15 yıl öncesinden gelen mektup ve Kürt tarım işçileri
Ercüment Akdeniz 23 Ağustos 2026

15 yıl öncesinden gelen mektup ve Kürt tarım işçileri

Zonguldak ve Düzce’de mevsimlik tarım işçileri saldırıya, linç girişimine maruz kaldı. Her iki yerde de saldırıya uğrayan işçiler Kürtler. Olaylarla ilgili soruşturma başlatıldı. Diyarbakır’dan Karadeniz’e, Urfa Mardin’den Ege’ye; Anadolu’nun iç göç yollarında ömür tüketen, “üç kuruş” karşılığında toprağa can veren emekçiler onlar. İçlerinde on binlercesi ise kadın ve çocuk.

Yıllarca Çukurova’da tarım işçilerinin hayatını gözledim. Son hadise bana o yılları hatırlattı. Göçebe oldukları için güvencesiz çalıştırılan, iş cinayetlerinde belki de en çok can veren, toprak sahibinden dayıbaşına kademeli sömürülen, Kürt oldukları için ayrımcılığa, kimi zaman nefret suçlarına maruz kalan tarım işçileri onlar. Yıllar geçiyor ama onların çektiği insanlık dışı koşullar pek değişmiyor.

Geri Dönüşüm Emekçileri Derneği Başkanı Ali Mendillioğlu benimle bir yazı paylaştı. Yazı mektup formatında ve 15 yıl önce derneğin “Katık” adlı gazetesinde yayınlanmış.  Yazıyı gazeteye gönderen kişi ise Siverekli bir tarım işçisiymiş. “Zaman geçse de koşullar değişmiyor” dediğim şeyi ne de güçlü anlatmış. Şimdi gelin Siverekli işçinin yazdıklarına kulak verelim:

‘Rahatsızlık veriyor diye tesislere sokulmazlar’

“Şu an güneydoğu illerinde açlık ve sefaletle boğuşan milyonlarca insan var ve de bu ailelerin en az 6 veya 7 çocukları var. Her yıl yüz binlerce insanımız mevsimlik işçi olarak Türkiye’nin her bir tarafına çalışmak maksadıyla göç ediyorlar. İşte böylelikle yılın altı ayına yakınını sağlıksız ortamlarda yaşamaya kendilerini hazırlamaya başlıyorlar. Tek amaçları ve gayeleri kış aylarında kimseye muhtaç olmadan ailelerine bakabilmektir. Bu aileler için hazırlıklar Nisan ayının yaklaşmasıyla başlıyor. Bu hazırlığın başlamasıyla dayıbaşı (elçi) dediğimiz adamlardan, başlıca gıda maddelerini satın almak için, işe başlamadan önce bir miktar para avans alınır.

​Eşyalar tamamlandıktan sonra işe gidilecek gün beklenmeye başlanır ve nihayetinde o gün gelir. Eşya yüklenecek kamyonlar evlere tek tek yanaştırılıp eşyalar yüklenir. Bazen 10 aile bazen 12 aile eşyasını kamyona yükler. Neticede bu ailelerin fertleri bazen 50 kişiyi bulduğu da olur. Çocuklar hariç! Ve eşya yüklenen kamyonlara naylon brandalar çekilir. Bu insanlar birer eşya balyası gibi kamyonlara bindirilerek üst üste istiflenirler ve gidecekleri yere göre bazen 16 saat, bazen 1 gün süren ölüm yolculuğuna başlarlar. İnsanın nefes almaya bile zorlandığı bir ortamda, insanların birbirlerine yaslanıp yatışlarını izlemek bazen insana acı verse de hayatın acı bir gerçeği olarak kabullenilir.

​Mola yeri bazen bir yol kenarı bazen de bir tesis olur. Bu yolculuğun en olumlu tarafı, yol kenarlarında verilen bu yarım saatlik molalardır. Tesisler genellikle bu kamyonları tesise sokmaz istemezler. Neden diye sorarsanız çünkü tesisler bu tür insanların müşterileri rahatsız ettikleri düşüncesinde olduklarından izin vermiyor. Nedeni her ailenin kendi hazırladıkları yollukları tesisin bir köşesinde oturup yemeleridir. Bu da tesis lokantalarını rahatsız ediyor. Nitekim ölüm yolculuğu selametle geçerse çalışacakları yere yani tarlaya ulaşıldığında -ne zaman ulaştıkları fark etmez, gece yarısı olur sabah ezanı olur- hemen çadır hazırlıkları başlar. Çadır işlemleri o kadar kolay bir işlem değildir. Çadırlar kurulduktan sonra, zaten uykusuzluktan gözleri kapanan çoluk çocuk herkes bir daha uyanmayacaklarmış gibi derin bir uykuya dalarlar…”

İnsanın beynini durduran sıcaklar

​“Uyandıklarında acı gerçeklerin farkına varılır. Tarladadırlar. Eğer dayıbaşı ailelerin dağılmaması için milleti kandırıp getirmemişse, işe hemen başlanır. Evet, “kandırma” diyorum çünkü bazen memlekette amelenin dağılmasını önlemek için 10 veya 15 gün önceden getirilip, tarlalarda başıboş oturtulur. Zaten bir gelen bir daha geri gidemez, geri dönüş parası yoktur çünkü. Nihayetinde çalışmaya başlanır. Amele günlük yevmiyesinin ne olduğunu bilmeden çalışmaya başlar. Bizlerin yaptığı soğan işçiliği gayet zahmet ve eziyet veren bir iştir. Öncelikle soğan tarladan tek tek toplandıktan sonra, bu soğan tanelerinin sap ve kökleri teneke bıçaklarla tek tek kesilir. Hava şartlarını da unutmayalım. Bazen insanın beynini durduran sıcaklar, bazen de sabah ezanının titreten soğuğu.

​Soğanlar kesildikten sonra üç, bazen de dört bölüme ayrılıp 70’e 90 ebatlarındaki soğan çuvallarına konulup, ağızları bir tür örümcek ağına benzetilen bir yöntemle bağlanır. Sizler dikiş de diyebilirsiniz. Bazen bir yevmiye -evet yanlış yazmıyorum dikkat!- 7 veya 8 çuval olarak belirlenir. Kilo olarak da söylemek isterim: 350 veya 400 kilo soğan. Her çuval aşağı yukarı 50-55 kilo ağırlığındadır. Yevmiyeye gelince evet bazıları için çok komik hatta gülünç gelen bir rakam 17,5 TL. Yaklaşık 2 lirasını dayıbaşı alır. Geriye kalan 15,5 TL ameleye kalır. Bir amele kendisini zorladığı takdirde 1 yevmiye alabilir. “Alabilir” diyorum, “alır” değil! Çünkü çalışanların çoğu okul çağındaki 9-10 yaşlarında çocuk işçilerdir…”

Yemek pişirilmesini beklemeden uykuya dalan çocuk işçiler

“Alınlarından dökülen ter tanelerinin parıltıları bazen gözlerinin içine damlayan bir zehir gibi gelir bana. Nedeni ise, bu yaştaki çocukların bunları hak etmediklerine inanıyorum. Bazen akşam paydosunda yorgunluktan yürüyemeyen çocukların, çadıra yetiştiklerinde, yemek pişirilmesini beklemeden uykuya daldıklarına şahit olmuşumdur. Yemeğin pişmesini nasıl beklesinler ki? Sabahın 5.30 sularında uykudan gözleri yarı açık yarı kapanık kaldırılıp, akşamın 7.30 sularına kadar çalıştırılan biri nasıl dayansın? Bazen bizler bile dayanamazken onlar nasıl dayansın? Zaten hastalanıp yorgun ve bitkin düşüyorlar. Sağlıksız beslenme de cabası. İçme suyu sorununun çözülmesi bile bir dert. Çadırların kurulduğu yerlerde şehir şebekesine denk gelmek çölde su bulmak gibi bir şey. Çoğu yerlerde kuyu suyu kullanılır. Kuyu suyunun içilme derecesi hep tartışılır. Zaten içinde kurt, solucan ne ararsanız bulabilirsiniz…”

Ucube görüyormuş gibi dışlanan Kürt insanı

“Diğer bir sorun, batı halkının Kürt insanlarına olan soğukluğu. Nerede bir Kürt veya Zaza görürlerse, sanki bir hırsız, bir cani, bir ucube görüyorlarmış gibi dışlamalar ortaya çıkıyor. Bir örnek vermek gerekirse, cami avlusunda şarja takılan bir telefonun köylüler ve muhtar tarafından nasıl gasp edildiğine kendim şahit olmuşumdur. Diğer bir örnek ise, iki üç çocuğun yol kenarındaki nar ağaçlarından kopardıkları dört beş nar için köylülerin nasıl jandarmayla çadırları, cinayet zanlılarını ararmış gibi basmaları. Daha sayamadığım birçok örnek var. Tüm bunlara rağmen güneydoğu insanı batı insanına hep şefkat ve merhametle yaklaşmıştır.

8 nüfuslu bir ailenin 3 ay boyunca soğan işçiliği yaparak kazanacağı para miktarı 6-7 bin TL’yi geçmez. Bu para miktarından işe başlamadan önce erzak alımı için alınan avans kesilir. Nitekim ellerine 5-6 bin TL’ye yakın bir para kalır. Bu paradan da geri memleketlerine gidiş masrafları kendilerine aittir.

​Bu geri dönüş yolculuğu zannettiğiniz gibi bir otobüs koltuğunda değil, tekrar bir kamyon kasasında devam eder ve çalışan insan yani aile fertlerine bağlı olarak değişir. Değişir çünkü kamyon kasasına kaç çalışan bindirilirse ücret o kadar düşer. Bu sayı bazen memleketten gelişte hatırlarsanız 50 kişi demiştim. Ücret hafiflesin diye bu sefer alabildiğince kişi bindirilip yola çıkılır. Yolda trafik kontrol noktalarında trafik cezası ve ayrıca kiralanan otobüs fiyatı da ameleye aittir. Trafiğe yakalanan amele tekrar kamyonla yoluna devam edemez. Tabi olan hep ameleye olur ama nedeni bilinmeyen bir sebepten hiç kimse halinden şikâyetçi olmaz. Aslında otobüs terminalinden bilet kesilip gidilirse daha ucuza ve daha rahat bir yolculuk yapabilirler. Tek sorunları, çadır malzemeleri ve kışın erzak olsun diye yanlarında memlekete götürmek istedikleri üç beş çuval kuru soğan. Zaten kar kalan bu soğan çuvalları.

​Kendi memleketlerine yetişene kadar tahminimce Ankara Siverek arası kişi başına 40 TL yol parası ödenir. Bu fiyat kamyon kasasına binen insan sayısına göre farklılık gösterebilir. Bir kamyon 2,500 TL civarında Ankara Siverek arası yol alır. Bu fiyatın yüksekliğine bakıp şaşırmayın çünkü kamyoncular bunun yasak bir iş olduğunun farkındalar. Ama nitekim fırsatlar ülkesinde yaşıyoruz yani alan memnun satan memnun…”

Elektrik trafosunda can pazarı

“Kazanmak soğan işçileri için çok kolay bir iş değil. Bu miktarı kazanmak için canlarını hiçe sayanları görmüşümdür. Mesela nasıl diye sorarsanız, bir telefon şarj etmek için bin volt elektrik üreten sulama trafolarına çıplak elle dokunan insan gördüm. Hatta geçenlerde yine böyle talihsiz bir olaya şahit oldum. Elektrik trafosuna giden bir amele elektrik akımına kapıldı. Allahtan sigortanın zamanında atmasıyla canını kurtardı, ama ne kurtarma. Sağ elinin tamamının dökülen et parçalarına kendim şahit oldum. Buna rağmen ertesi günü kolunun tamamı bandajlı olmasına rağmen sol eliyle ailesine katkıda bulunmak için tarlada kendisini gördüm, halen de çalışıyor.

​Bir de geçen gün bir ailenin; daha kundakta sayılabilecek bebeğini 6-7 yaşlarındaki çocuklara teslim ederek çalışmaya başladıkları esnada, çocukların hazır mama kutusundaki mamayı hazırlamak için kaynattıkları bir çaydanlık kaynar suyu bebenin göğüs kafesine nasıl döktüklerine şahit olmuşumdur. Bebenin göğüs kafesi kısmı tamamen yandı. İçler acısı bir durum. Bebe hemen hastaneye kaldırıldı. İnşallah iyidir, sormadım.

​Amelenin çektikleri sayılarak bitecek gibi değil. Ancak insan kendisi böyle bir ortamda kalır da yaşarsa anlayabilir”.

Siverek, Şırnak ya da Mardin; bütün hikâyeler neden hep birbirine benzer?

On beş yıl öncesinden gelen bu mektup Siverekli bir tarım işçisinin kaleminden. Bugün Zonguldak ve Düzce’de vahim saldırılara maruz kalanlar ise Şırnak ya da Mardinli mevsimlik işçiler. Evet, zaman değişiyor, kentler değişiyor ama mevsimlik Kürt tarım işçilerinin makûs kaderi değişmiyor.

Elbette her şey 15 yıl öncesi ile birebir aynı değil. En azından üzeri açık kamyonlarda işçi taşımak yasaklandı. Bu da tarım işçilerinin imza kampanyasıyla gerçekleşebilmişti. Fakat genel tablo insanlık dışı sömürü ve ayrımcılık koşullarının değişmediği yönünde.

Bir yandan katmerli sınıf sömürüsü diğer yandan şoven nefret; barış sürecinin açtığı kapı sanırım ancak bu iki hakikatle yüzleşerek aydınlık günleri görebilecek. Sivereklinin mektubu sanki bugüne, her birimize yazılmış gibi.

 

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.