Colani’nin katliamlarına dur deyin
Müslüm Yücel 20 Ocak 2026

Colani’nin katliamlarına dur deyin

Devlet Bey,

İnce Memed’in ağır bir sahnesi vardır, oradan yazıyorum. Memed, elini karınca katarının geçtiği yola bırakır. Ben buradan yazıyorum size…

Yaklaşık bir yıldır büyük bir çoşkuyla izliyorum sizi. Yaptığınız çıkışlarla hepimizin gözlerini kamaştırdınız. Bir yere gelmiştik. Ya birlikte buraya gelmiştik ya da sizi buraya biz getirmiştik; sonuç, değişmiyor, biz ya da siz, sözlerinizde, ben ya da sen yoktu, ben dediğiniz zaman bile bunda bir, biz vardı… Devlet Bey, siz bu biri kırdınız, var olan ama görmezlikten gelinen ötekini dile getirdiniz, yetmiş iki millettin bir arada yaşayabileceğinin ipuçlarını verdiniz. Dediniz, çok da doğru dediniz, kalpten dediniz; kalpten denilen, akılla birleştiğinde hakikatten başka elimizde ne kalırdı ki… Dediniz Öcalan gelsin, Meclis’te konuşsun, umut hakkından istifade etsin.

Doğru söylemenin kökeninde her şeyi (Parhesia) söylemek vardır. Söyleyen kişi de aklına gelen, doğru bildiği her şeyi söyler. Kişi doğruyu söyler, karşıdakilerin bundan ne anladığı beklenir, böylece söyleyen, bir kenara çekilir, seslenilen kimse ya da kitle de bunu düşünür; çünkü burada bir gönderme, açık bir eylem vardır; söylenen, kişinin kesin ve açık fikirleridir ama sizin bunu dile getirmeniz apayrıydı… Siz, burada salt konuşmacı değildiniz, salt fikriyle ortaya çıkan biri hiç değildiniz. Burada Türk ve Türklük de vardı. Siz, Türkler, bu kanıdadır dediniz aslında, bu güne kadar söylenmemiş olanın dile getirdiniz… O günden sonra bir parti lideri değildiniz, kimileri inanmasa da ailemizden biri oldunuz; bir ağabey değildiniz, çokça baba yarısı amca, çokça dede oldunuz…

Devlet Bey,

Sözlerinizin etkinliğinin farkındaydınız. Sözleriniz yalnızca söz değildi, taahhüt içeriyordu, “ben” diyordunuz, taahhüt ediyorum.

Doğruyu söylemek sınanacak bir şey değildir. Burada ispat edilecek tek şey de yoktu, bir tek şey vardı, o da şu: Söyleminizdeki cesaret.

Hayran kaldım cesaretinize, cesaretinizi alkışladım. Bir şeye inanıyor ve inandığınız için beni ikna etmeniz, bana da cesaret verdi; ben bu cesaretten güç mü alacaktım, cesaretinize cesaretle yanıt mı verecektim? Yazdım. Bir daha yazmam da gerek, inanın, başınıza bir şeyin geleceğinden korktum, bu güne kadar çok izlemediğim sizi, Devlet Bey’i yakından izlemeye başladım, sağlığınızı merak ettim… Bir risk aldınız, sorumluluk aldınız. Kendinizi tehlikeye attınız, dile kolay, kendinizle ilişki kurarak, Öcalan’la da bir ilişki kurdunuz. Öcalan’a iki şey vaat ettiniz; ilki, umut hakkıydı; ikincisi, gelebilecek olan tehditlere karşı güvence. Sizin için ciddi ciddi korktum, Zafer Partisi’nin Ümit Özdağ’ından, İyi Partililere kadar pek çok kimse sizi eleştirmeye başladı. Siz, tehditlere yanıt vermediniz, söylediğim gibi, doğru söylediniz, bu engellenmek istendi ama ikinci kez, yine söylediniz, söylediğimin arkasındayım dediniz… Doğruyu söylediniz: Öcalan Meclis’te konuşsun.

Doğruyu söyleyen bir kişi olarak, doğruyu söylemek dışında, iki şey daha yaptınız; ilki, herkese bir adres verdiniz; ikincisi, herkese bir ödev verdiniz. Adres: İmralı. Ödev: Kürtler ve Türkler…

Ne çok yara almışlardı değil mi? Uzak tarihi bir yana bırakalım, yakın tarihe bakalım… Ben yetmişli yılları hatırlıyorum… Siz o günleri yaşadınız… İlkokula gidiyorduk, ülkücü denilen, adını hatırlayamadığım, “boksör” namlı bir öğretmen öldürülmüştü. İlkokul öğretmenlerimiz de ülkücüydü, hepimizi cenazeye götürdüler, bizden de ağlamamızı istediler. Genç bir adam öldürülmüştü. Cenazesi kalabalıktı. Biz siyah önlükler içindeydik. Ben ağlamadım, hatta bunu öğretmenimiz fark etti. Niye ağlamadığımı bilmiyorum, çocuktum, sağcı ya da solcu değildim ama bir şey vardı, solcular ölünce, cenazelerine öğretmenlerimiz sahip çıkmıyordu.

Sizin çıkışınızdan sonra bugünleri tekrar düşündüm, tuhaf bir şey de vardı; mesela, Bingöl, Elazığ, Malatya, Urfa ve Adıyaman’da ülkücü ya da MHP’li olan kimselerin Şeyh Said İsyanı sırasında asılmış ya da yara almış ailelerin çocukları olmasıydı. Bizim uzaktan bir akrabamız olan bir aile vardı, dedeleriyle anılıyorlardı; dedenin adı Bekir’di, iyi adam olduğunu halen söylerler, işte Bekir, eşinin ve çocuklarının yanında çırılçıplak soyulup asker tarafından yayık direklerine asılıyor, dövülüyor, isyan sonrasında Adana’ya sürgün ediliyor; bu büyük adamın ailesinin kimi gençleri yetmişli yıllarda MHP’liydi, yaşlıları da AP’liydiler; bir oğlu AP’den vekildi, darbe olunca hapse girdi, çıkınca Adana’ya yerleşti, belki tanırsınız, Mehmet amca hoş bir adamdı; darbe anılarını dinledim, onun da elleri, ayakları bağlanmıştı, Kenan Evren denilince bile yüzünü asıyordu, dedi: Allah beni milletime düşman etmesin…

Bunu niye anlattım, bilmiyorum, bir yerde koptum, Adana ve Urfa bağlantısı hep çekmiştir beni, bu yüzden olabilir mi? Belki de 70’li yıllarda, dedeleri asılmış Kürtlerin niçin MHP’li olduklarını araştırmak gerek. Devlet Bey, gariptir, 70’lerin ülkücüleri şimdi Kürt meselesine ilgi duyuyorlar… Irak, federasyon olunca kimileri orada iş yaptı, beni görse tanımayan birkaç kişi, orda tanıdığın var mı diye sormaya başladı, sonra şakır şakır Kürtçe konuşuyorlardı…

Sizin geldiğiniz dönemi de az biraz biliyorum… Daha döne kadar Hitler gibi saçını tarayan, onun gibi bakan Nihal Atsız’a da değinmem gerek; o da tıpkı solcular gibi, Sansaryan’da işkence görmüştü; adını (Feyzullah) değiştirip, öz Türkçe yapan, öz Türkçe soyadıyla orduda hatırı sayılır bir subay olan Türkeş’in/ burada tırnakları çekiliyordu; anlatıldığına göre iri yarı bir polis memuru, Türkeş’in parmaklarına saldırıyor, elini avuçlarına alıyor, kolundan destek alıyor, “Bismillah” deyip penseyle tırnağını çekiyor.

Ben Nihal Atsız’ın bütün kitaplarını okudum. Biliyorum, sizde onu sever, sayarsınız… Siz ne dersiniz bilmem, merak da ediyorum: Ben Nihal beyin romanları çok fantastik bulurum, bu da hoşuma gider… Tek kusuru şu idi bence: Ülkücü edebiyatı, salt bir ideoloji haline getirdi, hem gerçekten hem ruhtan da kopuktu. Nihal beyin yazdıkları çok çocukçaydı; işlenmemiş bir hayal dünyası, abartılı bir erkeklik ve kadınlık vardı, komikti. Ancak, bu abartının bir karşılığı vardı: Fantastik bir ülke, hayal bir ülkü, buna harcanmış bir ucu zorla tarihe dayandırılan o engin kahramanlar… Ben roman kahramanlarına çok üzülürüm… İnce Memed’i okurken en çok Topal Eli’ye üzülürdüm… Anacık Sultan’a ise, bir din gibi bağlıyım, garibim Memed’i ele vermemek için susma orucuna girer; çok soylu bir davranışın insanlarından biridir… Türk denildiği zaman aklıma o gelir; ele vermeyen, mert biri. Tapucu Zülfi’yi ise sevmem. Yeniden okuyalım mı İnce Memed’i…

Siz sanırım Atsız’ın şiirlerini seversiniz, bir tanesini (Türklerin Türküsü) sesinizden dinledim ama ben onun bir tek şiirini severim: Geri Gelen Mektup. Hatta, vezniyle yazılmış son güzel şiirlerden biridir desem abartmış olmam, hele şu mısra çeker beni: “Bir başka füsun fışkırıyor sanki yüzünden/ Bir yüz ki yapılmış dişi kaplanla hüzünden…”

Yaşar Kemal de anlatıyordu Nihal Bey’i… Bir gün Nihal Bey, çok dertlidir, çok da içmiş, derdini anlatamıyor kimseye, bütün kapıları kapanmış, Yaşar Kemal’in yakasına yapışmış, “gel” demiş, “dinleyeceksin” beni…

Nihal Bey!

Nihal Bey’in Kürtlerle, Çerkeslerle, Ermenilerle, Rumlarla, ilgili iyi fikirleri yoktu ama ağır bir iç acısı olduğunda Yaşar Kemal’in kalbinin kapısını çalıyordu. Biliyordu, Yaşar, Kürt’tür, Kürt asla satmaz adamı, kalbinin sesini dinler, öfkesini anlar, ekmeğini paylaşır. O gece ikisi içmişlerdi…

Nihal Bey, dediğim gibi ötekine hasımdı… Sizin gibi engin biri değildi. Hatta Ferdi Tayfur dinlediğinizi bilse, mezardan kalkabilirdi… İlginç bir adamdı; Dokuz Işık’ın, ikinci şıkkı olan ülkücülüğe dönüştüğü zaman Türkeş’le de arası açıldı. Atsız’a göre Türkeş, İslam’a çokça vurgu yapıyordu, asıl vurgu Türklüğe yapılmalıydı. Türkeş denilene göre çok kızmıştı, hatta birkaç kişi sustalıyla, susturulmuştu da… Komik geliyor bugün ama o zamanlar dokuz ışığa bağlılık sembolleşmişti, dokuzarlı yürüyüşler. Türkeş, İslami simgeleri geliştiriyordu; Hira Dağı’nı öne çıkartıyordu. Bu Atsız’ı sinirlendiriyordu, bunu sıkı bir “Araplaşma eğilimi” olarak görüyordu; hatta bir keresinde Nihal beyin, “Gidin Araplara biat edin” demişliği vardı: “ Oy toplamak için Arap develere binin…” Kızıyordu Nihal Bey, Türkeş’e: “MHP’de Allah, Tanrı’yı kovdu” diyordu.

Devlet Bey, şiirden devam edelim mi? Kürtçede, bizim hoş bir şairimiz vardır: Cigerxwin; ben onun şiirlerini Kürtçe okumadan önce bestelenmiş hallerini dinlerdim. Hatta Med TV’nin ilk yıllarında onun bir şiirini, Suriyeli bir ozanımız, Xelil Xemgin okuyunca önce boğulur gibi olduğumu, sonra ağladığımı hatırlıyorum. İnanılmaz güzeldi, hele şu mısra, dinleseniz, sizde çok seversiniz: Bi dildara xwe pir rindi… Türkçesi şu: Sevdanla çok güzelsin… Cigerxwin’e yetişmedim ama şakirtlerini biliyorum, o şunu demek istiyordur bence: Sevdiğinle güzelsin, sevdiğinle yücesin…

Haksız mıdır? Burada anlaşamadığımız bir şey var mı? Sevdiklerimizle güzel ve yüce olmak erdemlerin en büyüğü değil midir?

Devlet Bey, bunları niye yazıyorum ki… Devlet Bey, beni çok heyecanlandırdınız. Umut hakkından söz edince, ilk yazıyı sanırım ben yazdım… İnsan sevdiğiyle yücelir, sevdiğiyle güzeldir dedim, Devlet Bey bizi seviyor dedim, bizi yüceltiyor… Terörist demiyor, hatta bu topraklardan terör tanımının çıkmasını istiyor…

Yazdığımdan beri aklımda hep Osmaniye var… Osmaniye, Kilis arası kaş göz arasıdır, siz mutlaka gitmişsinizdir. Gitmemişseniz bile ünlü Mazmahor’u kaçakçılardan olmasa da pazara düştüğü an müşteri bulan üzümünden bilirsiniz. Bu sınırın iki yakasında bizim akrabalarımız var, sekiz yüz kilometre boyunca, yüz yıllardır telle ayrılmışlar. Bayramlar bilirim, telden tele hediyeler atarlar birbirine… Mayınlar vardı, üçayaklı köpekler hatırlarım, tek ayaklı adamlar.

Devlet Bey, Türkler, Kürtlerin sevmek istedikleri değildir, sevdikleridir; bu topraklarda en fazla Kürt-Türk akrabalığı var.

Tarih mi? Örneğin Çanakkale? Bizim köyden buraya gidip dönmeyen yedi amcaoğlu var ve bunlardan biri, babamın dedesidir. Öcalan’ında Trablus’a giden bir amcası var… Ya da daha eskiler; Kütül Amare… Tarih bize, bugünümüze bir şey vermiyorsa, manası yoktur, bir masal olmaktan da öteye geçmez.

Devlet Bey, Öcalan, dışarı çıkmadı, umut hakkı tanınmadı, Meclis’te konuşturulmadı, dahası onunla yapılan heyet görüşmeleri, teknik imkanlara rağmen “hava muhalefetine” bağlı kaldı. Oysa sevinmiştik, cezaevlerinde siyasi tutuklular için af çıkartılacaktı, hasta tutukluların tedavisi sağlanacaktı. Buna bir kompleks değil, bir insan hakkı gözüyle bakılacaktı ve hatta uzun yıllardır hapiste kalanlara, çıktıkları zaman psikolojik destek verilecekti; yaşadıkları uzun hapislik hayatının travmalarından kurtulması için yardım fonları oluşturulacaktı. Af bu güne kadar, başbakanların eşleriyle anılmıştı: Rahşan affında vicdan, kişide can buluyordu ama gerçek af, hukuksuzluğun telafisiydi. Düşünce suç olabilir mi? Tırnakları çekilen Türkeş, bugün değeriniz değil mi? Yani, iktidarlara göre değişen bir şey varsa, orda gerçek diye bir şey söz konusu olabilir mi?

Devlet Bey, şu yeryüzünde onurdan, adaletten, özgürlükten, temiz ruhtan daha yüce bir değer yoktur; gerçek kadar acımasız, adalet kadar ödünsüz olmak gereklidir. Büyük akıl, anneleri bir araya getirmektir. Bir ülkenin yasa koyucuları kadınlarıdır; kadınlar, ülkenin farklı yerlerinde bir araya gelip ağlıyorlarsa, burada akıl yoktur, sadece devlet vardır ve bu devlet, erildir; hükmeder. Dünyanın bütün sularının birleştiği bir okyanustur insan, imkânsız değildir hiçbir şey, ortak ufuk diye bir şey vardır, korkarak, bir birine boyun eğerek, sular bile birbirine karışmaz. Kant’ın Ebedi Barış’ta söylediği, kararlı barışın şartı, “içinde gizlenmiş yeni bir savaş vesilesi bulunan hiçbir anlaşma geçerli” olmamalıdır.

Ama oldu! Devlet Bey, oldu… 6 Ocaktan bu tarafa, kesilmiş başlar, saçları çekilen kızlar, ağlayan çocuklar, aşağılanan ihtiyarlar görüyorum ben… Süryaniler biliyorum, geceleyin evine kadar seni takip ederler, sağlam evine ulaştın mı, evlerine giderler, komşularını sever, açı, açıkta bırakmazlar… Dürziler, yalancının ayak izine basmazlar… Kürtler, dememe gerek yok, kimse ölmesin diye ölmüşler hep… Ama inançlarından ve dillerinden dolayı, terbiyeden nasibini almamış kimselerce kaç gündür, medya denetiminde aşağılanıyorlar… TRT benim vergilerimle yayın yapar, TRT’de zulmü meşru gösteren görüntüleri yayımlıyorlar, günahı geçtim Devlet Bey, ayıbın bile raddesi var…

Devlet Bey, yukarıda bir yerde söyledim, bir daha söylemem gerek, bir yıldan beridir, sizi bir parti başkanı olarak görmüyorum ben, bir amca, dede; Kürt meselesi de zaten bir partinin meselesi değildir, bir insanlık meselesidir. İçtenliğim bu yüzden, biliyor musunuz, yeni yılım nasıl geçti? Bilmeniz gerek, çünkü ben size inandım ve halen de inancımı koruyorum. Yeni yılım kötü geçti. Sevdiğim kimse kalmadı, öylece evde oturup radyodan şarkılar dinledim. Bir şarkının, “Sana insan değil, ağlar melekler” kısmında yutkundum. Yalnızlık, Allah’a mahsus, yalnızlık, acı… 6 Ocak itibariyle de bana, değil insan, melekler bile ağlamaya başladı… El Kaide ve IŞİD’in harmanlandığı, Colani adlı bir militanın başını çektiği HTŞ, Halep’te Kürt mahallelerine saldırdı. Bu mahallerde yapılanlar aklın ötesindeydi: Genç bir kız yıkılmış bir inşaattın balkonundan aşağı atılıyor. Kadınlar, çocuklar dövülüyor, öldürülüyor. Genç kızlar esir alınıyor, bu esir alınma halleri de videoya çekiliyor, biri, bir arkadaşına diyor ki, “Sana birini buldum.” Bu nasıl bir din, nasıl bir aile terbiyesidir. Yaşı yetmişi geçmiş bir adama biri tokat atıyor, “köpek gibi havla” diyor. Bu ayıp değil mi? Sonra insanlar evlerinden ediliyor. Halep’te, açıktın açığa “etnik bir temizlik” yapılıyor. Birkaç gün sonra kelle kesme sahneleri geliyor, peşinden IŞİD’liler cezaevinden çıkartılıyor, onlarla ilgili videolar yapıyorlar, onlar için Allah için savaşın kimseler diyorlar… Her dediğinizi can kulağıyla dinleyen, sizi seven Kürtler mi komşunuz olacak yoksa kadınları öldüren, yaşlı adamların bıyıklarını kesen, onları hayvan gibi havlatan, kelle kesen adamlar mı? Bunlar, sadece Kürtleri öldürmüyorlar, bunlar, insanlık suçu işliyorlar. Liderlerini de sırf takım elbise, kravat taktı diye demokrat olarak bize lanse ediyorlar. Türkiye, açıktan bu adamı ve örgütünü destekliyor ve ben kendi adıma ve sizin adınıza, sizin için de korkuyorum… Bu adamların komşumuz olması halinde nelerin olacağını düşünmek bile istemiyorum… Adaletten anladıkları kelle kesmek, özgürlükten anladıkları kendi dediklerini kabul etmeyeni ret etmek… Ayrıca Suriye’nin kendisi, ne hale gelecek? Esed yanlıları bu adamı kabul edecekler mi? Halkın yüzde seksenin karşı olduğu biri nasıl benim benimsediğim biri olur. Colani Suriye halkı tarafından benimsenen, seçimle, hatta bir seçim hilesiyle işbaşına gelen bir lider bile değil. İki yıl öncesine kadar, adı arananlar listesinde olan biri. Ama bu adam nasıl oluyor da birden birilerinin gözbebeğine dönüyor; birden Suriye Arap Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı oluyor ve birden HTŞ’li militanlar “Arap Ordusu” olabiliyor, nasıl oluyor da, bütün dinler, bütün dil ve kültürler bir anda bu adama bağlanmak isteniyor… Bu adam bir lider gibi değil, raconu bile olmayan bir mafya babası gibi konuşuyor; tehdit ediyor, “ben savaştan gelen bir adamım” diyor; ona biat etmeyenleri öldürmekle tehdit ediyor, öldürüyor… Bazen maddeler, bazen de sadece kendisinde karşılığı olan öneriler sunuyor, bunlara kanun diyor… Desin diyecek birileri belki ama bundan bize ne? Türkiye’de Kürt meselesi, sizin çabalarınızla bir yere gelirken, birden bu adamın ortaya çıkması normal mi sizce… Bir yanda Golan Tepelerini sattı, İsrail bayraklarıyla dört bir yanı donattı, diğer yandan İsrail karşıtı! Buna kim inanır…

Colani, Türkiye’yi savaşa çekiyor ve var olan, sizinle başlayan süreci de sabote ediyor… Bir yanda, Amerika’ya IŞİD’e karşı olduğunu söylüyor, diğer yandan IŞİD militanlarını hapisten çıkartıyor; birkaç gün sonra IŞİD, yine sokağa çıkacaktır. IŞİD’in Türkiye’de yaptığı eylemleri anmak bile istemiyorum…

Devlet Bey, bugün Colani ve Mazlum Kobani, görüştü; adam görüşmedi, resmen efelendi, teslimiyet ve biat emretti; ayrıca Kürtlerin suyunu, petrolünü, tarımını, hayvancılığını, özetle her bir şeyinin sahibi olduğunu söyledi… Bu bir görüşme değildi, bir savaş ilanı ve tek derdi de Türkiye’yi de bu savaşa çekmektir…

Devlet Bey, eski anlatılarda derlerdi, bir Türkün atı kayboldu, bahsedilen yer buz denizi diye tarif edilirdi, Kars’ın oralar; Türk şunu söylüyor, bir Kürt bulsam bana atını verse, bir Kürt bulsam, buna atımı bulsa. Bu kış günü, Kürtler, Colani diye uydurulmuş bir cumhurun tehdidi altında… Bu adam Allah’ı bu topraklardan kovdu; bu adam, kanla besleniyor… Cigerxwin üzerinden desem mi yine, insan sevdiğiyle büyüktür, sevdiğiyle yüce… Ben sizi bir yıldır çok seviyorum, bir yıldır sizi çok yüceltiyorum Devlet Bey. Siz beni seviyor musunuz? Sıradan bir insanım, Kürt olmamın da bunda bir ilgisi yok, insan olmam, size yazmamı ve yapılanları söylemeyi emretti bana. Şiir dışında bir şey bilmem ben, benim zamanımda, bu katliama izin veremem, sizde izin vermeyin, sekiz yüz kilometre boyunca yaşayan Kürtler, akrabalarınızdır, Colani’nin katliamlarına dur deyin.

 

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.