4 Kasım darbesi ve Demirtaş’ın valizi
İdris Baluken 29 Ekim 2026

4 Kasım darbesi ve Demirtaş’ın valizi

4 Kasım darbesi ve Demirtaş’ın valizi

4 Kasım 2016 gecesinin üzerinden on yıl geçti. O gece yaşananların sonuçları ise hâlâ önümüzde duruyor. Bugün barışı, demokratik siyaseti ve bu ülkenin geleceğini konuşurken 4 Kasım’a dönüp bakmadan edemiyoruz.

O gece, sanki tek merkezden düğmeye basılmışçasına, aynı anda birçok kentte kapılar kırıldı, evler basıldı. Eş genel başkanlarımız Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ın da aralarında bulunduğu onlarca milletvekili ve demokratik siyaset temsilcisi olarak gözaltına alındık, ardından tutuklandık. Altı milyon insanın oyunu almış bir partinin seçilmiş temsilcileri, bir gece yarısı operasyonuyla sözümona halktan koparılmıştı. Oysa asıl darbe, milyonların sandığa bıraktığı iradeye ve demokratik siyasete duyduğu güvene vurulmuştu.

Tam on yıl geçti.

Bir çocuğun büyüdüğü, nice anne babanın yaşlandığı, nice insanın sevdiklerini kaybettiği koskoca on yıl…

Bugün ise silahların devreden çıkmasının, çatışmanın yerini demokratik siyasete bırakmasının, illegal alanda bulunanların toplumsal ve siyasal hayata dönüşünün konuşulduğu Demokratik Toplum ve Barış Süreci’nin içindeyiz.

Peki, silahların yerini demokratik siyasetin alması istenirken, bu siyasetin en güçlü temsilcileri neden hâlâ hapishanelerde? Dağdan, sınır ötesinden demokratik siyasete dönüşün yolları aranırken, zaten milyonların oyuyla seçilmiş siyasetçilerin içeride tutulması hangi akılla açıklanabilir?

Cumhurbaşkanı adayı olmuş, toplumun yaklaşık onda birinin oyunu almış, kendi siyasi tabanının çok ötesinde sevilen bir siyasetçinin hapishanede ne işi var? Bu sorular yalnızca iktidara yöneltilmiş değil. Dokunulmazlıkların kaldırılmasına destek verenlerin de yaşananlara sessiz kalanların da bu on yılda olup bitenlerle yüzleşmesi gerekiyor.

Demirtaş üzerinden konuşuyoruz. Çünkü o, 4 Kasım’ın en görünür sembollerinden biri. Ama onun şahsında Figen Yüksekdağ’ı, Nazmi Gür’ü, Bekir Kaya’yı, Ayşe Gökkan’ı ve demokratik siyaset yaptıkları, düşüncelerini açıkladıkları için özgürlüklerinden mahrum bırakılan bütün arkadaşlarımızı da kastediyoruz. Can Atalay’ı, Osman Kavala’yı, Çiğdem Mater’i ve diğer siyasi tutsakları da… Demirtaş’ın sesini hapishane duvarları arasında kısmak isteyenler, onun orada başka yollarla konuşmaya devam edeceğini hesaba katmamış olmalılar. O, kalemiyle, fırçasıyla, sazıyla üretmeyi sürdürdü. Sözünü susturmaya çalıştılar ama yazdıklarının, çizdiklerinin, bestelediklerinin önüne geçemediler.

Bugün Demirtaş’ı içeride tutmak, yalnızca bir siyasetçiyi değil, kalemiyle, fırçasıyla, sazıyla milyonlarca insana ulaşan bir sanatçıyı da hapishanede tutmak demek. Üstelik mesele yalnızca ona oy veren altı milyon insanla sınırlı değil. Onu özleyen, sesini duymak isteyen, yeniden özgürce siyaset yapmasını bekleyen çok daha geniş bir kesim var. İçeride geçirdiği her gün, bu ülkenin sırtındaki yükü biraz daha ağırlaştırıyor.

Demirtaş’ın cezaevine götürülüşüne ilişkin hafızalarda yer eden bir görüntü var. Bir stadyumun ortasına inmiş askeri helikopter… Çevresinde görevliler… Ve onların arasında, elinde valiziyle yürüyen bir siyasetçi…

Sıradan bir yolculuğa çıkıyor gibi. Oysa ne gideceği yeri kendisi seçmiş ne de ne zaman döneceğini biliyor. Valizinde birkaç parça eşya vardır belki. Ama o valizin görünmeyen tarafında altı milyon insanın iradesi, çocuklarının özlemi, ailesinin bekleyişi, dostlarının selamı var. Aradan on yıl geçti. O valizin ağırlığı azalmadı. İçine yaşanamamış hayatlar, yarım kalmış sohbetler, kaçırılmış doğum günleri, birlikte geçirilememiş bayramlar doldu. Şimdi o görüntünün yerine başka bir görüntü koymak zorundayız. Cezaevi kapısından elinde valiziyle çıkan, sivil araçlar eşliğinde önce İstanbul’a, sonra Amed’e gelen, halkıyla kucaklaşan Demirtaş’ın görüntüsünü… Sonra on yıl boyunca ayrı kaldığı ailesiyle geçireceği, hiçbir kameranın kaydetmesine gerek olmayan, yalnızca kendilerine ait saatleri…

Ardından Bağlar’ı, Ben û Sen’i, Amed’in kahvehanelerini… İyi demlenmiş bir kaçak çayın buğusuna karışan muhabbeti, dostlarının takılmalarını, hemşehrilerinin bitmek bilmeyen sorularını… Bir insanın kendi şehrinde, kendi insanlarıyla özgürce çay içebilmesinden daha doğal ne olabilir? Ama bugün Demirtaş için bu bile büyük bir siyasi meseleye dönüşmüş durumda.

Demirtaş’ın Amed’de bir kahvehanede özgürce çay içebildiği ülke ile Edirne Cezaevi’nde onuncu yılını doldurduğu ülke, demokratik geleceğe duyulan güven bakımından aynı ülke değildir. Bunları yalnızca siyasi bir değerlendirme olarak yazmıyorum. Birlikte geçirdiğimiz günlerin tanıklığıyla da yazıyorum. Önceki yazılarımda değinmiştim, kısaca hatırlatayım: Korona salgınından önce, Ankara’daki mahkemelere katılmak üzere getirildiği Sincan F Tipi Cezaevi’nde iki ayrı sefer, üçer gün aynı hücreyi paylaştık.

Toplam altı gün…

Bir insanın hayatında ne kadar kısa bir zaman! Ama bazı insanlarla geçirdiğiniz birkaç gün, bir ömre sığmayacak kadar çok söz, duygu ve hatıra bırakır. Bizim altı günümüz de öyleydi. Memleketi, siyaseti, edebiyatı, müziği, hayatı konuştuk. Güldük, düşündük, tartıştık. Saz çaldık, türküler söyledik, o daracık hücrede halay bile çektik. Bazen uzun uzun sustuk, bazen kahkahalarımızı duvarlara sığdıramadık. O kısacık hücre arkadaşlığından, Sincan’dan Edirne’ye uzanıp kitap olan bir Hasbihalname çıkmıştı.

Demirtaş’ın o günlerde bestelediği onlarca şarkıdan biri, sonraki günlerde bir yolunu bulup dışarıya çıkmıştı:

Korkma bağır
Olmadı Hızır’ı çağır
Hızır senin kalbindedir
Sen Hızır’sın be güzelim…

Bu sözlerde hem direnme gücü hem de insana duyulan güven vardı.

Hızır’ı uzaklarda değil, insanın kendi vicdanında, cesaretinde, dayanışmasında arayan bir anlayış…

O günlerde dört duvar arasında söylediğimiz bu sözlerin, bugün barışın konuşulduğu bir dönemde ne kadar derin bir anlam taşıdığını daha iyi kavrıyoruz. Hızır’ın bir gün gelip bizi kurtarmasını beklemek yerine, birbirimizin Hızır’ı olabilmek, kurtuluşu öyle inşa etmek… Bir başkasının acısını kendi acımız gibi hissedebilmek, başkasının özgürlüğünü kendi özgürlüğümüzün parçası sayabilmek…

Bugün de en çok ihtiyaç duyduğumuz şey bu değil mi?

Sevgili Başkan,

O günlerden bugüne çok şey değişti. Ama senin yıllar önce söylediklerin, bugün daha iyi anlaşılıyor.
Hatırlarsın, memleketin kaynaklarının nasıl talan edildiğini, kamu servetinin kimlerin elinde toplandığını, siyasetle zenginleşme arasındaki karanlık ilişkileri anlatıyordun. Birileri kürsülerden vatan, millet, Sakarya nutukları atıyor, dokunulmazlıkların kaldırılmasına destek veriyor, bizleri cezaevlerine göndermeyi vatanseverlik sayıyordu.

Biz ise haftalık üç yüz liralık iaşe bedeliyle cezaevi kantininden alışveriş siparişimizi verirken, haklı olmanın, temiz bir vicdanın verdiği rahatlığı taşıyorduk.

Meğer o günlerde bu “vatansever kahramanlar” halka bizi gösterip cambaza baktırırken trilyonları götürmekle meşgulmüş!

Bugün haftalık kantin tutarı beş bin liraya yükselmiş olmasına rağmen pahalılık nedeniyle alabileceğin şeylerin azaldığını biliyorum. Buna karşılık o günlerde vatanseverlik nutuklarıyla ortalığı inletenlerin, oylamalarda Meclisi “titretenlerin” çevresinde milyonluk servetler, milyarlık vurgunlar, kamu kaynaklarından özel hesaplara uzanan akıl almaz zenginleşme hikâyeleri konuşuluyor. Eski parayla yüzlerce trilyonun, katrilyonun el değiştirdiği bir talan düzeni…

Biz hücrelerimizde olağanüstü kısıtlı kantin alışverişini rahat bir vicdanın nimeti sayarken, bu ülkeyi herkesten çok sevdiklerini söyleyenler servetlerine servet katmakla uğraşmış. Belki de sen şimdi haftalık kantin dilekçene temel ihtiyaçlarını sığdırmaya çalışırken onlar kamu kaynaklarıyla büyütülmüş servetlerin gölgesinde yaşamaya devam ediyor.

Bir ülkenin insanlarını düşüncelerinden dolayı cezaevlerine göndermeyi vatanseverlik sayanların, o ülkenin kaynaklarını bu şekilde kullanmalarından daha büyük bir çelişki olabilir mi?

Hani bir sözün vardı ya:
“Biz çaldığımızı söylüyoruz!”

Bu cümlenin böylesine uzun ömürlü olacağını kim tahmin edebilirdi? Bugün o söz, fon vurgunlarının, milyarlık talanın ve kamu servetinin yağmalanmasının ortasında yeniden hatırlanıyor.

Yıllar önce söylediklerin, sana en karşıt sosyal medya hesaplarında bile dolaşıma giriyor. Konuşmaların yeniden izleniyor, paylaşılıyor. Bir zamanlar sana en sert şekilde karşı çıkan çevrelerde bile bu ülkeyi gerçekten sevenlerle onun kaynaklarını kendi servetine dönüştürenler arasındaki fark konuşuluyor.

Vatanı sevmek, onun insanlarını, alın terini, geleceğini korumak mıdır; yoksa vatan sevgisini yüksek sesle ilan ederek bütün bunların üzerini örtmek mi?

Sözün özü sevgili Başkan, senin halkımızın, dostlarımızın, yoldaşlarımızın gözündeki kıymetini anlatmaya gerek yok. Ama bugünlerde başka bir şey yaşanıyor. Sana duyulan özlem, alışıldık siyasi sınırların çok ötesine taşmış durumda.

Öyle ki bazen biz seni özlediğimizi söylemeye sıra bulamıyoruz.

Demokratik Toplum ve Barış Süreci’ne katkı sunmak, demokratik ve barışçıl bir geleceğin inşasına omuz vermek, senin ve içerideki arkadaşlarımızın özgürlüğüne katkıda bulunmak amacıyla Avrupa’nın birçok kentinin sokaklarını arşınlıyorum.

Farklı siyasi geleneklerden, düşüncesi bizden çok uzakta olan insanlarla karşılaşıyorum. Bazen bir toplantıda, bazen bir kahvehanede, bazen ayaküstü bir sohbette konu dönüp dolaşıp sana geliyor.

Kimi bir konuşmanı hatırlatıyor, kimi bir şarkını, kimi bir esprini… Kimi de yalnızca gülüşünü…

Seni ne kadar özlediklerini, yeniden özgürce konuşmanı, demokratik siyasette yer almanı nasıl bir umutla beklediklerini anlatıyorlar. Bazen yıllarca siyasi olarak karşı karşıya durduğumuz insanların sözlerinde öyle bir içtenlik oluyor ki, insan kendi özlemini dile getirmeyi unutuyor.

O anlarda bir insanın siyasi görüşü ne olursa olsun başkalarının hayatında nasıl bir yer edinebildiğini daha iyi anlıyorum.

Bunca ayrılığa, çatışmaya, birbirimizi duyamadığımız yıllara rağmen insanlar arasında hâlâ kurulabilecek köprüler var. İnsanları birbirinden uzaklaştırmak mümkün ama birbirlerinin kalbinde bıraktıkları yeri silmek o kadar kolay değil.

Belki de barış, müzakere masalarından önce, insanların birbirleri hakkındaki bu duygularında başlıyor.

Bugün önümüzde önemli bir fırsat var. Yıllardır süren çatışmalar sona erebilir, silahlar devreden çıkabilir, sorunlar demokratik siyaset yoluyla çözülebilir. Ama bütün bunların toplumda güven yaratması için sözlerin hayatta karşılık bulması gerekiyor. Bir yandan insanları demokratik siyasete çağırırken, diğer yandan seçilmiş siyasetçileri hapishanede tutarak bu güven sağlanamaz.

Üstelik Demirtaş’ın ve diğer arkadaşlarımızın özgürlüğü, herhangi bir siyasi pazarlığın karşılığı olarak görülmemeli. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanması, hukuksuzlukların giderilmesi, düşünce ve siyaset özgürlüğünün güvence altına alınması zaten hukuk devletinin gereğidir.

Bütün bunlar yapılmadan, barış konusunda söylenen sözlerin toplumda hak ettiği güveni yaratması kolay değil.

On yıl önceki 4 Kasım’ı değiştiremeyiz. Kaybedilmiş yılları geri getiremeyiz. Çocukların babasız, annelerin evlatsız, eşlerin birbirinden ayrı geçirdiği zamanı yeniden yaşatamayız. Ama o dönemle gerçekten yüzleşebilir, yeni bir on yılın aynı şekilde geçmesini önleyebiliriz.

Bunun için hukuka, vicdana ve geçmişin yanlışlarını düzeltme cesaretine ihtiyaç var.
Bir de o valizin yönünü değiştirmeye…

Kıymetli Başkan,

On yıl önce bir stadyumun ortasında, askeri helikopterden elinde valiziyle indirilen görüntünün yerine, cezaevi kapısından aynı valizle çıkıp İstanbul’a, Amed’e döndüğün görüntüyü koymak istiyoruz.

Belki valiz biraz eskimiş olacak. Belki onu taşıyan eller biraz daha yorulmuş… Yüzünde on yılın izleri olacak. Ama bu kez valizin içinde yalnızca kişisel eşyaların değil, yazılmış kitaplar, çizilmiş resimler, bestelenmiş şarkılar ve on yıl boyunca biriktirilmiş hayat da olacak.

Ve bu kez yolun sonunda hapishane değil, evin olacak.

Ailen, dostların, halkın…

Sonra bir gün Bağlar’da, Ben û Sen’de, bir kahvehanede oturup çayını yudumlarken birisi yine bir şarkı söylemeni isteyecek. Bir başkası siyasetten söz açacak. Sakızcı Memo her an yanı başında olacak. Bilirsin, onunki hem ziyaret hem ticaret meselesi. Sen yine gülerek espriler yapacak, hepimizin, koca bir halkın yüreğini ısıtacaksın.

Bu kez sohbetin sonunda herkes kendi evine gidecek. Kimse koğuşuna dönmek zorunda kalmayacak. İşte o gün, yalnızca senin değil, bu ülkenin de ağır bir yükten kurtulduğunu hissedeceğiz. Çünkü bazı utançlar hafızadan silinmez; ancak onların yerine daha güçlü, daha insani ve onurlu yeni görüntüler koyarak aşılabilir.

4 Kasım’ın onuncu yılında ihtiyacımız olan, yalnızca geçmişin karanlığını hatırlamak değil, o karanlığın yerine geleceğin aydınlığını koyabilmektir.

Demirtaş’ın, Yüksekdağ’ın ve içerideki bütün arkadaşlarımızın bir an önce özgürlüklerine kavuşması, bu ülkenin kendisine, demokratik geleceğine ve barış umuduna karşı sorumluluğudur.
Bitirirken sevgili Başkan, halkının yiğit Selo Can’ı, sözü yine sana bırakayım:

Hani “Belalı Mapus” bestende diyordun ya:
“Haber salın hevallere çayları demli koysunlar”…

Demli çayların hazır, fakat bu kez zindanlarda değil, İstanbul’dan Amed’e, Brüksel’den Hewlêr’e, Kobani’ye kadar…

Yeter ki sen çık ve gel…
Ve hücrede yankılanan sesin hâlâ kulağımda:
“Hızır senin kalbindedir…”

Belki de bugün hepimizin yapması gereken, kendi kalbimizdeki Hızır’ı uyandırmaktır.
Adalet için, özgürlük için, barış için…
O valiz artık eve dönmeli.
Çünkü bu ülkenin barışa giden yolunda, o valizin eve dönüşünü bekleyen milyonlarca yürek var.

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.