinden sonra aniden frene basması ile hatırlanacak. Bu fren stratejik bir tercihten ziyade bir zorunluluk olarak okunmalıdır.

ABD içindeki savaş karşıtı hava, özellikle de Kasım’da gerçekleşecek Kongre ara seçimleri öncesinde Trump’ı köşeye sıkıştırmış durumda. Trump’ın halk desteğinin savaş başladığından beri %30’lara inmesi, toplumun %70’ine yakınının İran ile bir savaşa karşı durması, Beyaz Saray’ı zorluyor.

Vietnam ve Afganistan travmalarını henüz atlatamamış olan ABD halkı, yeni bir bölgesel savaşın sürmemesini istediğini, özellikle 28 Mart’ta düzenlediği devasa No Kings gösterileriyle güçlü bir şekilde hissettirdi. Trump’ın “Halkımız bu savaşı istemiyor, eve dönmemizi istiyor” itirafı ateşkesin sinyalini veriyordu.

Trump, ara seçimlerde en azından Senato’daki çoğunluğunu koruyabilmek adına, kendi tabanından bile yükselen savaş karşıtı sesleri duymak zorunda kaldı. Ateşkes, ABD açısından iç siyasi baskılarla şekillenmiş bir geri adım olarak okunabilir.

Savaş yıkım getirdi

Ateşkesin ilanıyla birlikte hem Washington hem de Tahran cephesinden yükselen “zafer” açıklamaları sahadaki gerçeklerle örtüşmüyor.

Rakamlar, yaşanan trajediye dair soğuk ama çarpıcı bir ayna tutuyor:

İran: 6 binden fazla can kaybı, 3 milyon yerinden edilmiş insan, 100 milyar doları aşan altyapı hasarı, enerji tesisleri zarar gördü, şehirler yaşanmaz hale geldi.

Lübnan: 2 bin ölü, 1 milyondan fazla göçmen ve “çökmüş devlet” tanımına yaklaşan bir ekonomik yıkım.

Irak: onlarca kişi hayatını kaybetti, çok sayıda kişi yaralandı ve ülke yeniden çatışma sahasına dönüştü.

Körfez ülkeleri: onlarca kişi hayatını kaybetti, Küresel enerji arzına vurulan darbe ve 200 milyar dolara yaklaşan ekonomik kayıp.

Yıkımın en çarpıcı boyutlarından biri çocuklar üzerindeki etkisi. UNICEF verilerine göre binlerce çocuk hayatını kaybederken, yüz binlercesi yerinden edildi. Yalnızca İran’da yüzlerce okul bombalandı, milyonlarca çocuğun eğitimi kesintiye uğradı.

Ortaya çıkan tablo, savaşın askeri hedeflerle sınırlı kalmadığını açık biçimde gösteriyor. Altyapının, şehirlerin ve doğrudan sivil yaşamın hedef alınması, bu sürecin bölge toplumlarının yaşam koşullarını kökten sarsan bir yıkım haline geldiğini işaret ediyor.

Kütüphanelerden hastanelere, henüz açılmamış köprülerden üniversitelere kadar sivil yaşamın tüm damarlarının hedef alınması, çok sayıda hukukçu tarafından savaş suçu kapsamında değerlendiriliyor.

Küresel ekonomi sarsıldı

Yıkımın ekonomik etkileri enerji üzerinden küresel ölçekte hissedildi. Körfez’de enerji altyapısına verilen zarar üretimi doğrudan etkiledi. Katar, sıvılaştırılmış doğal gaz kapasitesinin yüzde 17’sinin beş yıla kadar devre dışı kalabileceğini açıkladı. Bu durum geçici bir aksamanın ötesinde, üretim kapasitesinde kalıcı daralma anlamına geliyor.

Hürmüz Boğazı’ndan geçen günlük yaklaşık 20 milyon varillik petrol akışının riske girmesi enerji ticaretini sarstı. Sevkiyatlardaki aksama, sigorta maliyetlerindeki artış ve belirsizlik, petrol fiyatlarının savaş öncesi seviyelere dönmesini zorlaştırıyor. Savaş öncesinde varil başına yaklaşık 70 dolar seviyesinde olan petrol fiyatlarının kısa vadede bu düzeye geri dönmesi uzmanlar açısında gerçekçi görünmüyor.

Savaş sırasında sevkiyatların kesintiye uğraması depolama krizine yol açtı ve birçok üretici geçici olarak üretimi durdurdu. Teknik olarak üretim yeniden başlayabilecek olsa da Suudi Arabistan gibi büyük üreticiler yeni bir çatışma ihtimali nedeniyle temkinli davranıyor. Ateşkesin kalıcılığına dair güven oluşmadan tam kapasiteye dönmeyi erteleyebilir.

Son haftalarda tüketilen rezervlerin yeniden doldurulacak olması talebi artırırken, arzın daralmış olması fiyat baskısını büyütüyor. İran’ın Hürmüz geçişlerinden ücret talep etme ihtimali tabloyu daha da ağırlaştırıyor.

Tüm bu gelişmeler enerji piyasasında kalıcı bir risk primi oluştuğunu gösteriyor. Ateşkese rağmen küresel enerji piyasasının kısa sürede eski dengesine dönmesi zor görünüyor. Etkiler, uzun süre dünya ekonomisinin genelinde hissedilmeye devam edecek.

Barış masasında talepler arasında uçurum var

Pakistan’da başlayan müzakerelerde, tarafların masaya getirdiği hususlar, aradaki mesafenin hâlâ ne kadar büyük olduğunu gösteriyor.

ABD’nin 15 maddelik planı, İran’ın nükleer kapasitesinin büyük ölçüde ortadan kaldırılmasını, uranyum zenginleştirme faaliyetlerinin durdurulmasını ve uluslararası denetime açılmasını öngörüyor. Ayrıca İran’ın bölgedeki vekil güçlerle ilişkisini kesmesi ve Hürmüz Boğazı’nın açık tutulması talep ediliyor.

İran’ın 10 maddelik planı ise farklı bir çerçeve sunuyor. İran, savaşın kalıcı olarak sona ermesini, yaptırımların tamamen kaldırılmasını, dondurulmuş varlıkların iadesini ve yeniden inşa için tazminat ödenmesini talep ediyor. Buna karşılık nükleer silah edinmeme taahhüdü veriyor ve Hürmüz Boğazı’nın güvenliğini sağlayacak bir düzenleme öneriyor.

Bu maddelerin çoğunda anlaşma sağlanamazsa da ana maddeler olan nükleer faaliyetler ve Hürmüz’ün güvenliği konularında bir orta yol bulunması muhtemel görünüyor. O zaman da asıl soru şu olur: Hürmüz savaştan önce zaten bir sorun değildi. Nükleer faaliyetlerin sınırlandırılması da diplomasiyle çözülebilecek bir başlık idiyse, bu büyük yıkım neden yaşandı?

Bu sorunun cevabını daha geniş bir perspektiften bakarak verebiliriz. ABD’nin küresel hegemonik gücünün zayıfladığı, askeri gücün daha fazla devreye girdiği bir süreçten geçiyoruz. ABD, azalan etkisini askeri müdahalelerle telafi etmeye çalışıyor. Bu da savaşların daha sık ve daha yıkıcı hale gelmesine yol açıyor.

Savaş suçları cezasız kalmamalı

İran savaşı yalnızca bölgesel bir kriz değil, küresel güç dengelerindeki değişimin bir yansıması. Küresel güç rekabeti, yaşananların sorumluluğunu ortadan kaldırmıyor. Vietnam’dan Irak’a, Afganistan’dan bugün İran’a uzanan çizgi, ABD’nin askeri saldırılarla şekillendirdiği bir tarih sunuyor. Savaşların büyük bölümü sivil kayıplar, yıkım ve uzun vadeli istikrarsızlıkla sonuçlandı.

Bugün de benzer bir tabloyla karşı karşıyayız. Bu nedenle tartışılması gereken yalnızca ateşkes ya da olası bir anlaşma değil, savaşın sorumluluğudur.

Bölgenin kalıcı bir huzura kavuşması için, yıkımın sorumlularının ve savaş suçlarının uluslararası hukuk açısından hesap verilebilirlik konusu haline gelmesi gerekiyor. Aksi takdirde ateşkes, sadece bir sonraki ve daha büyük bir yıkımın eşiği olmaktan öteye geçmez.

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.