12 Gün Savaşı’nın final raundu

13 Haziran 2025 tarihi, ABD ve İran arasında devam etmekte olan nükleer müzakere oturumlarından birinin yapılacağının ilan edildiği güne çok az kala, İsrail-ABD tarafından İran’a yapılan ortak saldırının tarihidir. 12 gün Savaş’ı diye tarihe geçmiştir.

İsrail’in neredeyse 40 yıldır, İran nükleer bomba yapıyor diye kışkırttığı ABD, şimdiye kadar hiç bir ABD başkanının yanaşmadığı saldırılara, o gün, Epstein rehinesi Evanjelist pedofil Trump’la sürüklenmiş oldu. Nükleer Silahların Yaygınlaştırılmasının Önlenmesi (NPT) anlaşmasını imzalamaktan kaçınan ve Ortadoğu’daki tek nükleer silah sahibi ülke olan İsrail, NPTyi imzalayan ve nükleer tesislerini Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (UAEK) yetkililerinin teftişine açan İran’a, müzakereler sürerken nükleer silah edinmekle suçlayarak saldırdı. Bu saldırı açıkça, yüksek askeri gücü var diye diplomasiyi, müzakereyi, uluslararası anlaşmaları, kurumları ve teamülleri hiçe sayan, sadece kendi korkuları ve arzuları temelinde bir dünya kurma keyfiliğinin İran zemininde ortaya konmasıydı. Bu keyfiliğe o gün orada izin verilmesi, benzer keyfiliklerin başka yerlerde ve zamanlarda ortaya çıkmasına zımnen onay verilmesi anlamına geliyordu.

Nitekim daha sonraki adım, Venezuela devlet başkanını, konutuna yapılan baskınla kaldırıp, yargılamak üzere New York’a getirmekle geldi. Dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip Venezuela, apartheid İsrail’in Gazze soykırımına açıktan karşı çıkan, Latin Amerika’daki anti Siyonist cephenin en büyük destekçisi ve ABDnin 67 yıldır yıkmaya çalıştığı sistem dışı(!) Küba’nın piyasa fiyatlarının çok altında petrol tedarikçisi ve Çin’in en önemli petrol tedarikçisi olarak oyun bozuyordu.

ABD müdahalesindeki temel motivasyon elbette Venezuela rejiminin mağdur ettiği kitleleri petrolün zenginliğiyle buluşturma ya da narkotik ticaretin önlenmesi olmayıp sistem(!) dışı aktörlere finansörlük yapan bir devletin devre dışı bırakılmasıydı. Mamafih, Venezuela’nın kaynaklarının halka yeterince ulaşamamasında, yıllardır ABD tarafından uygulanan ambargoyu görmezden gelerek konuşmak ne kadar gerçeğe uygun düşmezse, Venezuela rejiminin yanlışlıklarını görmezden gelerek konuşmak da o kadar gerçeğe uygun düşmez. Açıktır ki, burada, ABD müdahelesine karşı çıkmak, Venezuela rejimini aklamak olmayıp, tek hüneri elindeki gücü hukuk tanımadan kullanmak olan ABD’nin kurmaya çalıştığı keyfilik düzenine karşı çıkmaktır.

Tabii ki, demokratik kanalları açık ve şeffaf bir yönetim kurabilmiş olsa idi Venezuela, dışardan gelen saldırılara karşı elbette çok daha dayanıklı olabilirdi. Sonuçta, ne kadar haklı bir politik duruşunuz olursa olsun, eğer halkı bu duruşa ortak edemezseniz, dış müdahalelerin en savunmasız yönetimi olmuş olursunuz.

Tekrar 12 gün Savaşı’na dönecek olursak, savaş, başta İran Genelkurmay Başkanı, Devrim Muhafızları Ordusu komutanı olmak üzere 30’a yakın üst düzey komutanla birlikte 11 nükleer fizikçinin aynı anda evlerinde sabaha karşı drone saldırılarıyla öldürülmesiyle başladı. İran içinde daha önce kurulan onlarca drone imalathanesinde üretilen dronelar, devşirilen ajanlar vasıtasıyla, gece yarısını bir kaç saat geçtikten sonra kullanılmıştı. Tüm radarları ve iletişim imkanları bir kaç gün işlemez hale getirilen İran, ABD-İsrail ortak saldırılarıyla nükleer tesislerini, balistik füze üretim tesislerini, hava savunma bataryalarını ve bir çok kritik tesislerini kaybetti. Daha sonra toparlanarak, beklenmedik şekilde İsrail demir kubbesini delen uzun menzilli füzeleriyle İsrail’e ciddi hasarlar verdi ve sonunda İsrail ateşkes istemek zorunda kaldı.

12 Gün Savaş’ının üzerinden henüz 8 ay geçmişti ki, BM kararı ve Kongre kararı beklemeden 28 Şubat’ta ABD, İsrail’le birlikte çok daha yoğun bir saldırıyla yeni bir savaş daha başlattı. Anlaşılan bu savaş, 12 Gün Savaşı’nın 2. Raundu niteliğindedir. Ve bu savaş da, tıpkı 12 Gün Savaşı gibi, nükleer müzakereler devam ederken başlatıldı. Üstelik, savaş başlamadan bir kaç saat önce, müzakerelerin arabulucusu Umman Dışişleri Bakanı, İran’ın, nükleer zenginleştirme prosesinden vaz geçtiğini ve zenginleştirilmiş nükleer materyali üçüncü ülkelere vermeyi kabul ettiğini açıklamıştı. Nükleer müzakere gündemine uzun menzilli füzeleri de koymaya çalışan İsrail, müzakere konusu olmasında mutabık kalınmayan bu hususu da savaş konusu yaptırmış ve ABD’yi ortak saldırıya ikna etmişti.

İsrail istiyordu ki kendi elinde nükleer silah olacak ama başkasında olmayacak, kendi hava kuvvetleri, füzeleri olacak ama başkasının olmayacak, kendi sınırları belli olmayacak, istediği zaman topraklarını büyütecek, genişleyecek ama işgalci muamelesi görmeyecek, kendi ırk üstünlükçü apartheid sistemi olacak ama demokratik devlet muamelesi görecek, başkasının düzeni değişecek ama kendi düzeni değişmeyecek.

Elbette İran’ın sisteminde eleştirilecek tonlarca husus var. Velayet-i fakih sisteminin, toplumun reflekslerini felç eden, toplumu pasifleştiren yönü tabii ki tartışılmalıdır. Mukaddes bir şahıs olan Mehdi’nin naibi konumuna getirilmiş birinin sözü üzerine söz söylemenin Mehdi’ye muhalefet etmek anlamı taşıması nedeniyle, velayet-i fakih sisteminin toplumsal muhalefet damarını kurutan etkisi eleştirilmelidir. Ceza yasasında bulunan, “Allah’a karşı savaş açmak” ya da “yeryüzünde fitne çıkarmak” gibi subjektif suçların(!) idamla cezalandırılmasının, toplumun reflekslerini dumura uğratan etkisi, bu ağır ve telafisiz cezanın yönetime sonsuz iktidar keyfiliği vermesi kategorik olarak reddedilmelidir. Sistem çok partili olmadığı için ve Şurayı Nigehban gibi vesayet kurumlarının muhalefete imkan vermemesi, bu nedenle sistemin zamanla halka yabancılaşması eleştirilmelidir. Kürt, Beluc, Arap vs gibi etnik grupların temel haklarının ve temsil sorunlarının çözülmemiş olması eleştirilmelidir. Bir dönem uygulanan ama Mahsa Emini ayaklanmalarından sonra fiilen kaldırılmış olan zorunlu başörtüsü uygulaması eleştirilmelidir. Sırf Direniş Ekseni’nde yer alıyor diye Baas Suriyesi’nin dönüşüme direnmesine kayıtsız kalınması, sonunda Eksen’in en kıymetli halkasının zincirden kopması ve o sancılı sürecin mezhep boğazlaşması isteyenlere aradığı fırsatı vermesinin görülmemesi eleştirilmelidir. Daha başka eleştiriler de eklenebilir mevcut sisteme. Ekonomik sorunlar ve paylaşım sorunları da konuşulmalı ama, 47 yıldır uygulanan haksız ambargonun sistemi yolsuzlaştıran etkisi göz ardı edilmemelidir. Ve sistemin eleştirilecek yanlarının düzeltilmesi için tabii ki İran halklarının yanında yer alınmalıdır. Ama, her ne olacaksa bu, tüm dünyaya keyfi bir yönetim kurmak için bölgeye gelen Siyonist-Evanjelist güçlerle değil mutlaka ve mutlaka onlarsız olmalıdır.

İran’da var olan siyasi sorunların ve adalet sistemine dair sorunların daha ağırı değişik görünümler altında Mısır, Suud, BAE, Bahreyn, Katar ve Ürdün gibi ABD-İsrail müttefiklerinde de vardır. Yanısıra. İsrail’in apartheid sistemi İsrail’e hem yayılmacılık hem de soykırımcılık firsatı vermektedir. Tüm bunları değerlendirince görülüyor ki, ABD ve İsrail, İran’ın sistemini İran halkının yararına dönüştürmek için değil, temelde İsrail’in dokunulmazlığına, yayılmacılığına, ırk üstünlükçü, hukuk tanımaz, keyfi sistemine itiraz etmeyecek ve kaynaklarını bu sistemin kullanımına açacak bir İran inşa etmek istemektedirler. O yüzden dün Vnezuela’nın başına getirilenler, bugün İran’ın başına getirilmek istenmektedir. Eğer frenlenmezlerse, sıra Küba’ya ve Panama’ya gelecektir. Sonra, eğer uzlaşmazlarsa belki Grönland ve Kanada sistemin ihtiyacı için çökülücekler listesindedir.

28 Şubat’ta başlayan savaşa tekrar dönecek olursak, anlaşılıyor ki bu savaşı başlatanlar bu sefer ne pahasına olursa olsun sonuç almak niyetindedirler. Savaş için bölgeye çok ağır silah yığınağı yaptılar. Onlarca tanker uçakları, F35ler, denizaltılar, iki adet uçak gemisi. Bu günlerde 3. uçak gemisini de bölgeye yönlendirdiler. Savaş başlamadan bölgedeki bir çok elçiliklerden personel tahliyeleri yaptılar. Savaş tüm bu hazırlıkların üzerine başlatıldı. Daha savaşın ilk dakikasından itibaren öldürülen isimlerin önemine, vurulan okullara ve hastanelere, saldırıların tüm bölgenin en dokunulmaz varsayılan yerlerine yaygınlaştırılmasına bakılınca bu savaşın bir ölüm-kalım savaşı olduğu anlaşılıyor. Bu savaş, bu açıdan 12 Gün Savaşı’nın final raundu olacak gibi görünüyor.

Savaşın ilk dakikasında, biraz da nükleer müzakerelerin olumlu gittiği inancıyla gafil avlanan İran, başta Rehber Hamanei ve tüm silahlı kuvvetler üst kademesini kaybetti. Buna mukabil İran, 12 Gün Savaşı’nda yapmaktan çekindiği her şeyi yaptı ve savaşı tüm bölgeye yaydı. Bölgedeki tüm ABD üstleri, radarları, askeri personelin kaldığı oteller, elçiliklerin tamamı hedef haline getirildi. Yani artık hedef sadece İsrail değil, Ürdün. Irak, Katar, Bahreyn, Suud, BAE deki tüm ABD tesisleriydi. İsrail tarihinde ilk defa ağır füze saldırılarının hedefi oluyordu. Karşılıklı askeri hedeflerin yanı sıra petrol rafinerileri, su arıtma tesisleri gibi sivil ve ekonomik hedefler de ateş altına alınmaya başlandı. 2. Dünya savaşından bu yana ilk kez bir savaş böylesine bölgeselleşiyordu.

ABD, İran’daki tüm muhaliflerle temas kuruyor, özellikle Irak Kürdistanı yöneticileriyle ve orada konuşlu silahlı İranlı Kürt örgütleriyle temasa geçiyor ve İran içlerine askeri harekat yapmaları için ikna etmeye çalışıyordu. Irak Kürdistanı yöneticileri, ABD-İsrail hegemonya savaşında kiralık asker olmayı kabul etmediklerini ilan ettiler. Kollektif hafızası 1946 Mahabad, 1975 Cezayir Anlaşması, 2017 Bağımsızlık referandumu ve 2026 Rojava deneyimleriyle şekillenen Kürt siyasallığının İranlı temsilcileri, kahir ekseriyetiyle, tıpkı Irak Kürtlüğü gibi bu hegemonya savaşında taraf olmayı değil kendi gündemlerine odaklanmayı seçtiler. Artık açığa çıktı ki İranlı muhalif aktörler taraf haline getirilememiştir ve iki taraf şimdilik kendi imkanları ölçüsünde savaşacak ve biri pes etmeden savaş bitmeyecektir.

Eğer İran ateşkes istemek zorunda kalırsa, ki tarafların güç asimetrisine bakınca böyle olması çok muhtemel görünüyor, bundan sonra İran’ın sistemi ciddi revize edilecek demektir. Ateşkes isteyen taraf İsrail olursa, ki objektif koşullarda biraz zor görünüyor, muhtemelen ondan sonra Netanyahu ve Trump adam akıllı siyasi bedel ödeyecek demektir. Hangi seçenek geçerli olacaksa, kazanan, Pirus zaferi kazanmış olacaktır.

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.