ABD Savunma Bakanlığı’nın adını ‘Savaş Bakanlığı’ olarak değiştiren Trump, 2’inci dönem göreve gelişinin ilk yılını, apartheid İsrail’e açtığı sınırsız ekonomik, diplomatik ve askeri kredi ile adeta İsrail başbakanı gibi tamamladı. UCM Gazze soykırımı nedeniyle Netanyahu’ya tutuklama kararı çıkarınca bu kararı tanımayıp defalarca kendisini ABD’de kabul etti. Gazze’de soykırım devam ederken İsrail ordusunun istediği her teçhizat ve mühimmatı fazlasıyla sağlayarak soykırımın açıkça suç ortaklığını yaptı. Hem İsrail gezilerinde hem de BM dahil bir çok uluslararası toplantıda İsrail’i bir İsrailli politikacıdan daha fazla savundu. Bölgedeki tek nükleer teknoloji ve silah sahibi olan İsrail’le beraber, nükleer silah yapıyor gerekçesiyle İran’a 12 gün boyunca saldırdı ve stratejik tüm tesislerini yerle bir edip üst düzey bilim adamlarıyla komutanlarını katletti. Yemen’e birlikte saldırdılar. Lübnan ve Suriye’de İsrail’in devam eden saldırıları ABD desteği ile gerçekleşti. ABD’yi bir İsrailli başkan yönetseydi belki bu kadarını yapamazdı ama Trump, bütün sınırları yerle bir edip ölümüne İsrail’e çalıştı.
İlk döneminde de öyleydi. BM’nin işgal olarak kabul ettiği ve boşaltılmasını istediği Golan tepelerinin İsrail tarafından ilhakını meşru kabul edip Golan’ı İsrail’in toprağı ilan eden ilk ve tek devlet olmuştu. Kudüs’ü BM kararlarına rağmen İsrail’in başkenti kabul eden ilk ve tek devlet yine Trump Amerikası olmuştu. BM kararlarında geçen iki devletli çözüm meselesini hep geçiştiriyor, uluslararası hukuka rağmen Batı Şeria’ya iskan edilen Yahudi yerleşimci sorununu ve yerleşimcilere uygulanan apartheid imtiyazları duymazdan geliyordu.
Türkiye ile ilişkileri de iki devletin alışılageldik ilişkileri gibi değildi. Teamülleri hiçe saymada bir biriyle yarışan iki lider günün sonunda hukuku ve diplomasiyi by-pass edip, bir yolunu bulup anlaşıyorlardı. Rahip Brunson krizi, Türk ekonomisini bir gecede darmadağın etmesi, hakaret dolu mektup bir yanda, Zeytindalı ve Barış Pınarı operasyonları ile Türkiye’ye Suriye’de alan açması da diğer yandaydı.
Trump’ın ikinci dönem seçileceğini öngören ve Gazze soykırım sürecinde Hamas’ın, Hizbullah’ın büyük ölçüde diskalifiye edilmesinden sonra Esed’in de devrileceği öngören Türkiye devleti, çözüm sürecine bu konjonktürde karar verdi. Sürecin, PKK’nin feshedilmesi, silahların yakılması, gerillanın Türkiye dışına çıkarılması, Meclis’te komisyon kurulup Öcalan’ı İmralı’da ziyaret etmesi gibi ezber bozan adımları taraflarca atılırken, Suriye’ye dönük kısmı, 10 Mart anlaşmasının uygulanması nedeniyle beklenildiği gibi ilerlemiyordu.
Suriye’de bir taraftan HTŞ mensupları ve milis güçleri Alevi ve Dürzi katliamları gerçekleştirirken, diğer taraftan da İsrail, Golan’ı tamamen işgal edip Suriye ordusunun tüm kapasitesini imha ediyor, Dürzi bölgelerini kontrol ediyordu. Bunların yanı sıra, Türkiye’nin askeri üs kurmayı planladığı havaalanlarını da yerle bir ederek Türkiye ile tehlikeli bir rekabeti sürdürüyordu.
İsrail açısından İran devre dışı kalmış, bölgedeki vekil güçleri büyük ölçüde etkisizleştirilmişti. Hem NATO üyesi hem Batı kampının şöyle ya da böyle üyesi kalabilmiş bir ülke olarak Türkiye ile rekabette ise eli rahat değildi. Gazze savaşı sürecinde Kızıldeniz’i trafiğe kapatan Yemen’i vurmuş, kabine üyelerini katletmiş ama Bab ul Mendeb için kalıcı çözüm bulamamıştı. Somaliland’ın bağımsızlığını tanıyarak, hem Kızıldeniz trafiğini kontrol edebileceği bir müttefike kavuşmuş hem de Türkiye’nin askeri üslerinin bulunduğu Somali’nin parçalanmasına katkı vererek Türkiye ile rekabetinde bir adım öne geçmiş olacaktı. Aynı zamanda Arap dünyasındaki en sadık müttefiki BAE eliyle Güney Yemen’in bağımsızlığına oynayarak Husileri Güney’den kuşatmayı planlıyordu.
İsrail-Türkiye rekabet ortamında, Türkiye’nin, IŞİD’le mücadele hafızası taze olan Kürtlerden, 10 Mart anlaşması gereği SDG’yi feshetmelerini istemesinin, Dürzi bölgesinde mutlak kontrole ulaşan İsrail’e, Kürtlere de himaye sunma imkanı vereceği açıktır. Bu riski gören Öcalan, kendisini ziyarete gelen DEM heyetini açıkça uyararak Kürtleri, Türkiye ile kaderdaşlığa yöneltmişti. Bütün bu olup bitene ve Öcalan’ın yılbaşı mesajında açıkça 10 Mart’a bağlılığını bildirmesine rağmen, Türkiye’nin, ne anayasal ne de idari hiç bir koruyucu tedbir alınmadan Kürtlerden silahlarını bırakmalarını istemesi, anlaşmanın sürüncemede kalmasına sebep olmuştur.
Gerek Bahçeli ve Feti Yıldız gerekse de Fidan ve Yaşar Güler, 10 Mart için konulan miadın dolması nedeniyle açıktan savaş tamtamları çalmaya başlayınca, yeni yıla Suriye’de operasyonla gireceğimizi sanırken operasyonun sesi Venezuela’dan geldi.
Kolombiya ile birlikte Filistin direnişinin en büyük destekçilerinden olan, dünyanın en önemli petrol ve altın yataklarına sahip Venezuela’nın düşmesi, sadece ABD’nin hammaddeye erişimi meselesi olmayıp Filistin direniş hattındaki önemli bir halkanın da koparılması demektir. Bundan sonra sıranın Kolombiya’ya gelmesi sürpriz olmaz. Ayrıca, İran da devre dışı bırakılırsa İsrail, sistem dışı ülkeler tarafından gelecek tehlikelere karşı tamamen korunmuş olacaktır.
Sistem içi tehlike olabilecek Türkiye ise İsrail’le rekabetini en azından öngörülebilir bir gelecekte çatışma boyutuna çıkaramayacağı için yönetilebilir gerilim kaynağı olarak kabul edilecektir.
Sınırları her halükarda belirsiz tutularak ve apartheid uygulamalarından vaz geçirilmeyerek İsrail, bölgenin terbiyesiyle görevlendirilmiş koloni jandarması rolüne devam ettirilecek gibi duruyor. Bunu aşmanın yolu, İsrail’in Suriye sahasında sahip olduğu müttefik sayısını azaltmaktan geçer. Yani Öcalan’ın açıkça işaret ettiği gibi, Kürtlerle müttefik olup Kürtleri IŞİD zihniyetinin tasallutundan da, İsrail’in istismarından da korumaktan geçer.
Bölgenin yıkıcı rekabet yerine demokratik konfederalizm şeklinde örgütlenmesi, aynı zamanda kolonizatörlerin kiralık katilleri durumuna düşürülen Yahudi halkının da güvenliğini sağlayacaktır. Dünya çapında işgallerine durmaksızın devam eden ABD-İsrail yayılmacılığının durdurulacağı yer Suriye’dir ve Suriye’de bu büyük insanlık sanatı, Kürt fobisinden kurtulmuş Türkler ile Kürtlerin ittifakı ve daha sonra onlara eklenecek Arap ve diğer halkların konfederal birlikteliği ile olacaktır.
Türkiye’ye düşen tarihi görev, 10 Mart’ı, İsrail’e müttefik kazandıracak bir fırsata çevirmek yerine, kendi müttefiklerini artıracak bir imkana dönüştürmesidir. Tehdit dilinin ve savaş tamtamları çalmanın yalnız ve yalnız İsrail’e yaradığını görmek için bu topraklara ait olmak yeter.




