Yönetilebilir bir çatışma olarak ABD-İran
Yıldız Önen 9 Şubat 2026

Yönetilebilir bir çatışma olarak ABD-İran

Ocak ayında yayımlanan ABD’nin 2026 Ulusal Savunma Strateji belgesi, Washington’ın küresel güvenlik anlayışında yaşanan dönüşümü açık biçimde ortaya koyuyor. Bu belge, yalnızca askeri önceliklerin sıralandığı bir teknik metin değil. ABD’nin uluslararası sistemdeki rolünü yeniden tanımlama çabasının da bir yansıması olarak gözüküyor. Strateji, askeri yükün müttefiklere devredildiği ve savunma sanayisinin merkezde olduğu yeni bir güç yapısına işaret ediyor. Çatışmaların doğrudan ve kapsamlı savaşlar yerine “yönetilebilir” çatışmalar düzeyinde tutulması da hedeflerden biri.

ABD’nin yeni güvenlik mimarisinin dört ayağı

Strateji belgesi, ABD’nin küresel güvenlik anlayışını dört ana alan üzerinden yeniden tanımlıyor.

Birinci öncelik, ABD anayurdunun savunulması! Bu vurgu, dış politikada daha seçici bir askeri angajman anlayışıyla birlikte okunmalı. Trump yönetimi, ABD topraklarını ve iç güvenliğini doğrudan tehdit etmeyen krizlerde, kapsamlı askeri yük üstlenmek istemiyor. Güvenliği mümkün olduğunca sınırların ötesinde ve dolaylı araçlarla sağlamayı tercih ediyor.

İkinci alan, Hint-Pasifik bölgesinde Çin ile ilişkilerin nasıl yönetileceğine ilişkin olarak kurgulanmış durumda. Strateji belgesi, Çin ile doğrudan bir askeri çatışmayı hedeflemiyor; buna karşılık güce dayalı caydırıcılığı esas alan, uzun vadeli bir rekabet anlayışını benimsiyor. Bu yaklaşım, ABD’nin askeri, teknolojik ve endüstriyel kapasitesini seferber ederken, müttefiklerini de bu rekabetin aktif parçası hâline getirmeyi amaçlıyor. Çin, bu çerçevede yalnızca bölgesel bir rakip değil, küresel güç dengelerini etkileyen yapısal bir meydan okuma olarak ele alınıyor.

Üçüncü alan, ABD’nin müttefikleri ve ortaklarıyla olan ilişkilerinin yeniden düzenlenmesi. Trump yönetimi, müttefikliği bir değer ortaklığı olarak değil, maliyetlerin paylaşıldığı bir güvenlik ilişkisi olarak tanımlıyor. Avrupa ülkelerinden savunma harcamalarını artırmalarını talep etmesi ve bu harcamaların büyük ölçüde ABD savunma sanayiinden yapılacak alımlarla karşılanmasını beklemesi, bu yaklaşımın somut yansımaları arasında. Bu durum Avrupa’da yalnızca askeri değil, aynı zamanda siyasi bir rahatsızlık da yaratıyor. ABD’nin güvenlik taahhütlerinin koşullu hâle gelmesi, Avrupa’nın kendi güvenliğini nasıl sağlayacağı sorusunu daha görünür kılıyor.

Dördüncü alan olarak tanımlanan savunma sanayii, bu noktada merkezi bir rol üstleniyor. Trump yönetimi, askeri gücü yalnızca sahadaki birliklerle değil; üretim kapasitesi, tedarik zincirleri ve teknolojik üstünlük üzerinden tanımlıyor. Savunma sanayiinin yeniden canlandırılması, hem uzun vadeli büyük güç rekabetinin hem de müttefikler üzerinden kurulan güvenlik mimarisinin temel dayanaklarından biri olarak görülüyor.

 

Stratejinin Ortadoğu’daki uygulama alanı: İran

Bu yaklaşım, Ortadoğu politikasında belirleyici bir yön değişikliğine işaret ediyor. ABD, Ortadoğu’da artık doğrudan askeri yük taşımak istemiyor; buna karşın bölgedeki güç dengeleri üzerindeki etkisini sürdürmeyi hedefliyor. Strateji belgesinde İran, bölgesel istikrarsızlığın başlıca kaynaklarından biri olarak tanımlanıyor; bu nedenle İsrail ve Körfez ülkeleri başta olmak üzere bölgesel aktörlerin, gerektiğinde ABD’nin “kritik ama sınırlı” desteğiyle kendilerini savunabilecek kapasiteye sahip olmaları amaçlanıyor.

Bu yaklaşım doğrultusunda ABD, kendi askeri varlığını azaltırken bölgesel müttefiklerini silahlandırıyor ve savunma kapasitelerini artırıyor. Körfez ülkeleriyle milyarlarca doları bulan askeri anlaşmalar imzalanmış durumda. Ocak ayında Suudi Arabistan’a 9 milyar dolarlık 730 adet en gelişmiş Patriot füzesi satışının onaylanması, bu politikanın güncel örneklerinden biri. Amaç, sahada aktif ve ABD’ye bağımlı bölgesel aktörler oluşturmak.

Bu çerçevede Washington’ın İran’a yönelik temel talepleri dört başlık altında toplanmaktadır. Birincisi, İran’ın nükleer programının tamamen sonlandırılmasıdır. Bu talep, mevcut zenginleştirilmiş uranyum stoklarının imha edilmesini ve programın uluslararası denetime kapalı unsurlarının tasfiye edilmesini de kapsamaktadır.

İkincisi, İran’ın balistik füze programının durdurulmasıdır. Bu talebin gerekçesi, başta İsrail olmak üzere Körfez ülkelerinin ve bölgedeki ABD askeri üslerinin güvenliğidir.

Üçüncüsü, İran’ın bölgedeki vekil güçlerle olan ilişkilerinin sonlandırılmasıdır. Bu kapsamda Lübnan’da Hizbullah, Irak’ta Haşdi Şabi, Filistin’de Hamas ve Yemen’de Husiler öne çıkmaktadır. Irak siyasetinde Nuri el-Maliki çizgisine karşı ABD’nin tutumu da bu başlıkla doğrudan ilişkilidir.

Dördüncüsü ve önceki maddelerle bağlantılı olarak, İran’ın İsrail’e yönelik “saldırgan” tutumundan vazgeçmesidir. Washington açısından bu başlık, Ortadoğu’daki mevcut güvenlik mimarisinin korunmasının temel unsurlarından biri olarak görülmektedir.

 

“Sünni Blok” söyleminin analitik sınırları

Ne var ki bu tablo, sıklıkla kullanılan bazı kavramlarla basitleştiriliyor. Bölgesel düzeyde dile getirilen “Sünni blok” ya da “Müslüman NATO’su” gibi kavramlar analitik açıdan sorunlu. Bu tür genellemeler, ABD ve İsrail’in bölgedeki belirleyici rolünü görünmez kılmakla kalmıyor; Körfez ülkeleri arasındaki rekabeti ve çıkar çatışmalarını da perdeliyor.

Söz konusu ülkeler arasındaki ilişkiler, yekpare bir bloktan ziyade kırılgan ve değişken ittifaklara işaret ediyor. Bu ülkeler arasındaki iş birliği, ortak bir stratejik çerçeveden çok dönemsel çıkarlar ve dosya bazlı hesaplar üzerinden şekilleniyor.

Örneğin Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) arasındaki ilişki, kalıcı bir stratejik uyumdan ziyade, iş birliği ve rekabet unsurlarının iç içe geçtiği bir dengeye dayanıyor. Bu durum hem dış politika hem de ekonomi alanlarında somut biçimde gözlemleniyor. İsrail’le normalleşme sürecinde BAE, 2020 yılında İbrahim Anlaşmalarını imzalayarak hızlı ve açık bir diplomatik yönelim sergilerken; Suudi Arabistan aynı dosyada daha temkinli bir çizgi izliyor ve normalleşmeyi, ABD ile yürütülen daha geniş güvenlik ve nükleer teknoloji pazarlıklarının parçası olarak ele alıyor. Güney Yemen konusunda da çekişme var. BAE, Güney Yemen’de ayrılıkçı Güney Geçiş Konseyi’ni desteklerken, Suudi Arabistan ise merkezi Yemen hükümetinin yanında yer alıyor ve bu durum iki ülke arasındaki nüfuz mücadelesini daha da görünür kılıyor.

Bu örnekler, Körfez ülkeleri arasında dahi ortak ve kurumsallaşmış bir dış politika hattından ziyade, rekabetin belirleyici olduğu esnek ilişkiler ağının varlığına işaret ediyor.

 

Ortadoğu’da istikrar değil, kontrol sağlanıyor

Strateji belgesi, İran dosyasında iki temel ihtimali öne çıkarıyor: sınırlı bir diplomatik uzlaşı ya da askeri baskının kontrollü biçimde tırmandırılması. Her iki senaryo da çatışmayı sona erdirmeyi değil, Washington açısından yönetilebilir bir düzeyde tutmayı hedefleyen daha geniş bir stratejik çerçevenin parçası.

Diplomasi seçeneği, İran’ın nükleer kapasitesinin sınırlandırılması ve bölgesel gerilimin geçici olarak düşürülmesi yoluyla ABD’nin doğrudan askeri angajmanını azaltmasına imkân tanıyor. 6 Şubat’ta Umman’da başlayan görüşmeler bu yönde atılan adımlara işaret ediyor. Her ne kadar taraflar farklı beklentilerle masaya otursa da diplomatik kanalın şimdilik açık kalacağı anlaşılıyor.

Diplomatik hattın yetersiz görülmesi halinde ise hedeflere yönelik bir askeri müdahale gündeme gelebilir. Bu olasılık yalnızca stratejik planlamalarla sınırlı bir tartışma değil. ABD bölgedeki askeri varlığını güçlendirdi ve İran’a ait bir İHA’nın ABD uçak gemisine yaklaşması üzerine Amerikalı savaş uçakları müdahale ettiler. İran askeri tatbikat yapacağını duyurdu. Bu tür gelişmeler, diplomasi ile askeri seçeneklerin eş zamanlı olarak yürütüldüğünü gösteriyor. Böyle bir senaryoda Washington’un saldırı kararı, yalnızca İran’ın nükleer tesislerini değil, daha geniş bir coğrafyayı etkileyen bir çatışmanın fitilini ateşleyebilir.

Washington’ın İran politikası, 2026 Ulusal Savunma Stratejisi’nde tanımlanan yeni güvenlik mimarisinin somut bir yansıması. Bu politika, kapsamlı bir çözüm üretmekten ziyade; askeri yükün müttefiklere devredildiği, savunma sanayiinin stratejik bir kaldıraç olarak kullanıldığı ve krizlerin doğrudan savaş yerine yönetilebilir düzeyde tutulmasının hedeflendiği bir denge anlayışına dayanıyor. İran, bu çerçevede ne yalnızca diplomatik bir muhatap ne de mutlak bir askeri hedef olarak ele alınıyor; aksine ABD’nin küresel güç rekabetinde, maliyeti yönetilen ve riski dağıtılmış bir strateji uyguladığı başlıca alanlardan biri hâline geliyor.

Bu denge siyaseti, kısa vadede gerilimin kontrol altında tutulmasını mümkün kılabilir. Ancak uzun vadede Ortadoğu’daki güvenlik sorunlarını yapısal biçimde çözmek yerine, bölgesel kırılganlıkları kalıcılaştırma ve düşük yoğunluklu çatışmaları süreklileştirme riskini beraberinde getiriyor.

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.