Trump yönetimi, İran savaşının sona erdiğini ilan etti. Ancak sahadaki askeri hazırlıklar sürüyor, hukuk tartışmaları devam ediyor ve enerji dengeleri yeniden şekilleniyor.
ABD-İsrail’in İran’a yönelik saldırılarının 60. günü, işçi mücadelesinin simge günü olan 1 Mayıs’a denk geldi. ABD’de 1973 tarihli Savaş Yetkileri Kanunu, yönetimin askeri müdahalelerden sonra 48 saat içinde Kongre’yi bilgilendirmesini ve Kongre onayı olmadığı durumda 60 gün içinde birlikleri geri çekmesini zorunlu kılıyor.
Tam da bu sürenin dolduğu gün, Beyaz Saray Kongre’ye gönderdiği mektupta, İran ile düşmanlığın “sona erdiğini” bildirdi. Bu adım, anayasal tartışmaları bertaraf etme hamlesi olarak değerlendirildi.
Beyaz Saray, İran’la düşmanlığın sona erdiğini öne sürerek yeni bir savaş yetkisine ihtiyaç olmadığını savundu. Ancak aynı metinde çatışmaların tamamen bitmemiş olabileceğine dair ifadelerin yer alması, bu ilanın ne kadar tartışmalı olduğunu ortaya koyuyor.
Bu durum yalnızca bir taktik manevra değil, hukukun sistematik biçimde esnetilmesinin bir parçası. Daha önce savaşa “askeri operasyon” denilerek Kongre izninin gerekliliği aşındırılmıştı; şimdi ise 60 günlük anayasal süre fiilen geçersiz kılınıyor.
Demokratlar sürenin dolmasıyla birlikte Kongre’de bir oylama yapılmasını bekliyordu. Ancak mektup bu ihtimali ortadan kaldırdı. Oylama olsa da pek bir şey değişmeyecek gibi. Demokratların 30 Nisan’da Senato’da Trump’ın İran’a yönelik askeri yetkilerini sınırlandırmayı amaçlayan altıncı önergesi 47’ye karşı 50 oyla reddedildi.
Kasım ayındaki seçimlerde Kongre’nin dengesi değişene kadar, bu savaşa karşı Kongre içinde hukuki bir sınır çizilmesi zor görünüyor.
Bu tıkanıklık, yürütmenin sahadaki askeri seçenekleri daha rahat kullanmasının önünü açıyor. Beyaz Saray yazdığı mektup ile savaşın bittiğini ilan ederken Trump hafta sonu yaptığı bir konuşmada “İranlıları ya yok edeceğim ya da onlarla bir anlaşma yapacağım” diyerek askeri seçeneği açık tutuğunu ifade etti. İran’ın son barış önerisini de “bu anlaşmadan memnun değilim” sözleriyle reddetti.
Savaş fiili olarak devam ediyor. ABD sahada askeri varlığını sürdürürken Hürmüz Boğazı’ndaki ablukaya devam ediyor. Axios’un haberine göre Trump, ABD Merkez Komutanlığı ile geçen hafta yaptığı görüşmede müzakerelerdeki tıkanıklığı aşmak üzere son bir askeri hamle yapmak için seçenekleri değerlendirdi. Haberde, İran’a yönelik “kısa ve yoğun” saldırı planlarının hazırlandığı ve bu saldırıların özellikle altyapıyı hedef alabileceği yazıldı.
Savaştan kâr elde edenler
Savaş devam ederken savaştan kar elde edenler de var. Körfez ülkeleri, savaşı ekonomik fırsata çevirmeye çalışıyor. Suudi Arabistan Sanayi Bakanı’nın krizi Kovid-19 dönemine benzer şekilde “fırsatlarla aşılabilecek” bir süreç olarak tanımlaması, bu yaklaşımı açıkça ortaya koyuyor.
Bu çerçevede en dikkat çekici adımlardan biri Birleşik Arap Emirlikleri’nden geldi. BAE’nin OPEC’ten ayrılma kararı, teknik bir tercih olmanın ötesinde Suudi Arabistan’ın belirleyici rolüne karşı bir pozisyon anlamına geliyor. Artan talep ortamında BAE üretimini günlük 3,6 milyon varilden 5 milyon varile çıkarmayı hedefliyor, böylece OPEC’in istediği fiyatları yüksek tutmak yerine satış hacmi üzerinden kazanç elde etmeyi tercih ettiğini gösteriyor.
Bu jeopolitik kırılmanın kazananları arasında enerji şirketleri de yer alıyor. BP, petrol ticaretindeki “olağanüstü” performans sayesinde yılın ilk çeyreğinde 3,2 milyar dolar kâr açıkladı. Bu rakam hem beklentilerin üzerinde hem de geçen yılın aynı dönemine göre iki kattan fazla artış anlamına geliyor. Savaşın yarattığı fiyat oynaklığı ve arz belirsizliği, bu şirketler için doğrudan bir kazanç alanına dönüşüyor.
Enerji sevkiyatındaki riskler; tanker taşımacılığı, sigorta ve liman hizmetleri üzerinden yeni gelir alanları yaratıyor.
Savaşın yarattığı yıkım derinleşirken, enerji üreticileri ve küresel şirketler için yeni bir kazanç düzeni oluşuyor.
Yoksulların sofrasından çalıyorlar
Körfez monarşilerinin petrol ve gaz ihracatçısı olarak bilinen eski imajı son yıllarda giderek değişmekteydi. Bölge, bugün hem büyük bir gübre üreticisi hem de komşu ülkelerdeki üretim zincirlerini belirleyen ve modern tarımın işleyişine yön veren bir merkez haline gelmiş durumda.
Bu nedenle savaşın etkisi enerji piyasalarıyla sınırlı kalmıyor, doğrudan gıda sisteminde de hissediliyor. Gübre ticaretindeki aksaklıklar üretim zincirlerini kırıyor. Bunun sonucu olarak her hafta milyarlarca öğünlük gıda üretimi riske giriyor. Avrupa gibi ülkeler artan maliyetleri bir ölçüde karşılayabilirken, yoksul ülkeler için aynı durum geçerli değil.
Birleşmiş Milletler’e bağlı yardım kuruluşları, insani yardımın maliyetinin hızla arttığını belirtiyor. Mart ayında gıda fiyatları yüzde 2,7 artarken, gübre fiyatlarındaki artış yüzde 26,2’ye ulaştı. BM Gıda ve Tarım Örgütü, krizin sürmesi halinde 2026’nın ilk yarısında küresel gübre fiyatlarının yüzde 15 ila 20 daha yüksek olabileceği uyarısında bulunuyor.
Bu yük eşit dağılmıyor. Gıda sistemindeki kırılma en sert şekilde Batı dışındaki ülkeleri vuruyor. BM Ticaret ve Kalkınma Örgütü’nün Hürmüz Boğazı’na ilişkin değerlendirmesi bu bağımlılığı açıkça ortaya koyuyor. Sudan gübre ihtiyacının yüzde 54’ünü Körfez’den karşılıyor. Sri Lanka’da bu oran yüzde 36, Tanzanya’da yüzde 31, Somali’de ise yüzde 30. Kenya ve Mozambik gibi ülkeler de benzer bir kırılganlık içinde.
ABD ve Avrupa ülkelerinin aksine bu ülkeler, gıda fiyatlarındaki artışı dengelemek için ne yeterli mali kaynağa ne de borçlanma kapasitesine sahip. Bu nedenle gübre fiyatlarındaki her artış, doğrudan üretimin düşmesi, fiyatların yükselmesi ve daha fazla insanın gıdaya erişememesi anlamına geliyor.
Yine BM’nin açıklamalarına göre, savaş milyonlarca insanı açlıkla karşı karşıya bırakacak. Dünyada açlık çeken insan sayısı 295 milyondan 363 milyona yükselecek.
Savaş yalnızca cephede yıkım yaratmıyor. Aynı zamanda dünyanın en kırılgan bölgelerinde milyonlarca insanın sofrasından sessizce eksilen bir lokmaya dönüşüyor.
ABD’de savaş politikası sorgulanıyor
ABD’de kamuoyu ile yönetimin politikası arasındaki mesafe giderek açılıyor. The Washington Post ile ABC News tarafından gerçekleştirilen ankete göre Amerikalıların yüzde 61’i İran’a yönelik saldırıları yanlış buluyor. Katılımcıların yüzde 65’i bu politikaların İran’ın nükleer silah edinmesini engelleyemeyeceğini düşünüyor. Yüzde 61’i ise bu gerilimin ABD vatandaşlarını daha büyük risk altına soktuğunu ifade ediyor.
Yani toplumun geniş bir kesimi bu savaşın hem etkisiz hem de tehlikeli olduğu görüşünde.
Uzmanlar da benzer bir değerlendirme yapıyor. Washington’daki Johns Hopkins Üniversitesi’nden Ortadoğu uzmanı Laura Blumenfeld, Trump’ın “dünyayı daha az güvenli hale getiren bir başkan olarak hatırlanacağını” söylüyor.
Trump yönetiminin savaşı sürdürme politikasına toplumsal tepki büyüyor. 1 Mayıs’ta ülke genelinde düzenlenen yaklaşık 3 bin 500 etkinlikte binlerce kişi “okul yok, iş yok, alışveriş yok” sloganıyla alanlara çıktı. İşçi hareketinin geleneksel protesto günü, bu yıl göçmen politikalarına, savaşa ve gelir eşitsizliğine karşı geniş bir itirazın ifadesine dönüştü. Bu gösteriler milyonlarca insanın katıldığı Ocak ayındaki “NO Kings” protestolarının devamı niteliğinde, yıl boyunca büyüyen toplumsal itirazın bir parçası olarak yapıldı.
Bu süreklilik, savaşın yalnızca dış politik bir tercih değil, aynı zamanda iç politikada giderek daha fazla tartışılan ve meşruiyeti sorgulanan bir mesele haline geldiğini gösteriyor.
Savaşın geleceğini yalnızca kongredeki hukuki tartışmalar değil, ABD’deki toplumsal itirazın ne ölçüde kalıcı ve örgütlü hale geleceği belirleyecek. Bir yanda “Gemiyi ele geçirdik. Kargoyu ele geçirdik. Petrolü ele geçirdik” diyerek savaşı ekonomik bir fırsat olarak tanımlayan bir yönetim, diğer yanda bu politikaların ülkeyi daha güvensiz hale getirdiğini düşünen geniş bir kamuoyu var. Bu tablo, yalnızca bir dış politika tercihini değil, temsil krizini de görünür kılıyor.
1 Mayıs’ın tarihsel anlamı tam da bu noktada yeniden belirginleşiyor. Savaşın maliyetinin emekçiler tarafından taşındığı, buna karşılık enerji şirketlerinin ve küresel aktörlerin kazançlarını artırdığı bir düzende, işçi hareketinin itirazı yalnızca ücret ve çalışma koşullarına değil, savaşa ve yaratığı yoksulluğa yöneliyor. Bu nedenle 1 Mayıs, bu yıl yalnızca bir anma günü değil, savaşın yarattığı eşitsizliklere karşı küresel bir itirazın ifadesi olarak öne çıkıyor.




